Nasıl

Kırk beş yaş üstü, haftanın her günü erken kalkıp fiziksel olarak yollara düşen ve işe giden kadınlara sesleniyorum. Nasıl yapıyorsunuz? Ya da bitmeden, yılmadan, sürünmeden yapabiliyor musunuz?

Bu sabah Fransızca kursuna gitmedim. Çünkü kaç günden sonra bugün de sabah karanlığında kalkıp yollara, metrolara düşmek, dört saat başka bir dilde düşünüp konuşmak, konuşulanları dinlediklerimi anlamak, zihnimde süzüp dışarı aktarmak, öğrenmek ve daha çok öğrenmek pek mümkün görünmedi. Beden saatimin bu erken kalkmalara hemencecik uyumlandığını yazmıştım. Yine uyandım, yani bedenim uyandı demeliyim, ama gözlerim açılmadı, zihnimdeyse yoğun bir sis.

Beden saati var da zihin saati yok mu? Sabah onda başlayan derslere aklımın basması bazen bir yarım saatimi alabiliyor. Afedersiniz mal gibi bakakaldığım oluyor. Öğretmen halimi anlayıp bana acıklı gözlerle bakıyor. Vous avez bien compris? İyi anladınız mı? Şu an Türkçe konuşsanız da faydası yok örtmenim.

İstanbul’un iki yakası arasında trafiklerde bir yerden bir yere gittiğim, insanlarla işler hallettiğim, trafiklerde döndüğüm, taşınma ihtimali olan evler gördüğüm bir temponun üstüne haftasonuna denk gelen dörder saatlik yabancı dil dersi ardından içkili yemekli sosyal program derken fişim çekiliyor. Cumartesi akşamı kendimi eve attığımda kanepede battaniye altına uzanıp sadece tv ekranına bakmak istiyorum. Ertesi sabah kalkıp yollara düşmek, ders dinlemek uzak ve yorucu bir ülke gibi görünüyor. Gittikçe birbirimizden uzaklaşıyoruz, gitmeme hakkımı kullanmaya kendimi ikna ediyorum. Bu bir okul değil, iş değil, beni sağlığımdan edecek bir meşgale hiç değil. Olmasın. Ayrılık da sevdaya dahilse yeniden buluşmak üzere biraz mola.

kokteyller, yeni mekanlar, geç kutlamalar arkadaşlarınla güzel

Nasıl yapabiliyorsunuz sorumu erkeklerden ayırıp sadece kadınlara yöneltmemde hormonal değişiklik dönemlerinin etkisi var. Menopozla birlikte beden başka bir ritimde, dengede salınıyor. Uyumlanıp alışmaya çalışıyoruz, hem alışmasan ne olacak, bazen döve döve bazen seve seve ağır aksak gidiyoruz. Ve biliyoruz, bu yolun geri dönüşü yok. Eskisi gibi at koşturmanın, zorlamanın, olmayanı varetmeye çalışmanın da manası yok. Gereksiz yorgunluk, yük, yıpranma.

Bu sabah kendime iki saat uyuma hakkı tanımış, hakkıyla meditasyonumu yapmış, sağ yanımda mumumu yakmış ve pazar sessizliğini dinleyen köşemden sesleniyorum. Dışarıya çıkmak, orada burada koşturmak, insana karışmak, kalabalıklaşmak, iki muhabbetin belini kırmak, mekandan mekana davranmak boyut, zaman, yer, zenginlik katsa da kendi başıma, tekil halinde, sakinlik ve boşlukta, zamanın genleşmesinde, bir mumun tütmesinde, bir kuşun kanat çırpmasında, günlük sıradan hayatın nüanslarında bildik ve eşsiz yerlerde dolanmak da iç zenginlik ve dengeyi yerine oturtuyor, tüm o pırpır kanatlanmış da cıvıldamış titreşimi yumuşatıp okşuyor, ulaşacakları yerlere elleriyle uğurluyor, sahip çıkma haline dönüştürüyor. Bugün öyle bir gün.

Dünkü yorgunluk üstüne en iyi giden kırk elli dakikalık bölümlerini seyredeceğim bir diziye takılmak aslında. Diziler küçük kaçışlar, sığınaklar. Ama seyredeceğim dizilerin tüm bölümlerini bitirmiş, izlemişim. Uzun metraj film seçmek bilmediğim bir macera gibi geliyor ara ara. Kaldırır mıyım kaldıramız mıyım diye şöyle bir içimde tartıp karar veriyorum. Önce kendime güzelce sıcak bir bitki çayı koyuyorum, bir bardak suyumu hazırlıyorum, yanıma biraz çiğ ve tuzlu kuruyemiş alıyorum ve Die My Love (Geber Aşkım) filmini açıyorum. Ariana Harwicz’in bu kitabını okurum da filmini sonra izlerim kısmını bekleyerek ertelemeyi bırakıyorum. Ertelemeyeniz canım, ertelemeyiniz civanım.

