Çın

Saat beş. İşte ezan. Bilmediğim bir makamda, alışmadığım bir gazel havasında. Müezzin nereli? Bizi hangi zamana çağırıyor? Sanki uyanıın uyanıın yoksa şimdi kendimi minareden atacağım diye yakarıyor da yakarıyor. Kulaklarım çın çın çınlıyor. Kimse kulak delip geçen bu ses iğnelerini duyuyor mu? İğneler batıp batıp çıkmıyor, sok çıkar şipşak yapılıp beton gibi sıvanan aşılı kolların aksine. Eskiden huzur ve huşu hissettiren bu dil, bu vokal şu an evimin içine izinsiz inşa edilmiş zoraki mabed, kaldırdığım tanımadık cenazeler, sığınmak istemediğim duaları üstüme döşüyor. Sabah horozu ötüyor, ezan susuyor. Kulağımdaki çınçınlar sokağın ötesindeki büyük bayırdan aşağı inen önce birinci sonra ikinci aracın sesine karışıyor. Bir araba, bir minibüs. Mutlak sessizlik diye bir şey yok, susmuş gibi yapıyorum.

“Çın” okumaya devam et

Çözül

Dönmeden bir daha yazamadım tabii. Arkadaşlarımızın gelmesiyle hayat hızlandı. On günde girmediğim tempoya üç günde girip bir de hazır onlar yanımdayken dönüşte yardım alırım diye Coffee’yle kavimler göçümüzü iki gün erken sonlandırmaya karar verince günler kısaldı. Rahat rahat, uzun uzun, yaya yaya geçirdiğim on iki günün üstüne son üç gün hızlandırılmış yoğun bir program gibi altın vuruş tadındaydı. Hem çok tatlı hem nakavt edici.

“Çözül” okumaya devam et

Sürer

Yan taraftaki evde Abba’dan Chiquitita çalıyor. Geçen sabahlara göre hafif ve tatlı. Genelde bu saatler -on on bir civarı- bağırarak şarkı söyleyen kadın şarkıcıların gırtlağına maruz kaldığımız bir rutindeyiz. Ya temizlik yapılıyor ve o gazla dışarı müzik yayını veriliyor ya da genel alışkanlık ve beğeni.

Sabahları bir müddet pijamam geceliğimle ortalıkta salınmayı seviyorum. Günün koşuşturmasına girmeden o uyku halinden uyanıklık haline geçişi zihinsel olduğu kadar bedenen de yumuşak tutuyor pijamalar gecelikler. Tabii bu idealim. Gerçeğim Coffee bey. Dur durabiliyorsan hağv höğv diye çıkalım diye tutturduğunda. Ha pijamalı sokağa fırladığım olmadı mı? Oldu. Kış olunca daha da giyinmeye mecbursun. Bir kalın palto, bot, bere koştur koştur ve beyimiz şır ve pırt. Yazı o yüzden seviyorum işte. Hafiflik ve olduğun gibilik.

“Sürer” okumaya devam et

Başla

Zaman alıyor yerleşmek. Sonra zaman sana geri veriyor. Her yere kitabım, defterim, kalemim, kulaklığım, telefonumla taşına taşına sadece taşı(n)mış oluyorum. Taşıdıklarımı kullanmam zaman alıyor. Sanki o harala gürele koşuşturma, yeme içme alışveriş, o eksik kalmasın bu fazla olmasınların ardından bir durulup süzülüyor zaman. İşte ‘o zaman’ ya da büyük harfle Zaman sana geri vermeye başlıyor o nasıl akıp gittiğini, kaçıp durduğunu tutamadıklarını.

“Başla” okumaya devam et

Yazmamak

Başka yazı fontları deniyorum. Liberation sans, lucida grande, apple symbols, didot.

Didot ismi hoşuma gidiyor. Yunan yazar, Fransız tasarımcı gibi okuyorum. Font hafif tırnaklı, espaslı. Nefesli ve hazırlıklı bir his veriyor. Bırakıyorum.

Fontları değiştirmek yazımın içeriğini değiştirir mi? Dış görünüşle iç hal düzeltilir mi gibi bir şey. Olmasını istediğin şeyi varmış gibi yaşamak kendini aldatmak mı yoksa hayallerini hemen şimdi şu ana getirip oradan deneyimlemeye başlamak mı?

İşte hava kapadı, gök karardı, beklenen yağmur yağıyor şehrin bu yakasında. Yine de içim güneşli. Havanın renk değişiminden etkilenen iç renklerim bugün dış faktörlere karşı kendi renklerinde ısrarcı. Kenarından kalkmış ojemi soyup çıplak haliyle kalan sol elimin yüzük parmağına da başka bir renk konduruyorum. Dokuz parmaktaki benim diyen mürdüm morlara karşı sakin serin duran pes bir vizon. Madem yağmur gelmiş, sol yüzük parmağından bu hüzne küçük bir hoş geldin. Bu havayı gördüm, kokladım, merhabaladım, ama içim yine de benim diyen mürdüm mor. Farklıyız ve böyle iyiyiz. Bir güneşli bir yağmurlu.

“Yazmamak” okumaya devam et
%d blogcu bunu beğendi: