Hipodrom

Koca bir hipodroma çıkan, başında miğferi elinde kazığıyla atlı bir süvari gördüm. Beyaz entarili seyirciler -Romalılar- ayakta, tezahürattaydı. Tezahürat süvariye miydi, bekledikleri başka bir canavar yaratığa anlamadım. Coşkulu bir beklenti, köpüren öfke hakimdi. Süvarinin isteksiz ama sabırlı tavrına tezat izleyici sabırsız ve hoyrattı. Kalabalığın ortasındaki tekbaşınanın bekleyişi vardı, oradaydı. Kaç vakit, kaç kişi sürdü bilinmez, bekleyiş tamdı, zamanlıydı. Sonunda hipodromun derinlerinden, kara tünellerinden dişi bir aslan çıktı. Orta alanda ağır ağır dolandı. Patileri, bedeni, ergonomisi her şeyiyle gölgelerde salındı. Biraz da bıkkın mıydı? Süvariyle bakıştılar. Bir sağa bir sola dönenip koca alanda daireler çizdiler. Pek meydan okuma gibi değildi. Daha çok birbirini görüp gözünün içine bakmaydı sanki. Heyecan yükselir ne olacak ne olacak diye gergin bekleyiş sürerken aslan arkasını dönüp gitti iyi mi? Sıkıldı mı rakibini mi beğenmedi, belli değildi. Süvari öylece ortada kala kaldı mı? Rakibinin peşinden aslanın inine, nemli taş tünellere doğru şöyle bir uzandı, karanlığa doğru baktı. Yoksa ucunda ışık mı vardı? Gözü içeri girmeyi yemedi, hipodroma geri döndü. Kazığını aşağı mı indirdi, yere atıp pes mi etti? Belki de tüm bunları zihninden geçirdi. Seyirci inişe geçen uğultusuyla bekledi bekledi. Süvari koca alanın ortasında tekbaşınaydı. Baştaki gibi. Başında miğferi, elinde kazığı, altında atı. Bekleyiş sürdü. Alan artık sessizdi. Ya da insanın algılamayacağı bir dalga boyunda. Görüntüyse kavurucu güneşliydi. Toprak sarısı, tozlu, kalabalık, yalnız. Önce titreşimi geldi, sonra kükremesi. Titreşim görülebilir miydi? Görülmekteydi. Dişi aslanın kükremesi tünelin dehlizlerinden yükselmeye başladı. Şiddetlenerek, artarak, sesiyle tüm hipodromu yutarak, kabararak, tozu dumana katarak korkunç bir sesle geri döndü. Kükredi kükredi kükredi. Tüm dünya kükredi. Onu görmedim, kimse görmedi. Titreşimi yeterliydi. Aslan dalga dalga, rüzgar rüzgar, bulut bulut, damla damla her yerde, herkesteydi. Herkes, her yer, her şey bitti. Geriye sadece güneş toprak hava su kaldı. “Hipodrom” okumaya devam et

Eşsiz

Yine o eşsiz yazma zamanlamasını kaçırdım. Oturdum ekran karşısına, tırnaklarımı kemiriyorum. İşte bu yüzden evin her odasında törpüm var, anladınız mı? (Anladım de, anladım de. Bey’in yeğeninden sözcük dağarcığımıza hediye) Törpüyle, kaçırdığımın ardındakileri düzeltip yeniden hizalıyorum. İşe yarıyor mu? Bazen, hep değil. Çünkü ben o tırnakları kemirmeye devam ediyorum. Bir düzeltiyorum, bir kemiriyorum, bir düzeltiyorum, bir kemiriyorum. Sonunda bu doğal kısır döngü içinde -şimdilik- kaçanlardan vazgeçmekten başka çare görmüyorum. İşte ondan sonra da oturup anın gerçeğini yazıyorum. Bir horul, iki horul, üçte gömül. Evin kıllı ve tüylü erkeklerinde durum bu. Horul ve horul baba oğul seslerini yarıştırıyor. Bense, cin ve gözle yüz kaslarımızı geliştiriyorum.
“Eşsiz” okumaya devam et

Balık’ta Güneş Tutulması – Kabullenmek mi Vazgeçmek mi?

Kaybettin, dedi.

O zaman ben de giderim, diye cevap verdi.

Bir tomar anahtarı aldı, boş dolaplara baktı, çıktı.

Bu bir kabulleniş miydi, kaçış mı?

Öfkeli bir çıkış mıydı, özgürleşme mi?

Ne istiyordu?

Zincirlerini mi kırmak, yoksa vaz mı geçmek? “Balık’ta Güneş Tutulması – Kabullenmek mi Vazgeçmek mi?” okumaya devam et