Ben Geldim

Evim de evim, rutinim de rutinim diye tutturup döndüm işte şehre.

Selam kürkçü dükkanı. Kim kimi daha çok özledi?

Sanki hayatı yeniden düzene koymam gerekiyormuş, bir şeyler elimden uçup gidiyormuş gibi bir his kaplıyor içimi. Daha çok eskisini yerli yerinde bulamamaktan kaynaklı bir huzursuzluk. Bazı şeyler artık yerli yerinde değil. Halbuki ev aynı ev, koltuk aynı koltuk, masa aynı masa. Bey, Coffee, ben..görüntüde aynıyız. İçeride nasıl bilinmez. Dış dünyada o kadar büyük bir kaos, yıkım, gümbür gümbür değişim rüzgarı var ki alışkanlıkların belirgin koruyuculuğuyla bilindiklerin sıkıp boğması iki ayrı uca çekiyor. Sığındım şeyle sıkışıyorum. Ev, rutin, düzen.

“Ben Geldim” okumaya devam et

An Meselesi

Odanın kapısını açıp dışarı çıktım. Adımlarımı saydım.

Bir, iki, üç, dört, beş, altı, yedi, sekiz, dokuz, on, on bir, on iki, on üç, on dört, on beş, on altı, on yedi, on sekiz, on dokuz, yirmi, yirmi bir, yirmi iki…

Deniz kıyısındayım.

“An Meselesi” okumaya devam et

Genesis

Bütün o yangınlar sonrası şimdi hava bulutlu. İç yangınlar söndü mü? Üstünden seller aktı, balçıklar saplandı, ateşe su ve toprak karıştı. Ortalık bulanık karışık bataklık. Dipler sanki hep kor.

Fransız taze yazar (daha sadece yirmi sekiz) Edouard Louis otobiyografik kitabında Babamı Kim Öldürdü diye sorarken aslında devletin, baştakilerin, Fransa’yı yönetenlerin seçimleriyle, kararlarıyla, kesintileriyle, öncelikleriyle babasının bedenine yansıyan yavaş ölümünün tespitini yapıyor. Ağır.

“Genesis” okumaya devam et

Olması Gerektiği Gibi

Dün 8-8 Aslan Kapısı meditasyon çalışmasına katıldım. Birkaç bireysel ve kollektif mesaj, temizleme, niyetlenme içinden bende kalan ‘her şeyin olması gerektiği gibi olduğu’ydu.

Her şey olması gerektiği gibi.

Bu çok ağır geldi. Durup bekledikçe de ne gerçek.

“Olması Gerektiği Gibi” okumaya devam et

Üvey

Üvey babam Falih Rıfkı sayesinde, babamın yokluğunu hiç hissetmedim. O sırada pek para kazanamadığı için, evimize içgüvey geldiğinde, yanında getirdiği tek şey, benim için aldığı oyuncaklarla dolu küçük bir sandıktı. Büyüdükten sonra, o sandığın atılmasına uzun zaman gönlüm razı olmadı. Falih Rıfkı’nın üvey baba olarak tek kusuru, beni fazlasıyla şımartmasıydı belki. Kardeşim Halil doğduktan sonra da ben her zaman ön plandaydım.

Halil yedi, ben de on dört yaşındayken, ona babalarımızın durumunu bildirmeye karar verdik. Annemle ben gerekli açıklamaları yaptık. Halil, öz babamın salonda duran fotoğrafını göstererek, “şu Tahsin Nahit Bey, Mîna’nın babası, değil mi?” diye sordu. “Evet” dedik. “peki, benim babam Falih Rıfkı Bey onun babası, değil mi?” diye sordu. Buna da “evet” dedik. Ama Halil’in üçüncü sorusunda işler karıştı. “Peki, Tahsin Nahit Bey benim nem oluyor?” diye sordu. “Senin hiçbir şeyin olmuyor; çünkü sen o zaman doğmamıştın bile” dedik. Bunun üzerine Halil kendini yerlere attı, ağlamaya, tepinmeye başladı, “Mîna’nın neden iki babası var da, benim bir tek babam var!” diye bağırarak, korkunç bir kıskançlık nöbeti geçirdi. Kardeşime “Tahsin Nahit Bey senin de baban” demekten başka çare yoktu. Eve bir konuk gelince, kardeşim, babamın fotoğrafını gösterir, “işte benim öteki babam, Tahsin Nahit Bey” diye övünürdü.

Bir Dinozoron Anıları, Mina Urgan
“Üvey” okumaya devam et