Bayram Sözü

Uğrayacağıma söz vermiştim. Bu satırlar o söz için.

Bugün Bey’le evden çıkıp köye yürüdük, meydana varmadan aşağı ağaçlıklı yola saptık. Evden çıkıp tam tur çember çizerek eve döndüğümüz üç yüz altmış derecelik bir rota.

Ağaçlıklı yol buranın -bana göre- medeni görünümlü tek caddesi. Sebebi iki sıra boyunca uzanan ağaçlar. Sadece bu. Şimdi köyden bozma şehir görünümlü kasabalara dönmüş bu İstanbul kırsalının ağaçlıklı yolu İBB damgalı, yol çizgili, asfaltlı arabalı, minübüslü otobüs duraklı bir şehiriçi sınırına dahil olmuşken, çocukluğumun ağaçlıklı yolu hep yoldu da toprakla asfalt arası delik deşik köy yoluydu işte. Ama yolun iki yanındaki ağaçlar hep ağaçtı, oradalardı, yeşil, uzun, güzel.

“Bayram Sözü” okumaya devam et

Güven

Hayatta babana bile güvenmeyeceksin demişler.

Ben de öyle dedim Coffee’ye. Bana güvenip de sokak köpeklerine lolo molo yapma. Her seferinde kurtaramam seni. Bu da can. Yoruluyor.

Hava güneşli, nasıl güzel. Kemikler -oh- ısınıyor. Coffee’yle sabah yürüyüşümüz için bizim malum yokuştan aşağı salınıyoruz. Mahalleye yeni sığınmış sarılı kahveli bir Sokkö bey yokuştaki kaldırımın kenarında, çalıların arasına konuşlanıp yayılmış, güneş banyosu yapıyor. Farketmiyoruz. Önünden geçeyazıyoruz. Mıntıka sınırına girmemizle Sokkö bey yattığı yerden fırlıyor, diş göstererek havlıyor.

“Güven” okumaya devam et

Devam

Çarşamba

O Salı’dan beri onbeş gün geçti. Kabuklarımızın çoğu kurudu, soyuldu, düştü. İç kabuklarımızın daha vakti olabilir. Kediden bile ürker hale geldim. Coffee’yleyken tabii. Hoş, Nişantaşı’ndaki kedili parktan geçerken Coffee’nin üstüne koşup karnına tüm tırnaklarıyla yapışan bir bebe kediyi dün gibi hatırlıyorum. Korkum boşuna değil.

Öte yandan yaşadıklarımızı uzun uzadıya yazınca sistemimden uzaya fırlatıp attım sanki. Seyrettiğim bir film, gördüğüm bir rüya, başka hayatlardan aktarılmış bir geçmiş zaman masalı gibi anlamsızlaştı o görüntüler. Hisler değil. Onlar duruyor suyun altında, görünmeyen yerlerde.

“Devam” okumaya devam et

O Salı

Hala nasıl yaptım bilmiyorum. Ara ara içimden, belki tam da öyle yapmamışımdır, ellerimi ağzına sokmamışımdır, parmaklarımla dişlerini açmamışımdır, diye geçiriyorum. Çünkü yapmamış olmam yapmış olmamdan daha gerçek geliyor. Yapmış olmamsa korkunç.

Sonra ellerime bakıyorum, her iki elimde anca kapanan yaralara, şişleri inen morluklara, artık kıvrılabilen parmaklarıma, kabuk bağlayan boğumlara, ayak bileklerime, dirseklerime, sarıdan siyaha çeşitli renklere bürünen dizlerime.

Savaş yaralarıma her zaman aşık oldum. Acıya bu kadar dayanıksız olup başkasının çektiği acıyı sonlandırmak için nasıl böyle acımasız kesildiğim meçhul. O hassasiyetin üstüne taşıdığım fiziksel izler görünmeyen duygusal tarafın izdüşümleri sanki. Yaralarıma aşkım belki de ondan. “O Salı” okumaya devam et

Diyaloglar: Kadın, Adam, Kedi, Köpek

Saat sekizi geçmiş, hava karanlık mı karanlıkmış. Kadın ve köpeği birlikte dışarı, akşam yürüyüşüne çıkmışlar. Kadın köpeğini apartmanın bahçesine salmış. O sırada mahallenin tatlı beyaz sokak köpeği yan bahçenin çalılıkları arasından fırlamış. Ev köpeğiyle sokak köpeği havada öpüşerek kavuşmuşlar. Ne kadar da mutlularmış. Bütün bahçe akşam kuytusunda, kış saatinde sadece onlarınmış. O çayır senin bu bayır benim koşturmuş, sağa sola fiske atmışlar. “Diyaloglar: Kadın, Adam, Kedi, Köpek” okumaya devam et

%d blogcu bunu beğendi: