Hiçbir Şey Hakkında

‘Hiçbir şey hakkında yazmak o kadar da kolay değildir.’

diyor Patti Smith M Treni’nde. Halbuki bunu çok iyi yapıyor. Murakami’nin, Bolano’nun, Akutagawa’nın, Plath’in, Frida ve Rivera’nın peşinde, The Killing’den dedektif Linden ve ‘mamaçita’ Holder’ın analizinde, her gün bir ayin gibi gittiği Cafe Ino’daki mabedi köşesinde, önünde defteri, listeleri, elinde kahvesiyle. “Hiçbir Şey Hakkında” okumaya devam et

Tebrikler

Diliyorum ki oturduğum anda parmaklarımdan klavyeye pıtır pıtır dökülsün kelimeler. Arsız bir sabırsızlık, hız, düşündüğüm an olsun hali. Bazen oluyor, şu an olmuyor. İçten içe biliyorum ki o boş ekrana bakaaa bakaaa bakaaa bir müddet dursam, içimden yükselenlere izin versem (yükselmelerini ‘bekleyebilsem’), geldiklerinde dinlesem, dinlediklerimi duysam; olur. “Tebrikler” okumaya devam et

Tıkaç

Tıkandım, yazamıyorum. Bari bunu yazayım, belki tıkacım açılır.

Alıklar Birliği’nde Ignatius’un bir mide subabı vardı, kapağı açıldığında durup durup gaz salıyordu. Gele gele aklıma bu geldi işte, iyi mi? “Tıkaç” okumaya devam et

Neredesin sen?

İnsan yoğun, koşuşturmalı geçen günlerin üstüne birden serbest ve boş kalınca ne yapacağını şaşırıyor.

İnsan = ben.

Bir şey yapacaktım, ama ne? Yapacaktım, edecektim, ne, ne, ne?

Beden durmuş, ama zihin hala o deli sıkışık tempoda koşuyor. -Ecek -acak, -se -sa ekleri dönenip duruyor. “Neredesin sen?” okumaya devam et

Aldım Verdim Ben Seni

Kendime soruyorum.

Ne zaman başarılı sayılıyorum?

Kitlelere ulaşınca mı?

Yoksa az da olsa anlamlı bir okuyucuya, dinleyiciye, danışana ulaşınca bütün o çıkış gireceği anahtar deliğini bulmuş oluyor mu? “Aldım Verdim Ben Seni” okumaya devam et