Rüyam Beni Yazsın

Yazmaya birkaç gün ara verdim. Çok sık yazı girdiğimi duydum, ben de durdum. Halbuki yazmaya ara vermek bana iyi gelmiyor. Yazıların arası iki günü geçti mi üşengeçlikle konular birikiyor. En iyisi hiç birisi deyip elim yazmaya gitmiyor. Vicdan tır tır içimi kemiriyor.

Yazamadığımda noluyor biliyor musunuz? Rüyamda yazıyorum. Rüya görürken bunu blogumda yazarım derken buluyorum çoğu zaman kendimi. Başlık atıyorum, içerik belirliyorum, gördüklerimi kelimelere döküyorum. Tabi rüyada olduğum için bu dünyanın gerçekliğindeymiş gibi mantıklı ve somut hareket edemiyorum. Biraz kaotik oluyor, puslu ve bulutlu. Sürekli bir toparlanmaya çalışma, düşünüp düzene girme çabasında debeleniyorum. Unutuyorum, hatırlamaya çalışıyorum, yine unutuyorum. Bilinçdışını bilince getirmek için uğraşıp duruyorum. Ne mücadele ne mücadele.

Bazen inanılmaz detaylı rüyalar görüyorum, film seyreder gibi oluyorum. Kaliteli prodüksiyon, ince dokunuşlar, tasarlanıp çizilmiş kareler, resmedilip üretilmilş gerçeklikler, yoğun duygular, sezgiler. REM uykusunda uyandıysam her şey tüm gerçekliğiyle hafızamda kazılı duruyor. Hatta gerçeklikle rüya birbirine geçebiliyor. Unutmadığım rüyalarım var örneğin. Unutmama sebebim ya birilerine anlatmış ya bir yere yazmış olmam ya da üstümden atamadığım bir hissin izini hala taşımam. Hani böyle kendini sokakta çıplak bulup da utanma ya da birilerinden kaçmaya çalışıp kaçamama çaresizliği gibi bir duygu üstüne yoğunlaşan ve her zaman karşımıza çıkabilecek türden rüyalar değil bahsettiğim. Misal bulutlu, gri laci bir gökyüzü altında, upuzun, geniş bir kumsalda, gece vakti büyük bir denize doğru endişeli bir sürü insanın koştuğu, helikopterlerle birilerinin halatlarla yukarı çekildiği, adamlar, kadınlar, çocuklar, köpekler ve birçok canlının kıyamet günü gibi bir dünyadan kurtulmaya çalıştığı Amerikanvari bir film. Veya uçarak müze gezdiğim, müzenin yemyeşil duvarlarına ayaklarımla dokunup itme gücüyle uçtuğum, kollarımı kanatmış gibi açıp sallayarak odadan odaya süzüldüğüm ve sergiyi kuşbakışı seyrettiğim daha naif, bağımsız bir film.

Geçenlerde bir rüya gördüm. Gece kulübü gibi bir yerdeyiz, ama değil. Belki uzaydayız, başka bir gezegende. Bu aralar bizim Bey eski Star Trek serisine takılıyor, mekan biraz ondan esinlenmiş olabilir. Sürreel bir hissi var. İçerisi beyaz, duvarlar sanki kireçtaşından. İçeri doğru oyulmuş gibi, köşesiz, yuvarlak. Yerden yansıyan mavimsi bir ışıklandırma var. Loş, ama beyaz duvarlar aydınlatıyor etrafı. Bir arkadaşım çıkagelip bana ‘senin burcun Balık’ diyor. Ben de biraz tepkili ve bilmiş ‘hayır, ben Kova’yım’ diyorum sarsılmaz ifadeyle. ‘Ocak’ta doğdum, Balık olamam’. O da tarihin aslında görünenden farklı olduğunu ima eden bir ses ve yüz ifadesi takınıyor. ‘Aslında Balık’ diyor. Ben kendinden emin, hafif sinirli başka tarafa gidiyorum. Duvardan oyulmuş kireçtaşı kanepelerde oturup bir diğer tanıdığıma diyorum ki ‘ben Kova’yım, ama Ay’ım Balık. Bu bana gelmiş Balık’sın diyor. Aslında ben neyi kastettiğini biliyorum, ama söylemem tabi ona. Çalışsın, kendi bulsun’ diyorum. Sonra bana Balık diyen arkadaşım gelip beyaz kireçtaşından yapılmış minyatür bir kolye ucu gösteriyor. Üstünde kılçığı görünen bir balık var sanki, tırnağın ucuyla çiziktirilmiş gibi. ‘Bak’ diyor, ‘bu sensin’. Üstündeki Balık burcunun sembolüne benziyor.

