Sat Nam

Gittiğimi yazmamıştım, döndüm dememin belki anlamı yok. Araya hayat girmeden yazmamın önemi ise büyük.

Hala tüm titreşimleri üstümde taşıyorum. Mantralar zihnimde dönüyor. Uçsuz bucaksız Güvercinlik Vadisi’ni, uzaklarda yükselen Erciyes’i, sakin sessiz Uçhisar havasını, ortasındaki kalesini, gece karanlığında hilalin bütününe varan gölgesini, ayı gösteren göklerini, Anadolu’nun göbeğinden, göbek deliğinden, Kapadokya’dan dalga dalga yayılan, içine alan, yutan, uzaya fırlatan, yeraltına çeken, yeryüzüne filiz veren, yağmurla sulayan, güneşi güneşle büyüten, kökleri yayıp genişleten maddi manevi alanını taşıyorum her bir hücremde. “Sat Nam” okumaya devam et

Emekli

Elimde küçük bahçe makası arka balkonda dalları kurumuş papatyaları ayıklıyorum. Mahalle sessiz. Sadece kuş sesleri. Martılarınki arsızından. Çığlıklarıyla tepemizde dönüyorlar. Kumrular bildik kur mevsiminde. Üst sokağın ağaçlarından birinde karşılıklı gurgurlanıyorlar. Coffee’nin koridorda sürünen patilerinin tırıs tırıs sesi geliyor. Az sonra yanımda. Üstümde her zamanki sorgu dolu bakışları. Burada mı olacaksın, ona göre şuracığa yerleşeyim hali. Evdeki kuyruğum Coffee. Halbuki kuzeni Gandalf ziyarette, içeride sereserpe. Yüz yüze diz dize dip dibe uyurlarken anasının ortalıktan kaybolduğumu farkeden Coffee beni aramaya çıkıyor. Gandalf da kimmiş? “Emekli” okumaya devam et

Bittersweet

Hiçbir şey yapamayınca yemek yapıyorum. Yemek yapmanın benim için anlamı bu. ‘Hiç’ yapmak.

Bu kadar ‘hiçleştiricilik’ atfettiğim bir alanın birden bir kurtarıcıya bürünmesine hayret ediyorum. Manikürlenen sebzeler, suya basılanlar yeşiller, dibe çöken kumlar, evyenin içine dolan kabuklar, kesilenlerden çıkan tatlı sert sesler, göz yaşartıp burun açan kokular, iki parmakla çimdiklenip tencereye atılan tuz, biber, baharatlar.. “Bittersweet” okumaya devam et

Su Yeşili

Ayağında yüksek topuklu ayakkabılar, üstünde su yeşili döpiyes, dar sokaklarda koşuyor. Neresi burası? Afrika mı? Asya mı? Sokaklar ıssız, çıkmazlar boş. Terkedilmişlik ortalığı sarmış, o kaçıyor. Peşindeler, biliyor. Tozlu topraklı, bozuk kaldırımlı, açık yeşil pis duvarlı köhnemiş sokaklarda, kepenklerini kapamış çarşı pazar dokularında, tedirgin huzursuz ilerliyor. Topuklarının o bozuk yollardaki seslerini miksajı kötü Türk filmlerindeki çikçikler gibi duyuyor. Çik çik çik. Hızlanıyor. Çikçikçikçikçik.

Koşuyorlar. Kaçıyorlar. Yanındaki kız arkadaşıyla saniyeler içinde taktik geliştiriyorlar. O sağdaki ilk sokağa, diğeri soldan öte tarafa. Sözde odak şaşırtıyorlar. Çıkmazlar gitmezler içinde ilerleyebileceklerini umuyorlar. “Su Yeşili” okumaya devam et

Gerçek Beden

Bedenle çalışmak ne acayip bir şey. Ne gerçek.

Bedenden gelen her tepki bir anlama hali sanki. ‘Aha, şimdi anladım’ın beyne gelme aracı.

Bir sıkışmışlık, katılık, kapanmışlığın nefesle, ısınmayla, orada kalarak, oraya vararak, varmadan yol alarak açılmasının evrekası.

Biliyordum işte buna kızdığımı’nın farkındalığı ya da ‘ne kadar derinden üzülmüşüm, ne kadar’ın ortaya çıkışı veya ‘yine mi sen’in tuhaf kahkahası.

Senin ortaya çıkışın.

Bedende ne varsa gerçeğin o.

Beden gerçek, gerçek beden.

Hadi ormana.