Hoca yazın dedi, yazıyorum.

On haftalık Yaratıcı Yazarlık kursu bitti. Zaman kuş oldu, uçup gitti. Şaşkınlık içindeyim. Daha yeni başlamamış mıydık?

Taahhüt dediğin içine girmeden korkutucu olabiliyor. O on hafta sürecek Cumartesi sabahı birliktelikleri başta gözümde öyle büyümüştü ki..

Tam taşınma arifesiydi. Yirmi günlük domuz gribinden muzdarip yıkılma hali bakiydi. Salondaki sehpanın yarısı benim, diğer yarısı Bey’in sümüklü bezleri, antihistaminikleri, antibiyotikleri, dereceleri, suları, çayları, kağıt havlularıyla kaplıyken, karşısında ikimiz boylu boyunca yatıyor, kucağımıza alıp battaniye üstü aramıza yatırdığımız Coffee’yle bir ısınıp bir terliyorduk. O süreçte sosyal anlamda evden ilk defa kurs sayesinde çıktım. O ilk derse eski evden gittim, haftasına taşındık, gerisine şimdikinden.

İçimin dışımın eş zamanlı dağınıklığı içinde Cumartesi sabahları erken kalkıp gidilecek bir ders, Perşembe’ye dek yapılacak ödev, esnasında okunacak kitap ve fütursuzca çiziktirilecek defter sayfaları olması kişisel kaosuma ne kadar düzen getirdi tartışılır, ama dağılmaya müsait bünyemi kesinlikle bir odak ve adanmışlıkta topladı. O yüzden mi bugünkü tatlı burukluk?

Bu kursun benim için terapötik bir yanı oldu. Belki burukluk ordan kaynaklı. Gözümde büyüttüğüm taahhüt tedaviye döndü. Her süreli alışveriş gibi ayrılık vakti gelip çattı. Ödev mahiyetinde yazıp yüksek sesle bütün sınıfa okuduğum üç öyküye aldığım geri bildirimler, sözcüklerimden bir başkasına akanlar, her okuyucunun -ve yazıcının- kendi sübjektifliğini bu okuma-yazma-anlama-anlamlandırma sürecine katması ve bunu yaratıcısına geri vermesinin ne kadar derinlerde yatan, temel bazı meseleleri su yüzüne çıkardığını farketmek beni tanımayan bir sınıf dolusu insanın beni bana anlatması gibi birşey oldu. Büyülü. Niye ben yalnızlık üzerine yazıyordum da bir diğeri aşk üzerine yazıyordu? Niye benim hikayelerimde bir mesafe vardı da başkasında yoktu?

Böylece edebiyat okumalarım üstüne eser yaratıcılarının astrolojik arketiplerini oturtmaya çalışmamın bir izdüşümünü daha yakaladım. Murat Gülsoy onuncu dersin son saatinde tam da buna değinen bir noktaya parmak bastı. Okuduğun hikayenin karakterlerini tanırken yazarın iç dünyasına, düşünce ve duygularına da yaklaştığımızın, bunun da okuma-yazma sürecinin bir parçası olduğunun altını çizdi. Hah, işte bu noktada heyecanlandım. Artık yeri geldi dedim. Bu son dersten sonra kendisine edebiyata bu gözlüklerle bakıp analizler yaptığımı ve kendisinin doğum tarihini merak ettiğimi söyler, sorarım.

Bu kursu ta en başında ‘büyüyü bozacağız’ diyerek açmıştı. Sonunda ise yine büyüyü bulma ve aktarmaya kendimizin ve gerçekliğin ötesinde, üstünde, dönüşümsel ve aşkın nitelikler içermesi itibarıyla ‘metakurmaca’ kavramıyla bağladı. Ve ekledi. İnsanın hep kendinden üstün bir şeye -ilahi, mistik, aşkın, büyülü- ait olma, bağlanma, dahil olma isteği yüzünden bütün o yıldızlarla ilişkiler, avuç içindeki yazgılar, kahve içindeki fallar. Ama böyle birşey yok. Ne? Şok şok şok.

Kursun daha ilk dersinde mitoloji, psikoloji, astroloji, arketipler, yıldızlar ve gökteki yansımalar üzerine yakaladığım ifadeler üstüne bu noktalama ikinci defa şaşalamama sebep oldu. Hmm, evet, belki de büyüyü bozmamalı. Somethings are better left unsaid üstü merak kediyi öldürsün bakalım. Nereye kadar?

Kurs süresince hem okuma hem yazma rutinim yavaşlayıp ağır aksaklaşmışken şimdi şimdi birşeylerin serbest kaldığını ve zincirlerinden boşaldığını farkediyorum. Belki o burukluk öncesi hissettiğim tatlı menüsü de budur. Yeniden yazabileceğim ve okuyabileceğim hissi.

Kurstan çıkıp eve geldim, yatay pozisyonda hevesle, gevşekçe yazmaya başladım. Daha ilk paragraftan Bey’in müzik ve ses denemelerinden, Coffee’nin gözünü dikmiş hadi çıkalım beklentileriden daraldım. Odama geçip kapımı kapattım. Kendi koltuğumda dik pozisyonumu aldım. Aralıksız yazdım. Bitiriyorum.

Elimin hemen altında dost meclisinde okumak için seçtiğimiz Mario Vargas Llosa’nın Ketum Kahraman’ı, aklımda daha dün salyalarım aka aka aldığım Kavgam, Middlesex, Şampiyonların Kahvaltısı, Aylak Adam ve daha okunmayı bekleyen bir raf dolusu inci gibi edebiyat eseri. Ufak bir tatille İstanbul’a gelmeyen yazı aşağıda bir yerlerde bünyeye getirme, akabinde okuyup yazmayla su akıp gitme. Su nitelikli Yengeç dönemine boşuna girmedik ki ne?

Murat Gülsoy hayatınızda yazmanın kalıcı olmasını istiyorsanız her gün yazın dedi. Ne olduğu önemli değil, yeter ki yazın.

Oldu o zaman.

Yaz kızım.

YazlikOkuma

13 thoughts

  1. Süper! Iste okumak istedigim tarzda bir blog. Murat beyi takip edip yaratici yazarlik kursuna siddetle gitmek isteyen beni heyecanlandirdi bu yazi, siz yazin biz de merakla takip edip okuyalim olur mu? 🙂

    Beğen

  2. Bravo Neslihancığım! Senin bugün (bu yazıyı yazdığın gün) durduğun yerden yazdığım yazının ilhamıyla bu kursa sen başlamıştın, şimdi senin ilhamınla kimler kim bilir başlayacak…
    Sen hep yaz, biz hep okuyalım.
    Sevgiler,
    Defne

    Beğen

  3. Geri bildirim: İzin Ver « MINDMILLS
  4. Geri bildirim: Kayboluş « MINDMILLS
  5. Geri bildirim: Rastgele « MINDMILLS
  6. Geri bildirim: Retro – MINDMILLS

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s