Bayram Radyosu

Sönmeye yüz tutmuş ateşin yanındayım. Köz halindeki odun son bir gayret aniden parlayıp alev alıyor. Tekrar gürül gürül, bacaya giden boşlukta gümbürdüyor. Süpernova etkisi. Parlayıp sönecek şimdi.

O odunun harlanması gibi bana da ateş basıyor, üstümdeki hırkayı çıkarıyorum. Birazdan ateşim sönecek ve gece serinliğiyle yeniden o hırkaya davranacağım, biliyorum.

Dışarıda kurbağalar korosu hep birlikte uyumlu uyumsuz bağırıp susuyor. Konuşkan buzdolabını duyuyorum. Ona rağmen ev sessiz. Bey karşı köşede kitap okuyor. Mutfakta genleyen bir tahta parçası ve boşlukta bir ‘çat’ sesi çınlıyor. Az önce serbest bırakılan bahçenin bekçi köpeği koşar adım gelip balkondaki koltukları şilteleri kokluyor. Biraz Coffee biraz biz. Coffee yatalı iki saat olmuş. O bir dede. Onu ellerimizle yatağına götürüp erkenden yatırmazsak söyleniyor.

“Bayram Radyosu” okumaya devam et

Isı

Her akşam mum yakıyorum. Kış yazı yerini kara kışa bırakınca evin içine doğamayan güneşi taşıma su, pardon, taşıma ateşle harlama gayreti. Harlamak da değil, sadece yanık tutmak. Pıt pıt fitilini yaka yaka, küçük küçük kıvılcımlarını ata ata, yumuşak yumuşak patlaya patlaya yansın erisin sönsün tütsün. Sonra yine yakalım, yansın yansın yansın. Yoksa ne harlayacak ne harlanacak hal.

Damar yolum açılmış da dizileri doğrudan şırıngayla zerk ediyormuşçasına peşpeşe izliyorum. Yazmış mıydım? Yazmışımdır. Daha yenilere başlayamadığım için içerikler halen tekrarlardan. Son takıntım Amazon’daki Hanna. Keşfetme sebebim tamamen duygusal. Değil değil, Spotify’ın bana önerdiği Aurora’dan bir müzik. Buyrun dinleyelim. Midas Touch.

“Isı” okumaya devam et

O Salı

Hala nasıl yaptım bilmiyorum. Ara ara içimden, belki tam da öyle yapmamışımdır, ellerimi ağzına sokmamışımdır, parmaklarımla dişlerini açmamışımdır, diye geçiriyorum. Çünkü yapmamış olmam yapmış olmamdan daha gerçek geliyor. Yapmış olmamsa korkunç.

Sonra ellerime bakıyorum, her iki elimde anca kapanan yaralara, şişleri inen morluklara, artık kıvrılabilen parmaklarıma, kabuk bağlayan boğumlara, ayak bileklerime, dirseklerime, sarıdan siyaha çeşitli renklere bürünen dizlerime.

Savaş yaralarıma her zaman aşık oldum. Acıya bu kadar dayanıksız olup başkasının çektiği acıyı sonlandırmak için nasıl böyle acımasız kesildiğim meçhul. O hassasiyetin üstüne taşıdığım fiziksel izler görünmeyen duygusal tarafın izdüşümleri sanki. Yaralarıma aşkım belki de ondan. “O Salı” okumaya devam et

Türk Usulü Hygge

Coffee’yle akşam yürüyüşünden dönüşte apartmanın kapısında durduk. Sol elimi cebime atıp anahtarlarımı çıkarırken kuzey rüzgarı deli deli bastırıp üfürdü. Coffee burnunu o yöne çevirdi, uzun kahve kulakları iki yana havalandı. Ben gayri ihtiyari silkelendim, içim titremişti. Bir an önce evimize kavuşmak için anahtarı kilide basıp Coffee’yi apartmanın içine iteledim. “Türk Usulü Hygge” okumaya devam et

İçimden

Sanırım en hızlı yazı yazdıran ateşin yakıtı öfke. Bir duruma, olaya, kişiye karşı hissedilen alevlenme insanın içinden fışkırdı mı çata çota klavyeyi dövdürürken sözcükleri de bir güzel eğip büküveriyor. Astrolojide ikisine de Mars deniyor. Öfke ve yaratıcılık. Yoo yoo, öfkeli değilim, ama o öfke hissinin bir yılan gibi içimde kıvrıldığına şahit olduğum bir şeyin içinden geçip gittim. Veee… ta taam! İşte geldim burdayım, ben bu işte ustayım. Bildiniz, replikçilerden eski reklamcıyım. “İçimden” okumaya devam et

%d blogcu bunu beğendi: