Bayram Kapısı

Run for your life!*

Böyle bağırırarak uyandım. Galiba Amerika’daydım, uyardığım kadın zenciydi, camların ardında bir ofisteydi, birbirine bitişik iki camın arasındaki incecik aralığa dudaklarımı yapıştırıp böyle seslendim ona.

Run for your life.

Ona değil de kendime diyordum sanki. Karışık odalardan, kalabalık insanlardan, nereden kimin çıktığı belli olmayan perdelerden, üste çıkarken yerin dibine inen merdivenlerden geçiyordum.

İşte bayram kapısı böyle kapandı, şehir kapısı açıldı.

“Bayram Kapısı” okumaya devam et

Günlerden BırakMa

Duşumu aldım, yatak odasına girmeden düşündüm.

Yatağı topladım mı?

Toplamışım.

Yatağımı nasıl, ne zaman ve kimden böyle koşulsuz ve otomatik olarak toplamayı öğrendim hatırlamıyorum. Otomatik diyorum çünkü bazen yaptığımı hatırlamıyorum. O kadar ezbere bağlanmış bir hareket. “Günlerden BırakMa” okumaya devam et

Terapi Niyetine #3: Tüylü

Yemekten kalktık, sofrayı topluyorum. Salonla mutfak arasında gidip geldiğim bir rutin. Tabakları taşıyorum, bulaşık makinesine yerleştiriyorum, artmış yemekleri buzdolabına koyuyorum. Gayri ihtiyari arkamı dönüp açık mutfak kapısına bakıyorum. Coffee kapının eşiğinde dimdik oturuyor. Bana bakıyor. Gözler boncuk, burun ıslak. Her zamanki şarlo ifadesiyle lord pozunda beklerken gıkı çıkmıyor. Coffee beni bekliyor, ama sadece değil. Bitiremediğim tavuk göğsünden payına bir şey düşer mi bu gece, nefes bile almadan orada öylece duruyor. Göğsü kabarık, kulakları inik, sırtı dik.

Arkamı dönüp tezgaha doğru kapanıyorum. Ne yaptığımı görmesini engelliyorum. Minik bir parça eti koparıp avcumun içine saklıyorum. Mutfaktan dışarı çıkarken hareketli bir göz hapsinde olduğumu biliyorum. Nefesini içine derin ve içli çekişini duyuyorum. Arkamı dönüp bakıyorum. Dört ayak üstüne kalkmış, kuyruk sallıyor. Ah sen var ya sen, senden hiçbir şey kaçmıyor.
“Terapi Niyetine #3: Tüylü” okumaya devam et

Gelene Geçene

Uzun bir günün sonu. Gözlerim yanıyor yorgunluktan, ekrana bakmaktan. Boğazımda hıtır bir his.

Kanepede bir türlü düzgün oturamıyorum. Bir dik oturuyorum, ağrıyan belimi, omurgamı kafamdan yukarı çekilen düz bir çizgi haline getiriyorum, bir aşağı kaykılıp ayaklarımı ve bacaklarımı ileriye doğru iyice geriyorum, nerdeyse yatarak yazmaya çalışıyorum.

Coffee hemen solumda yerde, derin derin nefes alıp veriyor. Göğsünün inip kalktığını görüyorum. Bir de kokusu geliyor. Yorgunluk kokusu. Duyuyorum.

Televizyon açık. South Park yanda carcarcarcar konuşuyor. Seyretmiyorum, ama Sarah Jessica Parker’ı karikatürize ettikleri tiplemeyi görünce bakmadan edemiyorum. Fena.

Saatlerce açık kalan balkon kapısından kara sinekler üşüşmüş içeri, konuşlanmışlar bir yerlere. Şimdi vızvızvızvız lambaların içinde oraya buraya çarpıp dink donk dunk sesler çıkarıyorlar. Sevmiyorum şu sinekleri. Seven var mı merak ediyorum.

Su içiyorum boğazımdaki zımpara hissi biraz gitsin diye. Su yumuşak yumuşak akıyor yemek borumdan aşağı. Göğsüme ulaştığında biraz serinletiyor içimi. Daha aşağılara inişini hissedemiyorum. Isınıyor, vücut ısımla bir oluyor, yokolup gidiyor.

South Park’ın daha fazla bağırmasına dayanamıyorum, sesini kapatıyorum. Fiziksel olarak dağıttığımız her yeri, evi, odayı, banyoyu, mutfağı, balkonu, salonu, sehpayı, masayı, yatağı, kanepeyi toplamaktan yorgun düşmüş bünyem, sinek vızıltısı, TV vıdıvıdılamasıyla kafayı toparlayamıyor, anca Coffee’nin horultusuyla biraz dalıp gidiyor.

Etraf dağılınca ben gerilip dikiliyorum, toplayınca rahatlayıp gevşiyorum. Topla babam topla, taşı babam taşı. Yerleştir, boşalt, tekrar yerleştir, üst üste koy, alt alta diz. Çöpe boşalt, sudan geçir, kirliye at, hadi artık git yat. Böyle böyle saati yine gecenin bir yarısı ediyorum. Kafam düşeyazarken parmaklara ‘yaz’ komutunu veriyorum.

Yazdım ki parmaklar çalışsın, ilhamlar uğrasın, düşünceler burda baki kalsın. Yaza yaza yaz gelirken yazmaya yazmaya kış geliyor. Kafada, rüyada, bilinçte, bilinçdışında birikenler gelip geçiyor.

Geçen geçsin, kalan bizimdir. Geçip giden gene gelir, onlar zamanını bilir.

E o zaman gelene geçene…

%d blogcu bunu beğendi: