Retro

Hava yok su yok, hava yok su yok. Gökyüzü toprak ve ateş dolu. Bolca Boğa, azca Başak, yeterince Yay, iyice Koç. Hani bana rüzgar, hani bana yağmur? O yüzden mi bu hafta şakır şakır fırtına çamur? Steve Judd toprak ve ateş elementlerinin birleşimini kızgın lavlara benzetmiş. Sıcak, yakıcı, hareket halinde, ama ağır, kapsayıcı, boğucu. Hava olmayınca dili kullanmak zor, su olmayınca empati yapmak. Yazılar da akmıyor, duygular da. Zaman ileri giderken konular gerisin geri geliyor.

Beş gezegen retroda, namı diğer gerileme hareketinde. Satürn, Jüpiter, Mars, Plüton ve Merkür. Bu kadar çok konuda yavaşlama, ağırdan alma, içe dönme ve değerlendirme teması var işte. Alınacak kararlar sorumluluklar, geliştirilecek alanlar inançlar, ortaya konacak irade ve istekler, hedeflenen güç ve dönüşümler, iletilecek söz ve alışverişler. Tümünde dur yolcu! hissi. Acele etme. Hemen davranma. İleriye atılma. Ama yerinde de sayıp durma. Ağır ol, ağırdan al, geçmişinden bugüne feyz al, önündekine bak, ötedekini vizyonuna kat, ama şimdi sadece elindekine bak. Elinde ne varsa ona. Hayat hızlanınca sen de duramayacaksın nasıl olsa.

İnsan kendi içinde de retroda oluyor mu, oluyor. Bir türlü davranamama, bir atıl, geri kalma ya da aksine fırlayıp fırlayıp zamansız zamanlamayla saçmalama hali. Tıkırt tıkırt sürekli takılıp plağı cazır cuzur çizen iğne misali. Nasıl da pürüzlü, nasıl da kulak tırmalayan, değil mi?

Halbuki bardağın bir de dolu tarafı var. Ah şekerim, bir temizlik, bir arınma durumu. Bayılıyorum bu retrolara.

İstanbul’u satıyorum, satıyorum, satıyorum.

Şu geçmişin yüklerinden kurtulma hissi yok mu? Sanki kurtulmaya bağımlılık geliştiriyorum. Evimde, dolabımda, yamacımda kullanmadığım, dokunmadığım, yanından geçip öylece baktığım ne varsa internete koyuyor, üç kuruşa satıyorum. Bu Pazarki Anneler Günü vesilesiyle on gündür satış patlaması yaşıyorum. Mekanımda boşalan alanların coşkulu huşusuna karşın zihnimde birikip dolan lüzumsuz muhataplara kızıyorum -bak yine kızdım, yine kızdım.

Lütfen sevgili hanfendi. Kırmayın beni. Bakiyem bu. Vallahi yalan yok. Nolur. Kırmayın hadi. Lütfen. X liraya verin emi? Hemen alıyorum. Bakın, burada bekliyorum. Sevgili hanfendi. Kargo da sizden olur mu peki?

Ay bana biraz hava su. Bunalıyorum. Ben niye seni kırıyorum, sen niye kendi kendine kırılıyorsun? Alışveriş yapıyoruz hanfendü. Hayır. Cevap bu değil. O ‘söz alışverişini’ yaPAmıyoruz. Hava yok su yok, hava yok su yok. Neyse ki geç ulaşan kargo, verilemeyen teslimat belgesi, Merkür’ün retrosu, alışverişin metrosu derken ayılana gazoz bayılana limon veriyoruz.

Hastaları, hastaları bayıltıyoruz.

Bir dakika bir dakika. Çok koştum, nabzım coştu. İki nefes bir bardak su. Ne yaparsın? Hava yok su yok, hava yok su yok. Dur yolcu!

Bir kaza yaptım, mecburen durdum. Zamanımı tamamen durmaya açtım. Açıklıkta tekrar gördüm. Geçen sene tam bu zamanları. Biri retro mu demişti? Geçmişin yansımaları. İki ev arası gidilen Yaratıcı Yazarlık kursu, ödev için öykü yazma sancısı, kimlik karmaşası, okumanın yazıyla daha da iştahlanması. O kurs bitti, devamını getirip getirmeme konusu içimde gidip geldi. Ne zaman bir yenisinin başlangıç haberi gelse hep yanına bir başka seçenek eklendi. Eh, edilgen kip kullanınca ben seçmiş olmuyorum ki. Belki de yazmak değil okumaktı anın hakikati. İşte ben de kendimi böylece verdim okumaya Necati.

Ne okumaya başladıysam konusu hemen önümde bitti. Seçip seçmemek bana aitti. Jung da Jung diye yazmam boşuna değildi. Psikolojik astroloji ekolünde kendisine çokça başvurulsa da kitaplarını bizzat okumak, bu soyut dünyadan psikolojiye dalmak başka bir meşgaleydi. Otobiyografisi Anılar, Düşler, Düşünceler’de ilerlerken eposta kutuma Jung Psikolojisi Semineri düşüverdi. Gözlerim yerinden çıkacaktı. Dört modüllük bu programa yazılmam uzun sürmedi. Üçü gitti, kaldı biri.

Kendime her sene bir doz Murakami kitabı reçete etmişken geçenlerde Sahilde Kafka’yı okumayı gönlüm seçti. Üstüne BÜMED’in 5 Hafta 5 Roman kursunun bu sene açılacağı bilgisi indi. Evet evet, bildiğiniz indi. Hem listedeki kitaplardan biri Sahilde Kafka’nın ta kendisiydi. Diğerlerinden birini okumuş (John Fowles Fransız Teğmenin Kadını), diğer ikisini okumamış, ama okusam iyi olur kasılmalarında dolanmış (Franz Kafka Dava, Albert Camus Yabancı), sonuncusunun yazarını ise başka bir romanı dolayısıyla keşfetmiştim (J.M. Coetzee Yavaş Adam). Geçen seneki kurstan bugüne retro etkisi aynı mekanda, paralel manada bu kursla anlam bulabilir miydi? Retrolarda ortaya çıkan, geçmişin bitmemiş işlerini gündeme taşıyan bu tip ‘tesadüfler’ ne gibi bitmemişliklerin habercisiydi? Bu hem Satürn’ümü, hem Jüpiter’imi, hem Mars’ımı, hem de Merkür’ümü ilgilendirmez miydi? Plüton demeye henüz dilim varmıyor, derinlerde bir müddet daha gömülü kalıversin kendisi.

Ne demiştim? Hava yok su yok, hava yok su yok. Okumanın, öğrenmenin, konuşmanın, tartışmanın, dinlemenin, anlamanın, hayal etmenin, içselleştirmenin, içinde olmanın, duygu ve düşünceler diyarında dolanmanın içinde hava ve sudan bol ne vardı ki?

Hava var su var, hava var su var. Kitaplarda, yazılarda, iç dünyamızda, retroda. Şimdilik.

Ormanımız köyümüzdeki rahmetli Rıfat amca şöyle derdi.

Olsun.

One Reply to “Retro”

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s