An Meselesi

Odanın kapısını açıp dışarı çıktım. Adımlarımı saydım.

Bir, iki, üç, dört, beş, altı, yedi, sekiz, dokuz, on, on bir, on iki, on üç, on dört, on beş, on altı, on yedi, on sekiz, on dokuz, yirmi, yirmi bir, yirmi iki…

Deniz kıyısındayım.

“An Meselesi” okumaya devam et

Yüzelim

Belki de Henry David Thoreau bu yüzden yürüyordu. Hayatı devam ettirmek, onu yürütmek için.

Oturduğum yerde yürüyen tek şey yanımdaki bitki çayının yükselen sıcak dumanı. Havaya doğru yürüyor. Dikey bir çaba.

Coffee’nin derin nefesli horultuları var sonra. Dudaklarından ileri doğru, yere yatay düzlemde yürüyorlar. Biz onları görmüyoruz, ama yürümediklerini ispat edebilir miyiz? Ses yürüyünce ayaklarla mı kulaklarla mı takip etmek gerekiyor? Yürüyen kulaklar fikri güzel geliyor, pıt pıt zıp zıp yumuşak yumuşak.

“Yüzelim” okumaya devam et

Yürüyor, Yürüdü, Yürümüş

Bugün yürüdüm. Önümüzdeki yokuştan aşağı, dibindeki sokaktan yukarı. Güneş tüm eğikliğiyle göz hizamdaydı. Ilık, tatlı, kayısı. Güneş gözlüklerimle maskem arasında biriken nefesim gözlük camlarımı buhara boğdu. Gözlükleri çıkardım. Ağzım burnum maske, başım kapüşonla kaplıyken gözlerimi açık havaya teslim etmek -oh be- özgürleştiriciydi. İçeride tutmak istemediğim yüzde elli.

İki aydır gerileyen Mars bugün durağanlaşıp ileri dönmeye hazırlanırken biz de bahçede Coffee’yle yanyana durup hangi yönde olduğumuza, nereye geldiğimize, nereden döneceğimize odaklandık. Coffee burnunu yukarılara yukarılara, mavilere göklere, pamuksu bulutlara uzatıp sağ sol sağ sol kokladı. Ben aşağılara aşağılara, iki ayağıma baktım. Dönüp dolaşıp geleceğim yere. Yanyana bitişik nizam kuzeyi işaret ediyorlardı. Bir nefes alıp sağın üstüne bastım, solu öne attım. Ardından solu geride bırakıp sağı öne attım. İşte tam zamanında bir yürüme meditasyonu. Gerisini Coffee devraldı. O önde ben arkada yola koyulup batıya kıvrıldık.

“Yürüyor, Yürüdü, Yürümüş” okumaya devam et

O Salı

Hala nasıl yaptım bilmiyorum. Ara ara içimden, belki tam da öyle yapmamışımdır, ellerimi ağzına sokmamışımdır, parmaklarımla dişlerini açmamışımdır, diye geçiriyorum. Çünkü yapmamış olmam yapmış olmamdan daha gerçek geliyor. Yapmış olmamsa korkunç.

Sonra ellerime bakıyorum, her iki elimde anca kapanan yaralara, şişleri inen morluklara, artık kıvrılabilen parmaklarıma, kabuk bağlayan boğumlara, ayak bileklerime, dirseklerime, sarıdan siyaha çeşitli renklere bürünen dizlerime.

Savaş yaralarıma her zaman aşık oldum. Acıya bu kadar dayanıksız olup başkasının çektiği acıyı sonlandırmak için nasıl böyle acımasız kesildiğim meçhul. O hassasiyetin üstüne taşıdığım fiziksel izler görünmeyen duygusal tarafın izdüşümleri sanki. Yaralarıma aşkım belki de ondan. “O Salı” okumaya devam et

Düğüm

Ne görüyorsun?

Yanyana sarkan iki ip.

Renkleri, dokuları nasıl?

Tanıdık, saman rengi, yumuşak ve hıtırlı.

Yan yanalar mı?

Birbirlerine tepeden düğümle bağlılar.

Sen hangi ipsin? Sağ mı sol mu?

Ben onları tutan düğümüm. Ortadaki kilit. “Düğüm” okumaya devam et

%d blogcu bunu beğendi: