Ayağında yüksek topuklu ayakkabılar, üstünde su yeşili döpiyes, dar sokaklarda koşuyor. Neresi burası? Afrika mı? Asya mı? Sokaklar ıssız, çıkmazlar boş. Terkedilmişlik ortalığı sarmış, o kaçıyor. Peşindeler, biliyor. Tozlu topraklı, bozuk kaldırımlı, açık yeşil pis duvarlı köhnemiş sokaklarda, kepenklerini kapamış çarşı pazar dokularında, tedirgin huzursuz ilerliyor. Topuklarının o bozuk yollardaki seslerini miksajı kötü Türk filmlerindeki çikçikler gibi duyuyor. Çik çik çik. Hızlanıyor. Çikçikçikçikçik.

Koşuyorlar. Kaçıyorlar. Yanındaki kız arkadaşıyla saniyeler içinde taktik geliştiriyorlar. O sağdaki ilk sokağa, diğeri soldan öte tarafa. Sözde odak şaşırtıyorlar. Çıkmazlar gitmezler içinde ilerleyebileceklerini umuyorlar.

Sağa girer girmez çıkmaz sokakta olduğunu anlıyor. Ne bir yol ne açık bir kapı. Sadece dar bir aralık. Bedeninin sıkışamayacağı derecede küçük. Yine de deniyor. Sıkışıyor, sığışıyor. Yarı bedeni arada, yarısı dışarıda, pis yeşil duvarların arasında su yeşili döpiyesi ve topuklu ayakkabılarıyla kırık bozuk heykel gibi dikiliyor. Kesişen yolları tek gözüyle, nefes nefese gözetliyor. Gerisin geri gitmesi gerek, biliyor, ürküyor.

Sıkıştığı yerden sıkışmışlığıyla çıkıyor. Daracık aralığa karşı sıfıra sıfır duruyor. Sıfır. Bir.

Birden borulara, merdivenvari kablolara, trafoların ızgaralarına tırmanmaya başlıyor. O topuklularla, o daracık etekle, o su yeşili döpiyesle, açık yeşil pis duvarın üstünde yükseliyor. Kulakları belirgin bezelye tanesi Aomame’yi hatırlıyor. Boyut mu değiştiriyor? Sanki şehrin bağırsaklarından başının tepesine tırmanıyor. Geçitlerden geçiyor. Tam gövde boyu tüneller, katlar, merdivenler, ışıksız dikey koridorlarda yükselen eller bacaklar bedenler..

Çatıya ulaşıyor. Şehrin tüm çatılarına. Hava açık. Gök laci. Ortam mis. Herkes çatıda. Şehir burada. Görünmeyen yaşam teraslarda. Her yer teras, her yer restoran. Mum ışıkları, tatlı yaz esintileri, mırıl mırıl sohbetler, çatal bıçak sesleri, sevgiyle karşısındakine bakan gözler, tepede yıldızlar, orada uzakta hayali denizler dağlar ormanlar.

Çatıda hayat var, aşağıda şey yok. Şey. Yok. Çatıda, yok ve var, yalan ve gerçek, hepsi biraradalar.

Özgürlük ve huzur hissini yakalıyor, sürek avı devam ediyor. Bulunduğu çatıdan bir diğerine atlamak istiyor. Kenara gidince koca bir sokak boyu mesafeyi görüyor. Geri çekiliyor, atlayamayacağını seziyor. Diğer çatıları izliyor. Yemek yiyen, konuşan, seven, paylaşanlarla içi yumuşuyor, ısınıyor. Yine de beğenmezlik içinde kalıyor. Neden olduğunun adını koyamıyor. Aşağıda yok, burası tok, nasıl var, niçin zor, kim siz, ben sor.

Kenar basamaklardan sıçraya sıçraya çatıların göbeğindeki en büyük terasa ulaşıyor. Ortada duruyor, kendi etrafında ağır ağır dönüyor, etrafa bakıyor, ortamı algılıyor. Devasa alanı, yerlerdeki siyah beyaz karoları, terası çevreleyen karakterli taş korkulukları, koyu yeşil bitkilerin salınan büyük yapraklarını, alevleri titreyen mumların loş aydınlığını, masaları, koltukları, basamakları, bekleyişin can damarını.

İki kademeli koca terasın çepherinde yükselip alçalan irili ufaklı diğer balkon-çatılara bakıyor. Orada atan kalbi duyuyor, sıcaklığı hissediyor. Buradakini araştırırken önce ruhu okşanıyor, sonra gözleri donuyor. Turunu tamamlamasına rağmen kimseyi görmüyor. Bütün masalar, sandalyeler boş boş duruyor. Şaşırıyor. Tek bir kul yok. Bom ve boş. Yoksa aşağı mı iniyor?

Basamaklarda beliren siyah saçları arkadan sıkı topuzlu zarif kadına, neden, diye soruyor. Böyle, diyor. Kadın kollarını göğsünde kavuşturuyor, başını göğe dikiyor. Yanındaki uzun boylu adamla loş ışıklar, salınan yeşil yapraklar, taş korkuluklar önünde, laci göğün, parlayan yıldızların altında profilden resim veriyor.

Tek bir kimse gelmiyor. O estetik zerafet, o dingin zenginlik bomboş, ruhsuz, kendi salınımında, ölgün dokusunda bekliyor. Godot gelecek mi? Kimse bilmiyor.

Kare donuyor, bant kopuyor, görüntü gidiyor. Aomame su yeşili geceliği terden sırılsıklam yatağında uyanıyor.

Niçin kurtarıyoruz, dedim. Bırakalım ölsün. Belli ki ölmek istiyor. Sustum. Arkamdan bir şey masaya hızla yaklaşıyordu. Masadaki kıpırdanmalardan belki de söze devam etmemem gerektiğini hissediyordum. Lafı çevirebilirdim, böylece herkes kötü bir şaka yaptığımı düşünürdü, nezaketle gülerlerdi belki. Ne ki bir şeylerin açıklığa kavuşması gerekiyordu. Çok istediğiniz bir şeyden sizi alıkoyduklarını düşünsenize. Bunun için nedenleri ona mantıklı geliyorsa bize ne. Kişi için doğrusu ölmek olamaz mı? Bırakalım ölsün.

Herkes arkasına yaslandı. İlk kez görüyormuşçasına bana, ardından tedirginlikle etrafa baktılar. Olan olmuştu.

Sessizlik.

Bırakalım Ölsün, Sine Ergün, Bazen Hayat

suyesili2

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s