Devam

Çarşamba

O Salı’dan beri onbeş gün geçti. Kabuklarımızın çoğu kurudu, soyuldu, düştü. İç kabuklarımızın daha vakti olabilir. Kediden bile ürker hale geldim. Coffee’yleyken tabii. Hoş, Nişantaşı’ndaki kedili parktan geçerken Coffee’nin üstüne koşup karnına tüm tırnaklarıyla yapışan bir bebe kediyi dün gibi hatırlıyorum. Korkum boşuna değil.

Öte yandan yaşadıklarımızı uzun uzadıya yazınca sistemimden uzaya fırlatıp attım sanki. Seyrettiğim bir film, gördüğüm bir rüya, başka hayatlardan aktarılmış bir geçmiş zaman masalı gibi anlamsızlaştı o görüntüler. Hisler değil. Onlar duruyor suyun altında, görünmeyen yerlerde.

“Devam” okumaya devam et

O Salı

Hala nasıl yaptım bilmiyorum. Ara ara içimden, belki tam da öyle yapmamışımdır, ellerimi ağzına sokmamışımdır, parmaklarımla dişlerini açmamışımdır, diye geçiriyorum. Çünkü yapmamış olmam yapmış olmamdan daha gerçek geliyor. Yapmış olmamsa korkunç.

Sonra ellerime bakıyorum, her iki elimde anca kapanan yaralara, şişleri inen morluklara, artık kıvrılabilen parmaklarıma, kabuk bağlayan boğumlara, ayak bileklerime, dirseklerime, sarıdan siyaha çeşitli renklere bürünen dizlerime.

Savaş yaralarıma her zaman aşık oldum. Acıya bu kadar dayanıksız olup başkasının çektiği acıyı sonlandırmak için nasıl böyle acımasız kesildiğim meçhul. O hassasiyetin üstüne taşıdığım fiziksel izler görünmeyen duygusal tarafın izdüşümleri sanki. Yaralarıma aşkım belki de ondan. “O Salı” okumaya devam et

Seni Sevmek

Gözleri aşka gülen

Taze söğüt dalısın

Gel bana her gece sen

Gönlüme dolmalısın

Tatlı gülüş

Pek yaraşır

Gözleri ömre bedel

Ah ne güzel ne güzel

Seni sevmek

Ah ne güzel ne güzel

Ne yazmam gerektiğini biliyorum, bir türlü elim gitmiyor. Ve olanlar ortada beton bir blok gibi duruyor. Belki başımıza geleni yazarken tekrar yaşamaktan korkuyorumdur. Belki canlandırması gerçeğinden daha fenadır. Belki hala o ‘olay bedeni’nin içindeyimdir. Belki anlatmak yaşadığımızı hafifletmektir. “Seni Sevmek” okumaya devam et

Dönmek

Rüyamda havaalanında, check-in deskindeyim. Desk arkasındaki kadın görevliler maskeli. Lacivert üniformaları içinde işlemlerimi yapıyorlar. Ben de siyah çantamda lacivert maskemi bulmaya debeleniyorum. Karanlık renkli bir kumaş içinde başka bir karanlık kumaş aramak. Zor! Hem oraya kadar nasıl maskesiz girmişim? Bir utanç bir sıkıntı bir çarpıntı. Görevliler bana (Türk) havayollarıyla ilgili (pandemi kapsamındaki) deneyimimi soruyorlar. Gayet iyi diyorum, her şey olması gerektiği gibi. Daha ötesi olamaz. Ama tabii Amerika’ya gitmeye bayılmıyorum. Hele bu zamanda! İş mecbur etmese şuradan şuraya kıpırdamam.

Şehre döner dönmez insanın rüyaları da şırak diye değişiyor mu? Nerede kaldı o güzelim mavi deniz, pırıltılı yıldızlı gökler, baygın yaz kokuları, tatlı meltem esintileri? Anında üniforma, havaalanı, çanta. Hayatımda üç kez Amerika’ya gittim, üçü de iş içindi. Amerika kodlamam iş. “Dönmek” okumaya devam et

Kuyruklu

Nafile bir çaba içindeyim. Gece on civarı ve sabah gün ağarmadan Neowise kuyruklu yıldızını görmeye çalışıyorum. İstanbul dışına kaçtık, tamam, ama burası da farklı değil. Zira mevsimin bu vakti sayfiye şehirden daha ışıklı.

Sabahları gayriihtiyari beş civarı uyanıyorum. Gün ağarmaya başlamış oluyor, kıpkırmızı bir gök karşılıyor denizin üstünden. Kaldığımız ev doğuya bakıyor ve tam karşısında Venüs sabah beşte ufuk üstüne çoktan yükselmiş, parıl parıl parlıyor. Mitolojisinin timsali gibi nefes kesici.

Yeni kuyrukluyu bu ışıklı yer ile göktaşının geçişine ters yönlü evde yakalayamasam da bizim tüylü kuyruklu yakaladığımız gibi suda. Her deniz kenarına iniş geri geri basan patiler ve bahçeden eve kaçış adımlarını içerse de o iskeleye çıkıldıktan sonra iki basamakla inilen ara platform sonrası ıh mıh diye diye dubaları tarayan koca ayaklarla cup aşağı. İşte batık gemi karaya yüzüyor. Buf buf buf. İki yana büzülmüş ördek gibi dudaklarıyla Coffee’nin yüzerken çıkardığı ses bu. Buf buf buf. “Kuyruklu” okumaya devam et