Çivit

Pancar sebzelerin en keskinidir. Soğanın sayfaları, gerçi Savaş ve Barış’ın sayfalarından fazladır, her biri de güçlü kuvvetli bir insanı ağlatacak kadar acıklıdır, ama soğanın o fildişi parşömenleri olsun, acı yeşil sayfa işareti kartı olsun, mide sularının ve bağırsak bakterilerinin etkisine kendini pek çabuk kaptırıp kahverengiye dönüşmektedir. Ancak pancar, vücudu, ona girdiği renkte terkeder.

Akşam yemeğinde yenilen pancar sabahleyin tuvalette hala kıpkırmızıdır. Bu da pancarın güçlü sindirim asitlerine ve mikroplara karşı ne büyük bağışıklığı olduğunun kanıtıdır. En kırmızı biber bile, en turuncu havuç, en sarı kabak bile, o zamana kadar çoktan iğrenç bir kahverengiye dönüşmüştür çünkü.

Doğduğumuz zaman yuvarlak, keskin, saf bir yüzümüz vardır. İçimizde evren bilincinin kırmızı ateşi yanar durur. Ama yavaş yavaş, bizi, ana babalar yer, okullar yutar, sosyal kuruluşlar emer, kötü alışkanlıklar kemirir, yaş ise tüketir. Sindirildiğimiz zaman, tıpkı ineklerdeki gibi altı mideden geçtiğimiz zaman, pis bir kahverengi tonunda çıkarız.

Pancardan almamız gereken esas ders şudur: İnsan, yanağındaki ilahi renge, içindeki doğal pembeliğe sarılmalı; yoksa kahverengiye dönüşür. Kahverengi olmak da, insanın masmavi kesildiğinin resmidir. Çivit kadar mavi. Onun da ne anlama geldiğini bilirsiniz:

Çivit.

Çivitiyor.

Çivitti.

Parfümün Dansı, Tom Robbins

“Çivit” okumaya devam et

Yalnız sen

Solo tu.

Yalnız sen, derdi anneannem.

Onun tekbaşına oynanan bir oyun olmasındansa o İtalyanca isminde kalırdım. Anneannemin ilkokulundan ayrılmak zorunda kaldığı İtalyancasında. Güzel bacaklı bir kadından bahsederken gambe demesinde. Dinlediği napolitenlerde.

Benim içinse Al Bano ve Romina Power vardı o zaman. Küçük teyzemin odasındaki pikabında plaklarını dinler, oyunun adıyla benzer isimli şarkıyı söylerdim. “Yalnız sen” okumaya devam et

Yara

Balkonda sağ köşedeyim. Hava serince. Üstümde uzun kollu kapüşonlu bir hırka, ayaklarımda çoraplar. Yine de güney batı yönünde soluk bir güneş parlıyor. Önümdeki yeşilliğe sol yamaçtan ara ara vuruyor. Sokağın aşağısındaki kendi küçük sesi büyük köpecik evin terasında oradan oraya, oradan oraya koşarken ciğerlerini yırtarcasına havlıyor. Hayat ona zor. Onun hoyratlığı üstüne Coffee’nin derin iç çekişleri havadaki titreşimleri yumuşatıyor. Coffee rüyasında kesintisiz koşuyor. Evin en bi mutlusu.

Yaşamının başı yaralarla dolu bu tüylü patili kuzucuk şimdi bir şifa timsali ayaklarımın dibinde uyuklarken, aşağıki yüksek sesli, çılgın deli minik can hangi başka canları havlamalarıyla şu an yaralıyor? Çocuklar misal, havlayıp koşan köpeklerden çok korkuyor. “Yara” okumaya devam et

Yarı Açık

Ön balkonun sağ köşesinden sesleniyorum. Masa altındaki Coffee yarı uyur vaziyette hırıldıyor. Kendisini biraz yorup uyutmak maksadıyla önce aşağıdaki koruya, ardından sahile yürüyüşe götürdüm. Orman yeşilini ama en çok Boğaz mavisini ne özlemişiz. Gemileri, karabatakları, martıları, karşı kıyıları içimize içimize çekip döndük. Hem ne bilelim? Akşamına yasak, sabahına paydos bayram. Bence haftasonu sahilimiz balıkçısı, mangalcısı, yürüyüşçüsü, sosyal mesafe(siz)cisiyle patlar. “Yarı Açık” okumaya devam et

Günlerden Exit

Yerde matımın üstündeyim. Yin yoga sonrası sırtüstü savasanaya hazırlık. Sol yanımda Coffee uzun ve derin uykusunda. Derste rahat bırakmayıp sürekli patilediği odamın kapısından içeri kendini aldırıyor. Girer girmez masa altı şiltesinde. Anında rüyalar alemi. Bende her zamanki gıpta.

Derin dinlenme pozuna girerken onun nefesleriyle hizalanıyorum. Elimi uzatıp başını okşuyorum, hazır kol mesafesinde aynı düzlemde yatmışken. Hocanın çaldığı tatlı, ninnimsi ziller çıkırdıyor yumuşak yumuşak. Ezan sesi yükseliyor dışarıdan. Cuma, namaz vakti. Birkaç caminin sesi aynı anda yankılanıyor, eko yapan mahalle vadilerinde. Cemaate akıl, covide hayır konuşmaları başlıyor peşisıra. Odamdaki mantra ve zillerin üstüne Cuma hutbesi remixlenmiş yeni nesil bir rap senfonisine dönüyor. I have a dream.

Sesli navigasyon zihnimde konuşuyor. Köprüden önce son çıkış. “Günlerden Exit” okumaya devam et