Jennifer Lawrence lohusa sendromunu çok ağır geçiren yeni anne olmuş genç bir kadın olan Grace’i canlandırıyor. Robert Pattinson çocuğun babası. Kırsalda, insandan, sesten, şehirden uzakta bir aile evine yerleşiyorlar. Kadının libidosu tavan, adam (her anlamda) evde yok. Yardım almak alamamak, yaşadıklarına bir sorun olarak bakmak bakamamak, yalnızlık, terkedilmişlik, amaçsızlık, hormonlar deli deli hormonlar, gidip gelen zihinsel oyunlar, sana muhtaç küçücük bir canlı, yetmezmiş gibi üstüne eklenen bir de köpekle filmi sürekli tetikte, her an her şey olabilir gerginliğinde, patlamaya hazır bir volkanın kaynayan magmasının içinde hissederek izliyorsun. Ne ağır ne zorlu bir yolculuk. İtiraf ediyorum, ilk yarısında bu yorgunlukta ruhumu da biraz yoruyorum. Ama bu yorgunluk tanıdık, kaldırabileceğimi biliyorum.

Doğum bir dönüşüm, menopoz bir başkası. İkisinde de bedende, benlikte, kimlikte, varlıkta bir şeyler ölüyor, bir şeyler doğuyor. Her doğum yenileyici, tazeleyici, dönüştürücü olmayabiliyor. Bazen o doğum için kendimizde ölenle birlikte kalmak, olmak, kabul etmek çok ağır, travmatik gidebiliyor. Kimi zaman doğurduğunda kimi zaman doğurganlığın bittiğinde. Jennifer Lawrence Grace’in travmasını, takılmışlığını, patlamalarını, kopukluğunu, kalamamasını çok iyi taşıyor. Filmi beğeniyorum. Zor, ama seviyorum. Kitabı üstüne okur muyum bilmiyorum. Storytel’deki İngilizce sesli kitabı birkaç dakika dinlenmiş haliyle kitaplığımda duruyor.

Doğumlarla birlikte ölümleri de okuyorum. Georgi Gospodinov’un Bahçıvan ve Ölüm’ü sayfa sayfa kalbimde, zihnimde açılıyor. Bir anı-roman olmasının yeri daha da mı derinden ve gerçek iğneler batırıyor? Ayırt etmek güç. İlk defa okuduğum yazar ileri seviye kanserle son günlerini geçiren babasının hastalığını, ölüme ilerleyişini, ona eşliğini yazıyor. Öldüğü yerden yazdığını baştan biliyoruz.

Babam bahçıvandı. Şimdi bir bahçe.

Böyle başlıyor roman. Böyle bir girişe ne denir?

benimle birlikte veya önden okuyan blogdaşlar, bitirince sizinle yazışmayı bekliyorum

Daha az yazsam da daha çok okumaya gayret ediyorum. Çok kitap değilse de çok ve sıkı sayfalar. Tomas Nevinson arka planda devam ediyor. Dag Solstad ve Ayfer Tunç’un son yayınlanmış romanları peşisıra okunmayı bekliyor. Bir baktım farketmeden üç tane kitap kulübüne dahil olmuşum. İkisi iki ayrı arkadaş grubu, üçüncüsü sanat çevresinden moderatörlüsü. YKY’nin aylık seminer dizisiyle paralel ilerleyen kitap kulübünü de uyarsa takibe niyetliyim. Dag Solstad oradan araya giriyor, şubat ayı okuması.

Bol bol voleybol maçı izliyorum. Avrupa şampiyon kulüpler kupasında yarışan dört Türk takımının (Vakıfbank, Fenerbahçe, Eczacıbaşı, Zeren Spor) yabancı takımlarla maçlarını, yakalarsam da bizim ligdeki derbilerini izliyorum. Bizim evde futbol izlenmez, buna da şükrederim. Sevmem o tv ekranından pazar günlerini kaplayan spiker ve seyirci sesli insanı ekrana kilitleyen maç günleri halini. Birkaç haftadır perdeyi indirip sürekli bir spiker anlatımında (yerli ve yabancı ses fonuyla) salonu işgal ettiğim bu halimle kendimi pazar günlerinin futbol seyircisi gibi hissediyorum. Kızlarımızı ve takımlarımızdaki yabancı yıldızlarımızı seviyorum. Hele takım ruhuyla, gülerek, eğlenerek, azimle, ateşle, savunarak, hücüm ederek, zevkli mi zevkli maçlar izleyip bir de üstüne kazanınca yan komşunun her Fener maçında “yürü be!!!” diye bağırdığını duyduğum gibi kendim de “yürüyün bee!!!” diye çığlık çığlığa tezahürat yapıp orama burama ellerimi çarparak alkış tutuyorum.

geriden gelip yendiğimiz maçlar tadından yenmiyor, Eczacıbaşı 3 Vero Volley 2

Bir de Fındık var, bu ara gelip gelip paspasımıza bir ödül çubuğu, bir hediye kemik bırakan. İki yazı önce bahsettiğim yeni bir köpeğe yükselme halimizden (ve onun hemen yuvalanmasından) sonra Fındık’ın geçişimizi kolaylaştıran, yumuşatan, bizi hazırlayan hali kalbimi sarıyor.

