Siyah

O kadar eğitimler, kurslar, seminerlere gittim. Ne oldu biliyor musunuz? Kafam karıştı. Hayır hayır, değil. Zihnim açıldı. Açılmakla karışmak aynı yere gelir mi? Gelir gelir çünkü konfor alanının sınırına ulaşıp öteye baktığında başka şeyler görebilir, burada farklı bir dünya var diyebilirsin. Öte yandan çok ama çok korkabilirsin. İçin titreyip nasıl yaparım, nasıl ederim, nasıl nasıl diye tepinip hiçbir şey yapmayabilirsin. Zihnin açıldığıyla, kafan karıştığıyla kalır. Her taraftan uyaranlarla kalabalık bir fuar alanına dönmüş beynin, kaynayan kazandaki çorbayla sıvanmış vıcık vıyık bir sümüksüye dönüp yapışabilir. Beyin zaten yapış yapış değil midir? Bıngıl bıngıl beyinleri löpür lüpür yiyenler beynine beyin katan kimseler midir? Beynini yemek bu midir? Kafiyeye iltimas böyle mi geçilir? Zırt Erenköy anında yetişir.

Bildiğin alana her zaman sığınabilirsin. İş, aile, çevre, dostlar, çocuklar, hayvanlar, bitkiler, kitaplar, filmler, seyahatler, Güney Ay Düğümü’ndeki geçmiş enkarnasyonlar, Güneş’e gideceğine Ay’da kalmalar..Konfor alanından çıkmazsan bir şeycik olmaz. Konforuna göbeğinden bağlı mutlu mesut yaşar gidersin. Peki ana karnında kala kala büyüyüp gelişebilir misin? Dııt. Süren doldu. Cevabın yok mu?

Büyümenin rengini sorsalar siyah diyebilirim. Büyümek, sınırlarını bilmek. Bazen aşmak, bazen geri basmak. Bütün renkler içinde seçe seçe neden hepsini yutan siyahı öne sürmekteyim? Karanlık bir tarafı var büyümenin. Ölümlü. Hatta öldürücü. Büyümek içimizde bir şeylerin ölmesi gibi. Çocukluğun bitmesi, masumiyetin bitmesi, sorumsuzluğun bitmesi, bağımlılığın bitmesi, toz pembelerin bitmesi, bitmez oğlu bitmezler silsilesinin teker teker ölmesi. Bir aşamanın kapanması, yerini başka bir şeye devşirmesi. Büyümek biter mi ki? İşte bu soru hep Satürn’ün işi. Domates biber patlıcanın en şekillisi.

Ama o suçluluk var ya, o suçluluk. Büyümenin getirdiği suçluluk. O suçluluk seni zincirler dağa, gagalatır ciğerini, ha bugün öldüm ha yarın derken derken gün be gün ölür dirilirsin. Ne yaşar ne geberirsin. Ya işte, dilini de böyle tüküresiye iğrençleştiriverirsin. Sar geri şimdi, sar sar. Dön toprağa, dön tarlaya. Domatesi ektin, biberi biçtin, patlıcanı topladın. Yiycen mi satıcan mı, yiycen mi satıcan mı? Yoksa, aman bre, bana başka zemin lazım, deyip uçsuz bucaksız fırtınalı dalgalı denize, hatta ne denizi mirim, okyanusa okyanusa, yelkeni kocaman açıp orsadan seyri basıcan mı? Basçam basçam, bas bas paraları Leylam. Kedi canını senin. Çabuk erör verirsen, kedidir o kedi.

Halbuki her siyah kedi gördüğümde de saçımı şöyle arkadan, kökten çaktırmadan bir çekerim. Bir-ki-üç. Allahın hakkı üç. Çarpım tablosu güç. Çok şükür Bey de ben de siyah saçlı değiliz. Büyümenin rengi siyahtır inanç dünyasında belki de hiç büyümeyiz. Dedim de duydu sanırım, geldi, bir şey ister misin, diye sordu. Dedim, bana biraz taze beyin, zihin, akıl, fikir verir misin? Kafaları tokuşturduk, fiziksel temasla telekinezi deniyoruz. Yok, yapamıyoruz. Ya tamam, olmaz, biliyoruz. Hem ne bağırıyorsunuz? Memlekette Oxford vardı da biz mi gitmedik? Hiçbir masraftan kaçınmadık, aha, teknolojiyi ayağınıza getirdik. Bir kafa getir, iki kafa götür. Bu kampanyada ikisi birarada, hadi süpür.

Halbuki ölmüş ünlü bir bestecinin kafatasını elinde tutarak müzikal, yaratımsal, tutkusal, artık ne derseniz, bu anlamda medet uman bir başka müzisyenin hikayesini dinledim bugün radyoda. 1700’lerde yaşamış klasik müzisyenlerin kafalarının içinde ne olduğuna, nasıl böyle eserler çıkardıklarına dair takıntılı merak sahibi Bay K, ismini hatırlayamadığım için şimdilik böyle diyelim, bir gün birinin (Schubert? Haydn?) mezarını açtırıp, mezardan çıkarılan cesedin kafatasını bizzat eline alarak, avcunun içinde kafayı sıkarak merakını gidermeye çalışmasıyla sonunda bir yere kapatılmış. Grinin Elli Tonu işte bundan sonra yazılmış. Gri, koyu gri, deli. The End. Fin. Son.

Metallica ise ölmüş bir anfi için Fade to Black diye parça yapmış. Hemi de balad. Ya bunu biliyor muydunuz? Bir de Ben Bilirim yarışması vardı. Ve onbeş puanlık uzman sorusu. Sunucu Bülent Özveren. Üstünde pes mavi takım elbisesi. Yaş yetmedi mi? Eh, büyümeye devam etmeli.

Peki büyümek ters yöne işleyebilir mi? Benjamin Button misali. Ruhun olgunlaşırken bedenin tazelense, yaşlılık orta yaşta bir yerde zirveye çıksa, sonra çıktığı gibi gerisin geri inişe geçse, beden pörsüyüp çökeceğine gerilip büzülse, çatlak kırışık kaz ayağı selülit o bu şu mermer gibi olsa, hepsi yayında toplasa?

Bütün bu ağız oyunları, mezar dalaşları, ebelik telaşları büyümeye çelme takmak, siyaha renk katmak için. Nusret’in kırmızı etlere bayseps üstü tuz atması gibi ben de büyümenin siyahına tuz biber atıyorum. Oynama şıkıdım şıkıdım. Ke-kik. Oynama şıkıdım şıkıdım. Li-mon. Oynama şıkıdım şıkıdım. Ek-şi. Ah yanar döner a acayipsin.

Hepsi çocukken beyin yememişliğimden. Anneciğim yaptıydı bana sahanlarda ızgaralarda beyinler beyincikler de yemedim ben, ı ııh, yemedim de yemedim, ay of ıyk eyak, yemedim bitirmedim. Ne zamanki büyüdüm Samatya’ya meyhaneye gittim, garsonla bir telaş, beyin var mı, Kulüp var mı, olmaz mı, diyaloguna girdim.

Büyümenin rengi siyah mı demiştim? Cık. O dediğim beynin kıvrımları efenim. Neresi daha koyu orası daha kıvrak, neresi daha beyaz orası daha cavlak. Korkular ve sınırlarla başetmenin en kolay yolu işi böyle dalgaya vurmak. Titanic bekle beni. I’m flying, I’m flying.

And içerim.

klavye

One Reply to “Siyah”

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s