Son Nokta

Sürekli bitirmek ve bir sonrakine geçmek istiyorum. Kitabı bitirmek, eğitimi bitirmek, seansı bitirmek, şampuanı bitirmek, kremi bitirmek, diziyi bitirmek, hedef listelerini bitirmek, seneyi bitirmek…

Bitirince noktayı koyacağım. O son noktayı. Sanki o son noktaya kadar her konan nokta bir diğer noktayı daha doğuruyor. Zaman yetmiyor, alan yetmiyor, boşaltıyorum, açıyorum, kafam yetmiyor, içim yetmiyor, o son noktaya ulaşma hedefi büyüdükçe büyüyor. “Son Nokta” okumaya devam et

Geçiyor

Hemen şimdi, oturur oturmaz yazıyorum. Başka türlü olacağı yok. Geçerken uğradım yazdım, çok kalamayacağım üzgünüm. İçimden değil, elimden gelen bu.

İnsan madden manen olacağını bildiği bir şeye ne kadar hazırlanırsa hazırlansın başına gelmeden anlayamayabiliyor. Anca başına gelince, içine girince, olay gerçekleşince. Ya, işte böyle gizemli gizemli konuşuyorum. Neden? Daha anca dakikası oldu, Jüpiter Akrep’e girdi de ondan. Şu onüç ay benden zırnık laf alamazsınız. Gizliliği gizemi büyütüyor, onunla gelişiyoruz. Uuu. Nokta.  “Geçiyor” okumaya devam et

It Gonna Come

When in doubt, write on” demiş Warren Adler.

İç dünyam sürekli bir arifede sanki. Beş aydır uykudaki Satürn’ün dış dünyaya ağır ağır dönüşünü iliklerime kadar hissediyorum. Arife dönemi diyorum demesine de geç kalmışlık hissiyle de kavruluyorum. “İnsan kendine hep geç kalır, seçilmiş kişiler dışında” demişti hocam bir zaman. “It Gonna Come” okumaya devam et

Dur

Yetmiyor farkındayım. O yüzden gözlerimi kapıyorum. Doğrudan o karanlıktan yazıyorum. Işık var mı? Yok. Altın altın pencereler yanıp sönüyor. Bak, bir lotus çiçeği. Ya da kimbilir ne? Ama böyle sert değil, yumuşak bir sesle. Sonrasıysa renksiz, soluk. Ölüyor mu? Siliniyor. Bir çözülme. Yanıp sönenler çarkıfelek gibi bir şeyler müjdeliyor. Müjde? Eskilerden bir teyze. Kahve kızıl saçlı, çapkın kalçalı, tatlı gülümsemeli. Müjde değilim ben. Belki yanındaki. Beraber denizlere açılmış, karşıya geçiyoruz. Hangi karşı önemli değil. Buranın ötesi, bu önemlisi. Kendini ciddiye almanın bir numaralı sesi. Bir de acilacilacilacil konulu iş mailleri. Sürgit gider, iş gitmez, acilacil diye bağırdıkça ağırlaşır, kanar, durur, yatar. Her şey acil, ben önemliyim, sen otur, ben gidiyorum, iyi günler. Yetmiyor çünkü zaman yok, acil ondan. Bu beden bu ruha yetiyor mu, bu zaman bu yaşama yetiyor mu, bu memleket bu insana yetiyor mu, bu dünya bu insanlığa? Büyük büyük laflar, küçük küçük kafalar. Küçüüüük. Yine lokum yeğenim konuşuyor, uygulamalı demoda işaret parmağıyla baş parmak arası minicik mesafeyi gösteriyor. Cıcığın cıcığı kadar zamanlık yeri var insanın dünyanın yaradılışında. Bilemedinizse gidiniz bir yudum Cosmos seyrediniz, Neil amcayla az buz flört ediniz. Bilimli kurgulu uzaylı boyutlu şeylere kapılıp gidince olacağı bu. Bir Valerian hiç Beşinci Element etmez. Sen neymişsin Luc abi? Ne yaptıysan yirmi sene önce yapmışsın. Ben de bundan korkuyorum, yirmi sene sonrasından. Ne bileyim ne kadar var, ne kadar yok? Gözlerim kapalıyken zaman yok. Bak yine oradayım. Uzay boşluğunda. Astronot değilim, kıyafetim yok. Nefes alıyor muyum, önemi yok. Uçmak var ama. Sıskacık, yerçekimsiz bedenim uçuyor da uçuyor. Yıldızların yanımdan akıp gitmesine şahidim. Üçgen üçgen ışık sağnaklarına dalıyorum. Siz de benim şahidimsiniz yıldızlar! Etten kemikten bir beden saatte kaç kilometre yol yapar? Zaman yetmiyor, yol yetiyor. Yoruldun, düşüyorsun. Ben değil, sen. Yetti, di mi? Yetiyor, yetiyor. Bi dur, zamanı geliyor.
“Dur” okumaya devam et