Bey geç saatte kendi anahtarıyla eve girerken sokak kapımızın açılmasının ardından pat küt kuyruğu oraya buraya vurarak Fındık evin içine dalıyor, bana koşuyor. Çünkü apartmanın içinde bir yerde uyuyor ve geldiğimizi duyunca bizi karşılıyor. Eh, ödül var tabii. Ben kurabiyeci anneyim. Evimize girdiğinde nerede olduğumu biliyor, bana geliyor, burnuyla koklayıp kuyruğuyla bir şeyler devirmeden kalkıyorum, ona ikiye böldüğüm kurabiyeleri veriyorum. Harthurt sağı solu belli olmayan Fındık kapının önünde paspasa oturup sabırla elimdekini bekliyor, diş geçirmeden kibarca almasını öğreniyor. Bir Coffee değil (bunu ben demiyorum, Bey diyor), ama bu karnını açıp sevgi dilenen köpek neredeydi bunca sene, işte, yıllar yıllar geçip sertlikleri de öldürebiliyor. Ölen her zaman kötü bir şey değil. Fındık (hala yabancıya sağı solu belli olmayan bir cins olsa da) artık ihtiyar bir kuzu.

komşular Fındık’a, o bize
büyük köpeciğin nesine gitsin bu incecik çubuk?

Kursa gitmeyip geç kalkılmış sabahın yazısı burada noktalanıyor. Henüz kahvaltı etmemiş karnım gurulduyor. İçinden köpek geçen paylaşımlarımda eskiden ne kadar cıvıl cıvıl yazdığımı, çenebaz davrandığımı hatırlıyorum. Fındık ve o ihtimallerin başlangıcı olan alacalı bulacalı köpek bunu gösteriyor şimdi. Yeni evle beraber yeni köpeğin hayalini buraya koyuyorum. Kitaplar, filmler, yabancı diller, yazmak, paylaşmak, burada olmak her dem yerini ‘iyi ki’lerle koruyor.

Ben bu yaşta bunları yapabiliyor, bu kadarını istiyorum. Bu da yeterli ve güzel.

İyi pazarlar.

bir başka alacalı bulacalı arkadaş kuzusu, pazar güzeliyle tanıştırayım: Cate hanım

*17 Şubat’taki yeniay ve güneş tutulmasında yine birlikte, kalabalık bir takım ada olarak yazmaya niyet ediyorum. Bu ilk duyurum, çağrım olsun ahali.

One Reply to “”

  1. 45 yaşından sonra 5 yıl daha tahammül edebildim giderek edepsizleşen öğrencilere, cehaletten yıkılan ama kendilerini bir nane sanan idarecilere, o idarecilere hoş görünüp programlarını istedikleri gibi yaptıran bazı öğretmenlere. Sonunda toplu katliam gibi toplu bir emeklilik yaptık 15 öğretmen. Dünya varmış meğerse. Büyük büyük konuşurmuşum, vay efendim çalışmak insanı manen zenginleştirirmiş, vay efendim en az 35 yıl çalışmalıymış, vay efendim şuymuş buymuş. O büyük lokmaları yuttum ama sonuç iyi oldu. Emeklilik dünyanın en güzel mesleğiymiş, hele de yaş ilerlemeden, hele de kafanın içi proje doluysa, hele de sevdiğin şeylere yönelmek istiyorsan. Bir an bile pişman olmadım emekli olduğuma. En verimli çağlarımı da emeklilik sonrası yaşadım desem yalan olmaz.

    Bahçıvan ve Ölüm’ü iki günde bitirdim, ilk yarı fena çarptı, 20 yıl önceye annemin ilerlemiş kanserden yattığı ve her şeyine tek başıma koştuğum günlere, ilaçları bile aynıydı desem 😦 Yine de hüzünlü ama sakin bir yas kitabıydı, edebiyat insanı yasını ancak böyle dile getirir. Çok beğendim, bu vesileyle tekrar teşekkür. Sen yollamasaydın ben cesaret edip almazdım, iyi ki…

    Geber Aşkım hakkında ne yazdıysan birebir katılıyorum. Kitabını okuma yahu, ruhunu niye biraz daha yoracaksın ki?

    Bu nasıl yorum, blog yazısı gibi oldu, gidip kendi sayfama döküleyim biraz da, 17 Şubat’ta varım tabii ki, Kaptanım nereye, ben oraya…

    Sevgiyle…

    Liked by 1 kişi

Yorum bırakın