Beyaz Okyanus: Erzurum’dan Kars’a

İçimde beyaz bir okyanus açıldı. Benim okyanus dediğime ova, göl, yayla deniyor, ama gözün alabildiğine bembeyazlığın tanımını böylesi devasa bir aşkınlık dışında yapamıyorum. Sözcüklerim yetmiyor, sınırlarım yetişmiyor. Kavramsal olarak bildiğim en büyük coğrafi alanları okyanuslar ve çöller oluşturuyorsa ben okyanusu seçiyorum. Hem de Balık dönemi başlamışken.
“Beyaz Okyanus: Erzurum’dan Kars’a” okumaya devam et

Yok Değil Var

31 Aralık’ı şimdiye dek hiç yıl sonu gibi hissettim mi? Gözlerim yukarı devrik, bir dolu soru işareti. 29 Aralık Perşembe günü Oğlak’ta oluşan Yeniay gerçekçi, başarı ve hedef odaklı başlangıç temasını gündeme getirince, içinde retrolu bir Merkür de olunca geriye dönük somut başarıları listelemek geliyor içimden. İç dünyaya senelik bilanço muamelesi. Daha yumuşak bir dokunuşu tercih ederdim, ama bu katı kuru soğuk dünyada içten ne fışkırıyorsa dıştaki gerçek de bu. Hem tüm deneyimlenen kaosa rağmen tutunmuş, devam etmiş, hayatına yeni bir şeyler katmış, hatta ve hatta üretmiş olmanın hatırlanması sağlam bir omurga inşaatı değil mi?

Bilanço mu? İnşaat mı? Omurga mı? Seçtiğim sözcükler neden böyle kurumsal dünya tadında kasık ve uzak? Oğlak dönemi dedin mi dış dünyadaki başarı, başarmak dedin mi yapılacaklar, görevler, sorumluluklar, Oğlak’ın yöneticisi Satürn. Zaman. Sağduyu.
“Yok Değil Var” okumaya devam et

Köle

Dış dünya etkenlerinin köleleriyiz. İstisnasız hepimiz. Arka sokakların birinde bir kafede otururken, güneşli bir gün sayesinde geniş bayırların hemen önümüzde uzandığını görebiliriz. Ya da kırların üstüne düşen bir gölge kendi içimizde ufalmamıza sebep olabilir – ki bu da kendimizden ibaret kapısız evimizde huzursuzca barınacak yer aramamızdandır.

Fernando Pessoa, Huzursuzluğun Kitabı*

Halbuki Jungcu analist Marion Woodman’a göre hep o sonsuzluk, sınırsızlık için yakarır, yana yakıla onu ararız. Ve bu arayışta sınırlar içinde çalışır, kendi sınırlılığımızla mücadele etmek durumunda kalırız.
“Köle” okumaya devam et

Şehir mi Nehir mi? – Porto

Artık yurtdışı şehir seyahatlerine çıkmadığımı farkettim. ‘Yeniyi’ arayışımda şehir görmek istemediğimi. Nedendi? Medeniyetten mi kaçıyordum, insanlardan mı? Tüketimden mi, sahte eğlencelerden mi? Yoksa bol batı medeniyeti görüp dünyanın çok zengin, bambaşka coğrafyalar, yaşamlar, doğa ve iklim çeşitleri de vaat ettiğini keşfetmekten mi?

İstanbul’da şehri ne kadar yaşıyordum ki? Şehrin göbeğine gitmem için en temel sebepler genelde kültür sanat -konser, film, festival oluyordu. Yoksa ya mahallemde, inimdeyim ya da Coffee’yle koruda bahçede yürüyüşte. Böyle bir hal varken yurtdışında neden şehir isteyecektim ki? “Şehir mi Nehir mi? – Porto” okumaya devam et

Ne? Nai.

Siparişimizi verdik, masaya yerleştik. Sağımız kumsal ve deniz, solumuz ağaçlar ve ipe asılmış ahtapotlar. Arkamızda iki çocuklu bir masa, önümüzdekinde iki kadın. Çocuklar taşkın, kadınlar suskun. Yerler çakıl, ılık. Öğleden sonra güneşiyle üstüne sere serpe yatmalık. Kedilenmelik. Hani şuradaki siyah beyaz üçgen suratlı gibi gerinmelik. Yılan gibi kuyruğu bir yerde bir gökte. Tüylü hanımın keyfi yerinde. Arkadaki kız çocuklarının da derdi bu tüylüyle.

Büyük olanın ağzında koca bir çubuk dondurma. Dondurma cart pembe, pek cafcaflı ama. Sanki ağzına tıkılmış da susturulmuş. Eş zamanlı vişnesiyle çileğiyle coşturulmuş. Zıpzıp da zıpzıp, raprap da raprap, iki ayak iki bacak oradan oraya. Çakıllara tekme mi atarsın, avuçlayıp etrafa mı sallarsın, yoksa gözüne kestirdiğin kediye mi davranırsın. D, hepsi. “Ne? Nai.” okumaya devam et