Ay, Güneş, Evren ve Ben Dolanıp Dururken

Akrep’te Yeniay doğdu, Güneş tutuldu. Peki ne yaptık? Karanlık yanımızla yüzleştik mi? Saplanıp kaldıklarımızı eledik mi? Dönüşüm tohumlarını attık, ölüp yeniden dirildik mi? Yazdık, çizdik, düşündük, taşındık, hissettik, farkettik, tespit ettik, ‘tamam şimdi buldum’ dedik. Dedik de deyince oldu, gözlerimiz doldu mu?

Bugün Yeniay ve tutulma mesajlarını çeşitli mecralarda tekrar tekrar verdim. Arkadaşlarıma dilek tutmak istedikleri konularda hatırlatma yaptım. Cikletten sürpriz çıkan ziyaretçi dostlarımıza Akrep’in alanlarını anlattım, günün temalarını biraz da sözlü olarak taradım. Kendime gelince Yeniay’ın haritamda doğacağı alanı bilmeme rağmen dilemek istediğim tamı tamına cuk diye oturanını bulamadım. Zaten tam sırasında yalnız da değildim. Yeniay’a 3,5 yaşında tatlı mı tatlı Elif’le hoplaya zıplaya dans ederek girdim. Belki de tutkuyla atacağım tohum buydu. Dansetmek! Şakası bir yana Yeniay ve tutulma mesajları benim için günler önce başladı. Belki Yeniay ve tutulma yazımı da o yüzden erken gündeme aldım. “Ay, Güneş, Evren ve Ben Dolanıp Dururken” okumaya devam et

Kaskatı

Boğum Boğum Bulutlar

Bazen feci bir baskı hissediyorum üstümde. Öyle ki sanki görünmez bir güç beni kilitleyip kapatıyor olduğum yere. Ne doğru dürüst düşünebiliyorum, ne yapmam gerekenleri yapabiliyorum. Sadece o baskı hissi. Hiçbir şeye izin vermiyor sanki. Dur diyor bana taa yeraltının derinliklerinden.

Dur. Kıpırdama. Dur.

Duruyorum ben de. Kaskatı. Ne yapayım?

Durmadan önce çeşitli çabalamalarım oluyor tabii. Ders çalışayım diyorum. Bir türlü giremiyorum içine. Yazı yazayım diyorum. Ekran boş, beyin boş, boş boş bakıyoruz birbirimize. Kitap okuyayım diyorum. Iıh konsantre olamıyorum, savıyorum fikri geriye. Vücudumu ısıtayım, yoga matına çıkayım diyorum. Teoride kalıyor, yoga yaptığımın hayalini yaşatıyorum gündüz düşümde. Bütün bunlar saniyeyle salise arası çakan düşünce flaşları şeklinde doğdukları gibi ölüyorlar zihnimde. Aslında pek birşey yapmaya, düşünmeye gücüm, halim yok, ama suçluluk ve vicdan var. Ve işte o baskı. Beni kaskatı eden o baskı.

Plüto transitinin etkisindeyim geçen haftadan beri. Az biraz da Satürn. Hem dur durak bilmeyen korkular hortluyor en dipten, kara koyu derinliklerden. Hem kendimi ifade şeklim, keyif ve zevk dediklerim büyük bir güç ve dirençle karşılaşıyorlar dünyevi düzende. Yeraltı tanrısı Hades yeryüzüne çıkıp gelmiş, benim oyun alanıma oturup yerleşmiş, tarıyor oraları bir ileri bir geri. Haliyle pek iç açıcı olabileceğimi sanmıyorum. Sizi uyarıyorum.

Plüto beni zorluyor ya, ben onu zorlamıyorum. Haşa! Yüce Hades’e kafa tutmak kim, ben kim? Tam teslimiyetteyim – desem de inanmayın! O teslimiyet pıtı pıtı, el ele, kol kola, güle oynaya olmuyor işte. Yine bir çırpınışlar, çabalamalar, çalkalanmalarla gidip geliyorum. Sonra öyle bir an geliyor ki, nasıl tarif etsem, alçak düzende seyreden, yoğun, nemli, boğum boğum, büküm büküm sis bulutları kaplıyor sanki üstümü birden ve ‘roaaaarrr’ diye kükrüyor.

Dur. Sus. Kıpırdama. Sakın. Güç bende.

Ya da tam tersi hiç ses yok. Çıt yok. Ölüm sessizliği. Sessizliğin gücü.

Teslim olmayacaksın da napacaksın?

Yap yapabiliyorsan, ol olabiliyorsan, savaş aç Hades’e açabiliyorsan.

Aç da gör sonunda o nerde sen nerde.

Arada Mars da devreye girip öfkesini kusuyor tabii. Koç döneminde Ares’in sahalarda dört nala koşması, kılıcını sürekli sallaması, ‘this means war!’ demesi garip değil.

Yine de bu kaskatılık halini Plüto’dan başka bir yöne yoramıyorum.

Ne varsa Plüto’da var.

Plüto’nun derinlerime işleyen baskısıyla sonunda fiziksel olarak da katılaştım, bir nevi tutuldum, iyi mi? İki gündür sağ omuzdan sırtıma doğru bir ağrı, bir takırtı. Şöyle birisi gelip beni bir sağa bir sola doğru bükse, çekip esnetse?

Plüto’dan kaçış yok. Dedim ya, Hades gelmiş oturmuş benim salona. Ağırlayacağız kendisini, öyle ya da böyle.

Sevgili Hades, kaskatı kesildim inan.

Ben bir koşup gelsem?

I need to see a man about a dog!

Ses yok.

Bu ne demek bilen?

…..

Bu yazıyı sondaki birkaç cümleden daha fazla yumuşatmak, karanlığı dağıtmak istedim, ama olmadı. Birşey beni durdurdu. İmlaya karıştı, ünlemleri, soru işaretlerini çıkarttırdı. Nokta, virgül sessizliğinde bıraktı beni. Üç noktayla başbaşa…

Coffee mi Beni, Ben mi Coffee’yi..

Coffee ve ben işleri biraz büyütmeye karar verdik.
Maceralarımızı mindmills dışında Köpekler ve İnsanları bloguna da taşımaya başladık.
İşte bu yeni mecramızın ilk yazısı.

Coffeesever dostlar, arada uğrayın.
Hem Coffee’ye hem de yeni dostlarına göz atın.
Bekleriz.

köpekler ve insanları

Bir zamandır Coffee’yle sabah yürüyüşlerimizde bir itişme durumu var. Coffee ya çok heyecanlı ya da fazla çekme durumunda. Daha yola çıkar çıkmaz yanımızdan geçen arabalara atlamaya çalışıyor. Bir yandan da yan gözle korunun köpeklerini kolluyor, ordalar mı gözlüyor, havlayıp tepki almak istiyor. Kulaklarını dikişinden anlıyorum gergin ve tetikte olduğunu.

Hal böyle olunca bende de dışarı çıkmamız itibarıyla ‘bakalım bugün ne kadar çekecek?’ diye bir beklenti oluşuyor. Hem Coffee’yi hem de kendimi dinlemeye, sakin kalmaya çalışıyorum. Bazen çok başarılı oluyorum, bazen daha az.

Her böyle ‘hev, höv, hav, hüv’ diye bağırıp atlama durumunda ‘hayır, bekle, otur’ diye yolun kenarında durdurup oturtuyorum beyefendiyi. Bazen daha yumuşak ‘yok birşey’ tadında arkasından yakın temasla karnını okşayarak sakinleştiriyorum. Bu genelde arabaların hayvancağızın üstüne sürer gibi son derece süratli geçtiği ve Coffee’nin bir suçu olmadığı zamanlarda oluyor. Bazen tasmasından yana kısa ve seri bir uyarı çekişiyle net komut verip söz dinlettiriyorum. Arabaların önüne atlayacak kadar çekiştirip…

View original post 555 kelime daha

Dolunay Yengeç’te, Ben Nerede?

2 gün önceki duygusal patlamam üstüne düşündüm. Dolunay Yengeç burcunda dedim, bu dolup taşmayı buna bağladım. Ay dediğin gelgitli durumların timsali. Bir gün aşk, bir gün suçluluk ve vicdan. Niye mi?

Evde en ufak bir ayaklanma, hazırlanma, giyinme faslı başladı mı Coffee ve misafir kuzen Gandalf doooooğru arka odaya yanımıza geliyorlar. Olur ya, belki onlar da bizimle çıkacak, nasiplenecekler, kimbilir nerelere gidecekler. Bir hareketli bir o kadar endişeli bekleyişler. Kuyruklar yuvarlak, dairesel dönüşlerdeyse heyecan büyük, bir şekilde bizimle geleceklerini anladılar. Kısa kısa, sağa sola sallanıp duruyorsa emin olamama durumu var. Bunlar gidiyor ama bunun bize bir faydası var mı acep?

Bugün öğlen evde hazırlanıyorum, dışarı çıkacağım. Pat, kapı açıldı. Gandalf bey. Koca burnunu geldi gözüme soktu, hadi sev diyor. Sevmemek elde değil bu yakışıklı alev topunu. Evimizin küçük atı Gandalf beyle koca patili bastıbacak Coffee bey arasında mizaç farkı var.

Evvelki gün Coffee’nin huyundan biraz bahsettim. Coffee orta enerjide, olgun mizaçlı bir sevgi köpeği. Sürekli hadi sev beni deyip kucağına yatıp yılışmıyor, tepene çıkmıyor. İlgin varsa seninle, yoksa kendi aleminde. Çok sıkıştırırsan da (bkz. bendeniz şekil 1A) yolunu bulup arazi oluyor. Gandalf’ın kendi de sevgisi de büyük. Dolayısıyla sevgiyi alma, isteme konusunda daha iştahlı, talepkar, hatta ısrarcı.  Başını, sırtını sevmeye başladığın anda kendini yere koyvermeler, koca bacakları tepelere dikmeler, ya da uzun burnunu bacak arasına sokup (kadın erkek farketmiyor, olayı ya arkadan popoyu ya da önden burnu yaslayıp kendini sevdirmek) orda öyle durma, başı okşatma durumu.

Efendime söyleyeyim, makyaj masasında oturuyorum, saç baş yüz göze çeki düzen verme uğraşındayım.

Pat.

Tam sol bileğimin altına girip bir burun atmaca.

Hadi sev.

2 kulak tutulur, kaşınır, 2 göz arasından öpülür, sevilir. Hadi bakalım otur, ben şimdi hazırlanıyorum denir.

O bakışlar, o bakışlar. Ben makyaja devam.

Pat pat.

Bir daha kol altından daha güçlü bir vuruş gelir. Yahu oğlum, bir dur, hazırlanamıyorum ayol!

Yok, bu sefer arka arka yanaşılır, popo dayanır, kuyruktan sevdirilir, arkaya romantik bakışlar atılır.

Baktım olacak gibi değil, koca kulaklardan kafayı 2 elimin arasına alıp yakın temas başladım nutuğa.

‘Bak Gandalf. Ben seni çok seviyorum. Çok tatlısın, çok yakışıklısın, bizim ilk göz ağrımızsın. Ama seni her senin istediğin dakikada sürekli sevemem. Şimdi işim var tamam mı? Hadi yat aşağı bekle bakalım!’

Küçük Emrah’ın (artık küçüğü kalmadı gerçi ama) Boynu Bükükler diye bir şarkısı vardı hatırlar mısınız? Hah, durum tam o! Yanımda ayakta, ama boynu aşağı doğru bükük, bildiğin eğik ve bükük duran bir tip. Burun yere değdi değecek. Arada göz kapakları altından bakışlar, gözler sağa sola sağa sola kaymada.

Neyse dedim, en azından mesajı aldı, bekliyor. Ben süslenmeye devam.

Bu arada evde temizlik var ve içeride elektrik süpürgesi çalıştığı için içeri giren çıkan oluyor farkında değilim, öyle de bir gürültü. Bir ara ayağımın altında birşey hissettim. Bir baktım Coffee.

‘Aaaah, Coffeecimmm, sen burda mıydın? Canım benimmm, gel bakimm seveyim bir seni, gel gel gel’

Coffee aldı pası, başladı benim elimi yalamaya, ayakları, çorapları hafiften ısırmaya derken..

Birden sola keskin bir dönüş ve bizim boynu bükük hala aynı pozisyonda yanıbaşımda! Boynu bükükleeerrr diye sessizce çığırıyor türküyü resmen.

Başımdan aşağı kaynar sular foş. Bir suçluluk, bir vicdan, anında çark.

‘Ahh Gandalfcım, gel gel, sen de burdaydın di mi? (Yalan) Seni de seveyim, bir tanesin sen. (Suçluluk) Coffee gelmiş duymamışım. (Vicdan) İkinizi de çok seviyorum, ikiniz de birtanesiniz. (Gerçek)

Ayın gelgitleriyle duygusal çalkalanmalar bende devam. Tabi bu oğlanlarla böyle çalkantılara can kurban.

%d blogcu bunu beğendi: