Günlerden Rapor

Başlıyorum.

Ara

Verdim. Çünkü dışarısı birden içeri doluştu. Her şey çok fazla geldi. Online gruplar, görüntülü görüşmeler, her gün yazılar, yayınlar, feeding-seeding-connecting. Üstelik alışık olmadığım bir düzende, sevmediğim ve beni fiziksel olarak hemen hasta edebilen ev işi -temizlik, bulaşık, çamaşır, yemek- eşliğinde. Halbuki ne yapacaktım? İçeride kalıp içerimle dışarımı (bedenimi, psikolojimi, zihnimi) sağlıklı, dengede ve teslimiyette tutacaktım. Birden iflas ettim. Hasta gibi hisler üşüştü boğazıma, vücuduma, başıma. Hastalanmaktan çok hastalanmanın fikri ürküttü. Her şeyi kestim. “Günlerden Rapor” okumaya devam et

Güneş

Kalkıp içeri gittim. Yüzüme gözüme çeki düzen verdim. Biraz makyaj, hafif bir parfüm. Saçıma yeni attırdığım (başkalarına göre yeşil, bence) mavileri görünecek şekilde sağ kulak arkama tokaladım. Uzun sarkaçlı bir kolye taktım. Nereye mi gidiyorum? Yazı masama.

Geçen sene okuduğum Big Magic kitabında Liz Gilbert yazma sürecini ve özellikle yazının kendisini yakalama ilhamını aynı bir randevuya gidermiş gibi bir ritüel olarak tarifliyordu. Kokular, sesler, renkler, ışıklar, kıyafetler, artık içine ne koyar, nasıl kişiselleştirirseniz ‘o ana’ bağlanmak, sadece sizin ilhamı yakalamanız için değil, ‘onun da sizi bulması’ için izler yaratmanın, onları birbirine eklemlemenin, düğüm noktaları oluşturmanın örneklerini veriyordu. Şu müziği değiştirip bir de kokulu mum yakayım en iyisi.
“Güneş” okumaya devam et

Öcü Canavarı

Bazen tam da eleştirdiğim insan haline geliyorum. Hayır, bu ben değilim dediğim gölgem bir canavar gibi hortlayıp bütün her şeyi yutuveriyor. Sen misin?

Duygusal tepkiler buna sebep oluyor. Tepkisellik. Öfke, hiddet, şiddet, üzüntü, kırılganlık, incinme, hayalkırıklığı, baskı, zulüm, kriz..Üstüne bir de gündem, konjonktür, jeopolitik konum, jeosivik hal vesaire binince konfeti misali tepki yağmuru boşalıyor.

Ne sağduyu kalıyor ne mantık. Sözler dışarı fırladığında geri alınamıyor, tüpten çıkmış diş macunu içeri sokulamıyor. Tepkilerin şahı Mars ortaya atıldı mı insan vahşi bir kurt gibi ona katılıyor. Halbuki NASA’nın Mars’tan yolladığı fotoğraflar alev kırmızısının ötesinde ne renkler ne şekiller içeriyor. Hepsi yalan. Git etrafından dolan. Mars sahne aldı mı etraf cayır cayır yanıyor.

Tabii tepkiselliği sadece Mars’a atfetmek eksik kalıyor. Bilinçdışını ve otomatik verilen tepkileri ifade eden Ay o çalkantıları, duygusallığı, gelgiti ve iç dünyanın dış dünyada ifadesinin zeminini hazırlıyor. Eh, kocaman koskocaman, büyük çok büyük bir dolunay ertesi içindeki sıvılar, bağ dokular, duygular, elektrikli akımlar öyle bir itilip çekiliyor ki, etkilenmemek için nesne statüsünde olmak gerekiyor. Plastik vazo.

İçimizdeki öcülerle canavarlaşıp ortalığı yıkarak mı yüzleşiyoruz? Canavarlaştığımızı ne kadar farkediyoruz? Öcülerimizi tanıyor muyuz? Her birimizin birer öcü canavarı olduğunu biliyor muyuz?

Herkes kendi köşesinden, koltuğundan, camının arkasından yazıyor. Ben de bildiğim yerden devam ediyorum. Öte yandan kendimi kendi mecrama tıkılmış hissediyorum. Başka köşelere, koltuklara, cam arkalarına bakıyorum. İki elimle kulaklarımı tıkayıp lalalalalaaa diye bağırıp entellektüel itiş kakışları duymayanı oynuyorum. Ama görüyorum, okuyorum, organizmama alıyorum. Devinimi hissediyorum. Köpüklenmenin başladığını, fokurdamanın sıcaklığını. Bazen de donma noktasını. İç üşümesinden kilitlenmeyi, kaskatı bir taşa dönüp kalpten kelepçelenmeyi. İçeri alıyorum, dışarı vermiyorum. Kimseyle kavga etmek istemiyorum. Sürekli kendimle kavga ediyorum. Az yazdın. Çok yazdın. Hakettin. Haketmedin. Ne yaptın? Hiçbir şey yapmadın. Özür dilemelisin. Özür dilerim.

Bunları kendi kendime mi söylüyorum, yoksa toplumun, sosyal çevrenin, konu komşunun, arkadaşların, meslek gruplarının, gazetecilerin, politikacıların bireye yansıttıklarını sünger gibi emiyor muyum?

Yakın bir arkadaşımın ifadesiyle hiçbir şey yapmamanın tarifini veriyorum. İyi bir çocuk, iyi bir abla oldum, ailemi üzmedim, iyi okullar bitirdim, diplomalar aldım, meslek edindim, çalıştım, çalıştırdım, eğittim, öğrettim, yetiştirdim, kendimi dürüst vatandaş bildim, hak yemedim, yedirtmedim, onsekize ermemle her seçimde eksiksiz oy verdim, vergilerimi ödedim, ülkemi dışarıda temsil ettim, geri döndüm, üretmeye devam ettim, evlendim, eşlendim, barınaktan sahiplenilen bir köpeğin koruyucu anneliğine terfi ettim, hayvanları insanlar kadar sevdim, onları ve doğayı korumak için uğraş verdim. Bu dünyadaki işimi bitirmedim, işimi bildiğim gibi idame ettim. Belki de bunların hiçbiri için kendimi sıkmayıp sürekli ayak diremeliydim. Ama ben bunları yaptığım ve sadece kendi işime odaklandığım için başıma gelenleri hakettim. Aynı okuduğum okulların başına gelenleri hakettiği gibi çünkü bu ‘hak etme’ atamasını yapan mercii için hükmen yeniktim. Kendi öngördüğü şekilde verilmeyen tepkimi ancak ‘olacağı buydu’ şeklinde üstüme sıvayıp yerime oturabilirdim. Yapacaktım, edecektim, ses verecektim, direnecektim. Bunları yapmamış mıydım? Höt. Sorgu sual yok, merağa karnımız tok. Haketmiştim. Cevap bu. Otur, sıfır.

İşte böyle böyle bir donup bir köpüren, bir canavarlaşıp bir sinen şizofrenik hallerimle bugün içimdeki bir öcü canavarlaşıp kara bir cümle haline geldi, koyu kıvamlı simsiyah bir zift gibi ortalığa zerkedildi. Birden irkildim. Gördüm o çirkini. Pis, iğrenç, tiksinç mahluk şeysi. Kurban rolüne düşmekten sıtkım sıyrılmışken -ve o kurbanlığı kendime atamamış, ama sen kurbansın, sen aptalsın, sen yapmadın, sen uykuda kaldın, al sana, hakettin bu yolda, günahı boynuna diye bana, sana, ona daimi kurbanlık yansıtılmışken- kendime bir kurban seçip zalim kostümünü giyiverdim.

Bugün benim öcülerim, sizin öcüleriniz, onun öcüleri günü değildir. Bugün öcülerin bir olma, büyük canavarı yaratma günüdür. Bugün birleşme günüdür. Ben hepinizin canavarı olacağım. Büyük öcü canavarı sizi izliyor!

Perseus mu geldi de kalkanını tuttu, yoksa yağmur mu yağdı da yerdeki suda akis oldu bilinmez, öcü canavarı kendini farketti ve minnoş bir böceğe dönüştü. Böcecik. Önce ne yapacağını şaşırdı. Sağına soluna bakındı. Eli ayağı titredi. Parmaklarını dudaklarına götürdü. Gözleri kocaman açılıp doldu. 

Bir şey mi yaptım ben? Hiçbir şey yapmadım ben. Yok canım yanlış anladım ben. Hayır, bal gibi zehir akıttım ben. Of, ne yaptım ben?

Canavar öcüyü dişleriyle çiğnedi. Boğazından aşağıya boğum boğum gidişini izledi. Mide asitlerine karışıp erimesini bekledi. Yutkundu. Gevşedi. Boynunu eğdi. Özür diledi. Kalpten söyledi. Canavarın bedeni ışıktan yansıyan gölgesiyle birleşti. İşte şimdi birdi. Beden mi canavardan canavar mı bedenden çıkmıştı, önemli değildi.

Carl Gustav Jung gölgelerimizle ilgili ne demişti?

Gölge bir arketiptir, şekli evrenseldir, tüm insanlar aynı gölge şekillerine sahiptirler; hırsız, kanun kaçağı, vahşi karakter, seksi kadın, tecavüzcü, açgözlü, çirkin yaratık, cadı, kötü anne, mahkum…Gölge bir arketip olduğu için her zaman büyük bir güç içerir, duygular üstünden ilerler, bizi takıntılı bir halde ele geçirir, kontrol eder, kendiliğinden hareket eder.

Jung Psikolojisi’nin devamı olarak Arnold Mindell tarafından geliştirilen Süreç Odaklı Psikoloji – Rüya Bedenin Bilgeliği öğretisinde ise rüyaların sadece gece, uykudayken görülen bilinçdışı süreçleri değil, günlük hayatımızda da devam eden, rutinlerimizde yaşadığımız, taşıdığımız bir süreç olduğu ifade edilir. Bu süreç rüyalar, bedensel semptomlar, ilişkiler ve politik/dünya meseleleri olarak dört kanaldan birbirine bağlıdır. Birinin tetiklenmesi ötekini etkiler, dalga boyları birbiriyle birleşir. Araştırmak gerekense başımıza gelenlerin neden olduğu değil, bizi ne yöne götürmek istediğiyle ilgilidir.

Olmak istemediğim kişiye dönüşmem içinde bulunduğumuz dönemden ve coğrafi merkezden bağımsız düşünülemez elbet. Bu bir bahane değil, gerçek. Farketmemse sürecin parçası. Aynı sürecin bedenimde çeşitli sıkışmalara sebep olmasıyla kendimi geçen hafta yeniden mat üstünde bulmam boşuna değil. Açıl beden açıl.

Nereye bakarsam bakayım, ister bu ara bağımsız film tadındaki rüyalarıma, ister açılmakta beni zorlayan bacak içlerime, ister ilişkilerimdeki anlamlı anlamsız tepkiselliğime, ister içinde bulunduğumuz dönemin içine alıp alıp yutan dinamiklerine, hepsinin beni çektiği yönü bulmak araştırma konum. İki hafta evvelki psikoloji eğitiminin bana en büyük katkısı bu.

Bildiğim yolda ilerlemek isterken sürekli solumdan solumdan çeken güç beni nereye götürmek istiyor? Neden oraya gitmem gerekiyor? Gitmeden görmek mümkün olmuyor mu? Öcü canavarı beni orada bekliyor mu? Giden geri dönüyor mu?

Dan

Kimse birşey yazmış mı bakıyorum. Bir blog, iki blog, gerisi yok. Yazandan cesaret almıyorum, yazmayana sığınıyorum, ben de yazmıyorum. Kimse yazmıyor, ben yazsam kime ne yazıyor? Yok ama, olmuyor. Olmuyor, olmuyor. Bu iç sıkışması, bu kalp çarpıntısı, bu nefes daralması geçmek bilmiyor. Yerdeki meditasyon minderim bana bakıyor, kafam kendini öteki yana çeviriyor. Her çevirdiğim yanak öteki taraftan bana geri dönüyor. Yere oturmak zor geliyor. İki adım arası durmak imkansızlaşıyor. Ellerim gözlerim ekranlarda kayıyor, kayıyor. Iki satır okunup bırakılan kitaplar sehpamda, başucumda üst üste, alt alta birikiyor. Coffee ve Gandalf bir yatakta yan yana yatıyor. Ben kendi içimde yan yana duramıyorum. Duramayınca yatıyorum, uyuyamayınca kalkıyorum. Yatakta dik oturuyorum. Sırtıma yastıkları alıp bağdaş kuruyorum. Gözlerimi kapıyorum. Bir nefes, iki nefes, üçüncüde kes. Yazdıklarım üstüme geliyor, yazmadıklarım arkadan itiyor. Niye oturamadığım duygu duygu içimden dışarı fışkırıyor. Hepsi üstüme yağmur gibi yağıyor. Bir damla, iki damla, yeter artık, dolu bu, anla. Kollarımı iki yana açıp derin nefes alıyorum. Ellerim yukarıda birleştirip iki avucumu kalp hizama indiriyorum. Baş parmaklarım birbirine değiyor, önleri kalbime hizalanıyor. Kalbim hıçkırıyor, ses çıkmıyor. Gandalf aksırıyor, Coffee pufluyor. Sessizlik doluyor. Varlıklarına şükranım yükseliyor. Birleşmiş avuçlarım yüz hizama çıkıyor, baş parmaklarım dudaklarıma değiyor. Yumuşak temasla insan tüm sertliği hatırlıyor. Ağzım büzülüyor, kenarları seğiriyor. Kapalı gözlerimle deli manyak bakışlarım karanlık bir uzayda ışık hızında at koşturuyor. Gözlerim hiçbir şey görmüyor. Kim kime gözüm seni görmesin diyor? Yanımdan tanklar geçiyor. Bir tank, iki tank, sonunda anca dank. Dank dank dank. Bilinçdışım yepyeni rüyalara yelken açıyor, dostlar alışverişte görüyor. Anlaşamayan kavgalılar müttefik, arkadaş görünen canayakınlar kuyu kazıcı çıkıyor. Hiç gülesim gelmiyor. Gülmekten gözlerimden yaşlar geliyor. Fotoğraflar herşeyi söylüyor, filmler hepsini yalanlıyor. Herşey yalan, hepsi dolan, git cama tırman. Bir cam, iki cam, OHALde hadi dam. Dan dada dan.