Bayram Kapısı

Run for your life!*

Böyle bağırırarak uyandım. Galiba Amerika’daydım, uyardığım kadın zenciydi, camların ardında bir ofisteydi, birbirine bitişik iki camın arasındaki incecik aralığa dudaklarımı yapıştırıp böyle seslendim ona.

Run for your life.

Ona değil de kendime diyordum sanki. Karışık odalardan, kalabalık insanlardan, nereden kimin çıktığı belli olmayan perdelerden, üste çıkarken yerin dibine inen merdivenlerden geçiyordum.

İşte bayram kapısı böyle kapandı, şehir kapısı açıldı.

“Bayram Kapısı” okumaya devam et

Yazsam İyiydi

Yazsam iyiydi. Halbuki tüm gün etrafında dolandım. Onu yaptım, bunu yaptım. Yaptım yani. Bir dolu şey. Boş durmadım. Ama yazsam iyiydi. Yazmadım. Şimdi de yazmama halimi yazıyorum. Bu bir yazı mıdır, size soruyorum.

Günün umut nesnesini takdim ediyorum. Yokluğumuzda nöbet tutmuş, bizi beklemiş, sürprizini patlatmış, minik yapracığını içine ektiğim küçük kahve fincanından dışarı salmış şu mum çiçeği. Yapraklar tüm kış ikiydi, şimdi üç. Gerisi değil güç müç. Yaşam şu tipitoş haznede. İşte vizyon işte görüş. “Yazsam İyiydi” okumaya devam et

Yaz Dostum

En çok Karl Ove Knausgaard’ın Kavgam serisini okurken şu ‘yazma işini yapmak’ yerine onun etrafında dolanmanın anlamsız acısını hissettiğimi hatırlıyorum. Oturup yazmak, kendi dünyama kapanmak, yalnız kalmak, kurgulayacaklarıma alan yaratmak yerine evi topluyorum, yemek yapıyorum, kızımın altını değiştiriyorum, bulaşık makinesini doldurup boşaltıyorum, diyordu Knausgaard. İşte o yazmaya oturma sürecinin doğrudan girilemeyen, dolaylandırılan hali tam da bu demiştim. Ne yapıyorum ben şimdi hissi. Hayallerle gerçeklerin kesişmeyen kümesi. “Yaz Dostum” okumaya devam et

Su Yeşili

Ayağında yüksek topuklu ayakkabılar, üstünde su yeşili döpiyes, dar sokaklarda koşuyor. Neresi burası? Afrika mı? Asya mı? Sokaklar ıssız, çıkmazlar boş. Terkedilmişlik ortalığı sarmış, o kaçıyor. Peşindeler, biliyor. Tozlu topraklı, bozuk kaldırımlı, açık yeşil pis duvarlı köhnemiş sokaklarda, kepenklerini kapamış çarşı pazar dokularında, tedirgin huzursuz ilerliyor. Topuklarının o bozuk yollardaki seslerini miksajı kötü Türk filmlerindeki çikçikler gibi duyuyor. Çik çik çik. Hızlanıyor. Çikçikçikçikçik.

Koşuyorlar. Kaçıyorlar. Yanındaki kız arkadaşıyla saniyeler içinde taktik geliştiriyorlar. O sağdaki ilk sokağa, diğeri soldan öte tarafa. Sözde odak şaşırtıyorlar. Çıkmazlar gitmezler içinde ilerleyebileceklerini umuyorlar. “Su Yeşili” okumaya devam et

Vur Kaç

Elinde törpü, önünde kitabı, hep birlikte bakışıyorlardı. Ayşe törpüye, kitap Ayşe’ye. Çalışması gereken bölümlerin altı tükenmez kalemle çiziliydi. Plastik, ucuz, şeffaf kalemlerden. Ya mürekkebini boca edip akıtan ya da bastırınca mürekkebi gelir ümidiyle kağıdı yırtıp yazmayanlardan.

Işte bu akıtmış, mürekkep sayfaların üstünde mavi mor vıyışmıştı. Nokta nokta, damla damla. Eşlikçileri kırmızı bordo çizgiler kalın, geçirgen, keskindi. Pazar analizi kitabının yanında nöbet tutan iki oje şişesinin içinden çıkmış, Ayşe’nin tırnaklarından çevrilen sayfalara tırmık atmışlardı. Sıfırlarla birlerin uyumsuz matrisi.
“Vur Kaç” okumaya devam et

%d blogcu bunu beğendi: