Güneş

Kalkıp içeri gittim. Yüzüme gözüme çeki düzen verdim. Biraz makyaj, hafif bir parfüm. Saçıma yeni attırdığım (başkalarına göre yeşil, bence) mavileri görünecek şekilde sağ kulak arkama tokaladım. Uzun sarkaçlı bir kolye taktım. Nereye mi gidiyorum? Yazı masama.

Geçen sene okuduğum Big Magic kitabında Liz Gilbert yazma sürecini ve özellikle yazının kendisini yakalama ilhamını aynı bir randevuya gidermiş gibi bir ritüel olarak tarifliyordu. Kokular, sesler, renkler, ışıklar, kıyafetler, artık içine ne koyar, nasıl kişiselleştirirseniz ‘o ana’ bağlanmak, sadece sizin ilhamı yakalamanız için değil, ‘onun da sizi bulması’ için izler yaratmanın, onları birbirine eklemlemenin, düğüm noktaları oluşturmanın örneklerini veriyordu. Şu müziği değiştirip bir de kokulu mum yakayım en iyisi.
“Güneş” okumaya devam et

Öcü Canavarı

Bazen tam da eleştirdiğim insan haline geliyorum. Hayır, bu ben değilim dediğim gölgem bir canavar gibi hortlayıp bütün her şeyi yutuveriyor. Sen misin?

Duygusal tepkiler buna sebep oluyor. Tepkisellik. Öfke, hiddet, şiddet, üzüntü, kırılganlık, incinme, hayalkırıklığı, baskı, zulüm, kriz..Üstüne bir de gündem, konjonktür, jeopolitik konum, jeosivik hal vesaire binince konfeti misali tepki yağmuru boşalıyor.

Ne sağduyu kalıyor ne mantık. Sözler dışarı fırladığında geri alınamıyor, tüpten çıkmış diş macunu içeri sokulamıyor. Tepkilerin şahı Mars ortaya atıldı mı insan vahşi bir kurt gibi ona katılıyor. Halbuki NASA’nın Mars’tan yolladığı fotoğraflar alev kırmızısının ötesinde ne renkler ne şekiller içeriyor. Hepsi yalan. Git etrafından dolan. Mars sahne aldı mı etraf cayır cayır yanıyor.

Tabii tepkiselliği sadece Mars’a atfetmek eksik kalıyor. Bilinçdışını ve otomatik verilen tepkileri ifade eden Ay o çalkantıları, duygusallığı, gelgiti ve iç dünyanın dış dünyada ifadesinin zeminini hazırlıyor. Eh, kocaman koskocaman, büyük çok büyük bir dolunay ertesi içindeki sıvılar, bağ dokular, duygular, elektrikli akımlar öyle bir itilip çekiliyor ki, etkilenmemek için nesne statüsünde olmak gerekiyor. Plastik vazo.

İçimizdeki öcülerle canavarlaşıp ortalığı yıkarak mı yüzleşiyoruz? Canavarlaştığımızı ne kadar farkediyoruz? Öcülerimizi tanıyor muyuz? Her birimizin birer öcü canavarı olduğunu biliyor muyuz?

Herkes kendi köşesinden, koltuğundan, camının arkasından yazıyor. Ben de bildiğim yerden devam ediyorum. Öte yandan kendimi kendi mecrama tıkılmış hissediyorum. Başka köşelere, koltuklara, cam arkalarına bakıyorum. İki elimle kulaklarımı tıkayıp lalalalalaaa diye bağırıp entellektüel itiş kakışları duymayanı oynuyorum. Ama görüyorum, okuyorum, organizmama alıyorum. Devinimi hissediyorum. Köpüklenmenin başladığını, fokurdamanın sıcaklığını. Bazen de donma noktasını. İç üşümesinden kilitlenmeyi, kaskatı bir taşa dönüp kalpten kelepçelenmeyi. İçeri alıyorum, dışarı vermiyorum. Kimseyle kavga etmek istemiyorum. Sürekli kendimle kavga ediyorum. Az yazdın. Çok yazdın. Hakettin. Haketmedin. Ne yaptın? Hiçbir şey yapmadın. Özür dilemelisin. Özür dilerim.

Bunları kendi kendime mi söylüyorum, yoksa toplumun, sosyal çevrenin, konu komşunun, arkadaşların, meslek gruplarının, gazetecilerin, politikacıların bireye yansıttıklarını sünger gibi emiyor muyum?

Yakın bir arkadaşımın ifadesiyle hiçbir şey yapmamanın tarifini veriyorum. İyi bir çocuk, iyi bir abla oldum, ailemi üzmedim, iyi okullar bitirdim, diplomalar aldım, meslek edindim, çalıştım, çalıştırdım, eğittim, öğrettim, yetiştirdim, kendimi dürüst vatandaş bildim, hak yemedim, yedirtmedim, onsekize ermemle her seçimde eksiksiz oy verdim, vergilerimi ödedim, ülkemi dışarıda temsil ettim, geri döndüm, üretmeye devam ettim, evlendim, eşlendim, barınaktan sahiplenilen bir köpeğin koruyucu anneliğine terfi ettim, hayvanları insanlar kadar sevdim, onları ve doğayı korumak için uğraş verdim. Bu dünyadaki işimi bitirmedim, işimi bildiğim gibi idame ettim. Belki de bunların hiçbiri için kendimi sıkmayıp sürekli ayak diremeliydim. Ama ben bunları yaptığım ve sadece kendi işime odaklandığım için başıma gelenleri hakettim. Aynı okuduğum okulların başına gelenleri hakettiği gibi çünkü bu ‘hak etme’ atamasını yapan mercii için hükmen yeniktim. Kendi öngördüğü şekilde verilmeyen tepkimi ancak ‘olacağı buydu’ şeklinde üstüme sıvayıp yerime oturabilirdim. Yapacaktım, edecektim, ses verecektim, direnecektim. Bunları yapmamış mıydım? Höt. Sorgu sual yok, merağa karnımız tok. Haketmiştim. Cevap bu. Otur, sıfır.

İşte böyle böyle bir donup bir köpüren, bir canavarlaşıp bir sinen şizofrenik hallerimle bugün içimdeki bir öcü canavarlaşıp kara bir cümle haline geldi, koyu kıvamlı simsiyah bir zift gibi ortalığa zerkedildi. Birden irkildim. Gördüm o çirkini. Pis, iğrenç, tiksinç mahluk şeysi. Kurban rolüne düşmekten sıtkım sıyrılmışken -ve o kurbanlığı kendime atamamış, ama sen kurbansın, sen aptalsın, sen yapmadın, sen uykuda kaldın, al sana, hakettin bu yolda, günahı boynuna diye bana, sana, ona daimi kurbanlık yansıtılmışken- kendime bir kurban seçip zalim kostümünü giyiverdim.

Bugün benim öcülerim, sizin öcüleriniz, onun öcüleri günü değildir. Bugün öcülerin bir olma, büyük canavarı yaratma günüdür. Bugün birleşme günüdür. Ben hepinizin canavarı olacağım. Büyük öcü canavarı sizi izliyor!

Perseus mu geldi de kalkanını tuttu, yoksa yağmur mu yağdı da yerdeki suda akis oldu bilinmez, öcü canavarı kendini farketti ve minnoş bir böceğe dönüştü. Böcecik. Önce ne yapacağını şaşırdı. Sağına soluna bakındı. Eli ayağı titredi. Parmaklarını dudaklarına götürdü. Gözleri kocaman açılıp doldu. 

Bir şey mi yaptım ben? Hiçbir şey yapmadım ben. Yok canım yanlış anladım ben. Hayır, bal gibi zehir akıttım ben. Of, ne yaptım ben?

Canavar öcüyü dişleriyle çiğnedi. Boğazından aşağıya boğum boğum gidişini izledi. Mide asitlerine karışıp erimesini bekledi. Yutkundu. Gevşedi. Boynunu eğdi. Özür diledi. Kalpten söyledi. Canavarın bedeni ışıktan yansıyan gölgesiyle birleşti. İşte şimdi birdi. Beden mi canavardan canavar mı bedenden çıkmıştı, önemli değildi.

Carl Gustav Jung gölgelerimizle ilgili ne demişti?

Gölge bir arketiptir, şekli evrenseldir, tüm insanlar aynı gölge şekillerine sahiptirler; hırsız, kanun kaçağı, vahşi karakter, seksi kadın, tecavüzcü, açgözlü, çirkin yaratık, cadı, kötü anne, mahkum…Gölge bir arketip olduğu için her zaman büyük bir güç içerir, duygular üstünden ilerler, bizi takıntılı bir halde ele geçirir, kontrol eder, kendiliğinden hareket eder.

Jung Psikolojisi’nin devamı olarak Arnold Mindell tarafından geliştirilen Süreç Odaklı Psikoloji – Rüya Bedenin Bilgeliği öğretisinde ise rüyaların sadece gece, uykudayken görülen bilinçdışı süreçleri değil, günlük hayatımızda da devam eden, rutinlerimizde yaşadığımız, taşıdığımız bir süreç olduğu ifade edilir. Bu süreç rüyalar, bedensel semptomlar, ilişkiler ve politik/dünya meseleleri olarak dört kanaldan birbirine bağlıdır. Birinin tetiklenmesi ötekini etkiler, dalga boyları birbiriyle birleşir. Araştırmak gerekense başımıza gelenlerin neden olduğu değil, bizi ne yöne götürmek istediğiyle ilgilidir.

Olmak istemediğim kişiye dönüşmem içinde bulunduğumuz dönemden ve coğrafi merkezden bağımsız düşünülemez elbet. Bu bir bahane değil, gerçek. Farketmemse sürecin parçası. Aynı sürecin bedenimde çeşitli sıkışmalara sebep olmasıyla kendimi geçen hafta yeniden mat üstünde bulmam boşuna değil. Açıl beden açıl.

Nereye bakarsam bakayım, ister bu ara bağımsız film tadındaki rüyalarıma, ister açılmakta beni zorlayan bacak içlerime, ister ilişkilerimdeki anlamlı anlamsız tepkiselliğime, ister içinde bulunduğumuz dönemin içine alıp alıp yutan dinamiklerine, hepsinin beni çektiği yönü bulmak araştırma konum. İki hafta evvelki psikoloji eğitiminin bana en büyük katkısı bu.

Bildiğim yolda ilerlemek isterken sürekli solumdan solumdan çeken güç beni nereye götürmek istiyor? Neden oraya gitmem gerekiyor? Gitmeden görmek mümkün olmuyor mu? Öcü canavarı beni orada bekliyor mu? Giden geri dönüyor mu?

Dan

Kimse birşey yazmış mı bakıyorum. Bir blog, iki blog, gerisi yok. Yazandan cesaret almıyorum, yazmayana sığınıyorum, ben de yazmıyorum. Kimse yazmıyor, ben yazsam kime ne yazıyor? Yok ama, olmuyor. Olmuyor, olmuyor. Bu iç sıkışması, bu kalp çarpıntısı, bu nefes daralması geçmek bilmiyor. Yerdeki meditasyon minderim bana bakıyor, kafam kendini öteki yana çeviriyor. Her çevirdiğim yanak öteki taraftan bana geri dönüyor. Yere oturmak zor geliyor. İki adım arası durmak imkansızlaşıyor. Ellerim gözlerim ekranlarda kayıyor, kayıyor. Iki satır okunup bırakılan kitaplar sehpamda, başucumda üst üste, alt alta birikiyor. Coffee ve Gandalf bir yatakta yan yana yatıyor. Ben kendi içimde yan yana duramıyorum. Duramayınca yatıyorum, uyuyamayınca kalkıyorum. Yatakta dik oturuyorum. Sırtıma yastıkları alıp bağdaş kuruyorum. Gözlerimi kapıyorum. Bir nefes, iki nefes, üçüncüde kes. Yazdıklarım üstüme geliyor, yazmadıklarım arkadan itiyor. Niye oturamadığım duygu duygu içimden dışarı fışkırıyor. Hepsi üstüme yağmur gibi yağıyor. Bir damla, iki damla, yeter artık, dolu bu, anla. Kollarımı iki yana açıp derin nefes alıyorum. Ellerim yukarıda birleştirip iki avucumu kalp hizama indiriyorum. Baş parmaklarım birbirine değiyor, önleri kalbime hizalanıyor. Kalbim hıçkırıyor, ses çıkmıyor. Gandalf aksırıyor, Coffee pufluyor. Sessizlik doluyor. Varlıklarına şükranım yükseliyor. Birleşmiş avuçlarım yüz hizama çıkıyor, baş parmaklarım dudaklarıma değiyor. Yumuşak temasla insan tüm sertliği hatırlıyor. Ağzım büzülüyor, kenarları seğiriyor. Kapalı gözlerimle deli manyak bakışlarım karanlık bir uzayda ışık hızında at koşturuyor. Gözlerim hiçbir şey görmüyor. Kim kime gözüm seni görmesin diyor? Yanımdan tanklar geçiyor. Bir tank, iki tank, sonunda anca dank. Dank dank dank. Bilinçdışım yepyeni rüyalara yelken açıyor, dostlar alışverişte görüyor. Anlaşamayan kavgalılar müttefik, arkadaş görünen canayakınlar kuyu kazıcı çıkıyor. Hiç gülesim gelmiyor. Gülmekten gözlerimden yaşlar geliyor. Fotoğraflar herşeyi söylüyor, filmler hepsini yalanlıyor. Herşey yalan, hepsi dolan, git cama tırman. Bir cam, iki cam, OHALde hadi dam. Dan dada dan.

Bir Acayip Kalp

Kalbinde neye yer açarsan orada bir yaşam başlıyor. O alan attığın tohumu nefeslendiriyor, oksijen veriyor. Gösterdiğin ilgi onu suluyor, besliyor. Devamlılığın köklendiriyor, sağlamlıyor. Ortaya çıkan yaratılış kaynağın kendisi oluveriyor.

İstediklerine yer açamazsan yer yer rüyaların o ‘açılım’ı yerine getirmeye çalışıyor. Bazen açmazların tıkandığı noktaları sergileyerek, bazen her şeyin mümkün olduğunun umudunu aşılayarak. Fantastik imgeler denizinde bilinçdışının ne garip şeyler yarattığını düşünüyorsun. Evet, içindeki garip. Tuhaf.

Bir seansta danışanımla tuhaf sözcüğünün anlamı üstüne tartıştığımızı hatırlıyorum. O daha çok olumsuz anlamlar atfediyor, bense sözcüğü ne olumlu ne olumsuz algılamayı, sadece olduğu gibi görmeyi vurguluyorum. Tuhafı sevmezsen sana olumsuz, tuhafı seversem bana olumlu. Halbuki tartışmamız aslında sözcüğün anlaşılmazlık ekseninde ilerliyor. Ve peşisıra gelen korkular, endişelerde. Kendi tuhaf çemberimizin anlamı örtüşmüyor, ama birbirini görüp karşılıklı oturuyor, aynı masada kalabiliyor.

TDK tuhaf için acayip, garip, şaşılacak, güldürücü, gülünç, anlaşılmaz diyor. Hemen aklıma Zanzibar‘daki House of Wonders / Beit al Ajaib geliyor. Babası kralın vakti zamanındaki hattatı olan Ürdünlü bir adamla acayip üstüne konuşuyoruz. Ben acayibin Türkçe anlamı tuhaf diyorum, o şiddetle karşı çıkıp Arapça’da acayip harika manasında diyor. Dünyanın Yedi Harikası’nı örnekliyor. Karşılıklı garibin harikaya yolculuğuna birbirimizin gözlerinden bakıyoruz. Sonra da bir garip memleketteki harika unsuruna.

Garip, gurbette yaşayanı ve yabancıyı, bir yandan da kimsesizi ve zavallıyı ifade ediyor. Rüyalarının okyanusunda, bilinçdışının derinliklerinde belki de sen o garibi, kimsesiz, yabancı ve gurbetteki yalnızı oynuyorsun. Ve kendi harikalar, acayiplikler diyarının tek hükümdarını. Krallığını nereye inşa ediyorsun? Tacını nerede giyiyorsun? Tahtına nerede oturuyorsun? Gözünü açıp baktığın, kapayıp seyrettiğin iç ve dış dünyanın sadece kendinin bir yansıması olduğunu nasıl karşılıyorsun? Acayip mi, acayip mi? Ah tabii. D, hiçbiri. Sadece az açıkta kalmış totonun getirdikleri.

Carl Gustav Jung rüyaların üç temel işlevinden bahsediyor. Tamamlayıcı unsur, eğitsel unsur ve öngörü unsuru. Sahne korkusu olan birinin rüyasında kendini kalabalık bir izleyiciye nefis bir şarkı söylerken görmesi tamamlayıcı unsur olabilir. Veya bir türlü çözülemeyen ilişkisel bir problemin üçüncü bir kişiye danışıldığını rüyada görmek eğitici olabilir. Öngörü unsuru bir olay olmadan önce içine atılan tohum, filizlenen doğum gibidir. Başına gelince biliyordum böye olacağını dersin, rüyasını görmüştüm. Gerçekten de bilirsin. Ama zihnin bunu açıklayamaz, akıl sır erdiremezsin çünkü bilgi başka yerdedir. Bilincin dışında. Öngörü kısmı olayın kendisinden ziyade senin onu nasıl yaşadığınla ilgilidir. Kendi kendine irdeleyemeyebilirsin. Bir bilene sorduğunda şaşırtıcı sonuçlarla karşılaşabilirsin.

Rüyalar alemim zengin, detaylı, sinematografiktir. Analitik iç bakışa geçtiğimden beri daha bir kıvamlandı, anlamlandı sanki. Belki kafa yorduğumdan, belki bu dünyayı açmaya meraklandığımdan. Çalışırken iş özelinde çok rüya görürdüm. Sunumlar, müşteriler, sıkıntılar, konkurlar, başarılar, başarısızlıklar. İşi bırakmışım, ama hala ajanstayım. Bir ihtiyaç bir ihtiyaç bana. Onlar mı bana, ben mi onlara? Nasıl da yalan dünya. Sonra okullar, sınavlar, koca koca karneler, hocalar. Üniversiteyi kazanmışım, ama liseyi bitirememişim. Rüya esnasında kafa sesim nasıl olabilir diye sorar, ben üniversiteyi bitirdim diye bağırmaya çalışıp çıkmayan sesimle boğazım çatlar. Ara ara çoluk çocuk meselesi hortlar. Doğurmuşum, ertesi günü çocuğu evde bırakıp alışverişe çıkmışım. Annem arar, nerdesin diye sorar. İçim parçalanır, vicdanım suçluluktan suçluluğa koşar. Bilim kurgu filmi misali rüyalarım en leziz, en katmerli kategorisine oynar. Sanki kıyamet günüdür, koyu gri bir okyanus kenarıdır. Dalgalar kabarmış, gökyüzü simsiyah, fırtınalıdır. İnsanlar, hayvanlar, her türlü habitat kaçışta, tüm dünya yollardadır. Tepede robotik helikopterler belirir, takada takada pervaneleri dalgaların üstünde dev halkalar açar, aşağı halatlar sarkar, kimi kumsalda tabanvay koşar, kimi ipe tutunup tırmanmaya çabalar. Kurban olan insanlık, kurtarıcı uzaylılar. Fazla ıslanıp boğulmadan gözler aralanır, gün başlar.

Bu ara ise rüyalarımın besini Coffee ve avanesi. O alanda başlayan yaşamın kaybetme korkusuyla bilinçdışımda örselenmesi. Coffee bir kedi peşinde fırlayıp kaçıyor, zehir zemberek onu aramaya iniyorum. Kendimi çocukluğumun muhitinde buluyor, çok gerilere gidiyorum. Deli gibi yağmur yağıyor, diz boyu su sokakları süpürüyor. Coffee’yi sırılsıklam, kulakları yerlere sarkmış, kuyruğu kırık, ayağı yaralı görüyorum. Koşup ona sarılıyorum. Burnunu koltuk altıma sokuyor, sıcak nefesini hissediyorum. Patisinin kanadığını farkediyorum, ama çok da kötü olmadığını anlıyorum. Onu incitme korkusuyla kucaklamalı mı yavaşça yürütüp götürmeli mi kararsız kalıyorum. Sonra birden başka bir yaralı köpeğin evimize geldiğini görüyorum. Geçici yuvasındakiler kalıcı yuvasını arıyorlar. Başında bir huni, kafası ilaçlı pansumanlı. Huni çıkar çıkmaz hareketlenip Coffee’yle oynamaya davranıyor. Gözlemci halim sanki bize kalmaya gelmiş hissiyatına kapılıyor.

Belki de hem gerçek hayatta hem rüyalarımda köpeklerle daha iyi anlaşıyor, onları koşulsuzca sevip bağrıma basıyorum. En büyük iyileştiricim onlarken en büyük yarayı da oradan alabilirmişim gibi korkulara gark oluyorum. Kalbinde neye yer açarsan orada bir yaşam başlıyor demiştim. O yaşam sonlandığında da kalbin acıyor.

Benden haberi saklanan ve aramızdan ayrıldığını yakın zamanda öğrendiğim Boz‘u başından okşuyor, sırtından kucaklıyor, ıslak gözlerini bol bol öpüyorum. Rüyalarımdaki Coffee’lerin ve avanesinin Jung’un hangi unsuruna denk geldiğini kestiremiyorum. Sadece içimdeki tüm garip, tuhaf, acayip ve harikalara dokunduklarını biliyor, onları köpeklerin sözcüksüz diliyle benliğimde taşıyorum.

Garip tuhafı, tuhaf acayibi, acayip harikayı..

Kafkaesk bakışa göre suçlu suçu değil, suç suçluyu buluyorsa, kalp de beni bulsun istiyorum.

Alan açtım, bekliyorum.