Uyandığımda bu mesaj dolu rüyayı düşündüm. Rüyalarımızın aslında bizim bilinçaltımızın bir yansıması olduğunu, her kimi görürsek görelim onun da içimizde uyuyan bir yönümüz olduğunu biliyorum. Bana Balık mesajını getiren bir şekilde çok haz etmediğim biri. O yüzden de ona kızıp tepki veriyorum. Sonra da yok sayıp devam ediyorum. Başka birine de bir şekilde durumu kabul ettiğimi, ama ona söylemeyeceğimi itiraf ediyorum.

O haz etmediğim kişi benim egom, Balık da benim duygusal hassasiyetim. Sanki Ay’ımın duygusallığını kabul edince bütün gardım düşecek, beni en çok yargılayıp eleştiren egoma yenileceğim ve eskiden beri bildiğim, güvendiğim kimliğimi kaybedeceğim.

Bu sıralar biraz bunun çelişkisindeyim. Mantığıma, analitik düşünceme güvenerek olayların dışında kalabilen, bununla gurur duyan ben, duygular denizinde bir öfkeli bir ağlak, bir tepkisel bir öznel olmaktan öteye geçemiyorum. Dalgası bol bir okyanusta küçücük bir kayıkta floş floş sallanıp duruyorum. Midem bulanıyor, yüreğim ağzıma geliyor. Kendimle hesaplaşmamsa bitmiyor bitmiyor.

Plüto’nun uzun vadede beni derinden dönüştüreceğini hissediyorum. 2 sene önce tohumu attım sanırken daha çoook ve uzun bir yolum var. Öfke safhasını geçtim sanıyorum, o da bayağı nanik nanik diye takılıyor, ara ara ziyarete geliyor. Artık gelince geçeceğini biliyorum. Ota boka sinirlenmek bir yere kadar diyorum. Ama korku safhası var ya korku safhası. İşte o feci! Terörize olmaktan kendimi alıkoyamıyorum. Değişme isteğiyle dönüşüm korkusu sürekli savaşıyor, gerilimli itişmelerle gün be gün birbirlerini ağırlıyorlar. Arada da beni. Eh, ben de bir gün hevesli, bir gün ürkek, bir gün öfkeli, bir gün sakin, deli kızın çeyizi şeklinde bir o yana bir bu yana misafirliğe gidiyorum. Herkes birbirini ağırlıyor sözüm ona, bütün bulaşıklar hep bana kalıyor günün sonunda.

Ha tabi her gün böyle değil. Şu anki ani kabarmanın süresi dün bir doz, bugün iki. Hemen dönüp Ay’ın konumuna bakıyoruz. Hoop, bingo! Ay Akrep’te. Eh, Satürn zaten iki sene Akrep’teki tahtına yerleşmiş durumda. Bol kepçeden karelerdeyiz önümüzdeki iki yıl boyunca. Bu transitler bende gide gele gide gele ruhsal madencilikte kararır mıyım parlar mıyım, ne desem nafile. Neyse ki umudum var, tünelin sonunu görmesem bile. Ve tabi ‘iyi ki’lerim, iki ayaklı ve dört ayaklı ailem, sevdiceklerim.

Hale bak. Rüyalardan girip rengarenk bir dünya çizmek varken aklımda, geldiğim nokta beter kara. At suçu üstünden, at da bir rahatla. Ben yapmadım, yukardakiler yaptı de, dokunma fazla suya sabuna. Boşver sen, boşver elbet, que sera sera.

Dönüp yere bakınca, bu gece yakınımda yatmak isteyen Coffee uyuyor sol yamacımda. Şiltesini yerinden kaldırıp oturduğum kanepeye sıfırladım, arada sevip sevip okşadım. O da şu an rüya safhasında, belki de REM uykusunda. Gözler seyirmede, pır pır gidip geliyor, burun oynuyor, vücut titriyor. Elimi koyuyorum hafifçe üstüne. Yok birşey oğlum diye fısıldıyorum sessizce. Derin bir nefes alıp uzunca veriyor. Patisini kıvırıp çenesinin altına yerleştiriyor. Sakinleşip uykuya dalıyor. Gözüm üstünde, kalbim küt küt yerinde, aklım içerde Bey’de.

Bu gece blogumda rüyamı yazdım, rüyam da beni yazsın. Ay kapanır, bir döngü daha biterken, Cuma günü Oğlak’taki Yeniay bize somut hedeflere yönelik azim getirsin bakalım.

*****

Bu yazıyı bitirip yatınca yeni bir rüya dilemiş oldum.

Dün gece rüyamda voleybol maçındaydım. Bizzat oynuyordum. Üst üste birkaç sayı kaybettik. Ben önde üç numaradayım her zamanki gibi. Smaçları çıkaramadım. Yanımdaki takım arkadaşım ‘ben bunları gayet rahat çıkarırdım senin pozisyonunda’ dedi. Biraz atıştık. Maçtan sonra (sanırım kaybettik) soyunma odasında benden özür diledi dedikleri için. Ben de ‘önemli değil gerçekten’ dedim. ‘Benim için önemli olan iki şey var burda. İlki ilişkiler. Takım ruhu. Orda durumu görüyorsun. Bu zaten yoksa ikincisi kazanmak’.

Cut. Sonraki sahne.

Kuaför koltuğundayım. Saçım uzamış, güzel fönlenmiş. Ve yine sarı. Boyatmışım.

Dün gece Ay Akrep’ten Yay’a geçmiş. Manidar.

Sesimi Duyan Var Mı?

Kafam dağınık. Gündem mesaj dolu. O kadar ki, kilitlenmiş durumdayım. Toparlayamıyorum. Ve kendimi sürekli birşeyleri düzenleyip toparlarken buluyorum. Yatağı topla, bavulu boşalt, kitapları diz, faturaları dosyala, çiçekleri sula. Fiziksel hareketlilikle kafa boşalmıyor tabi umduğumca. Başka başka mesajlar dönmeye başlıyor değirmenin çarklarında. Vırın vırın vırın vırın. Hani haritadaki uçuş rotalarını dünya küre üstünde bir noktadan diğerine akan ışık hüzmeleri şeklinde gösteren animasyonlar var ya. Bendeki durum aynı öyle, sadece tersi istikamette. Ne yönden olursa olsun hepsi aynı yere giden bir sürü ışık kafamda toplanıyor, beynimdeki hücreler ışık patlamalarıyla yandıkça yanıyor. Bu rutini kır, bir ara ver diyorum. Duşa gir misal. Sıcak su iyi gelir. Sıcak su aksın, dökülsün bedeninden yere, bütün o dürtmeler de dağılsın yumuşak bir sessizlikle. Bu ara iyi geliyor, suyun iyileştirici gücü kendini her zaman hissettiriyor. Geçici bir süre için de olsa.

O kadar somut ve ağır şeyler oluyor ki hayatta, ben iyiden iyiye soyuta kaçıyorum galiba. Yazı yazmaya bile çekiniyorum adeta. Ne duygulardan bahsedesim var ne astrolojiden. Ne memleket meselesinden ne nereye gittiğimizden. Gözlemci pozisyonunda kalıyorum, bedenen duruyorum, ama kafamdakine bedenim gibi söz geçiremiyorum. Gidip gelen düşüncelerle, hislerle sallanıp duruyorum. Yoruluyorum.

Şu hissi bilir misiniz? Bir yazı okuduğunuzda, bir tartışma dinlediğinizde, bir olaya şahit olduğunuzda diyecek çok şeyiniz olduğunu görürsünüz. Daha dinlerken, okurken kafanızda cevabınız oluşmaya başlar, bunun heyecanıyla kan dolaşımınız artar, beyniniz zonklar, kalbiniz atar da atar. Küt-küt, küt-küt, küt-küt. Bende çoklukla vuku bulan bu his bugünlerde yine kendini göstermekte. Mikro boyutta kendimden, ailemden, arkadaş çevremden başlayıp makro boyutta insan, toplum, dünyaya kadar. Diyecek çok şeyim var, ama hiçbir şeyim yok. Böylesi siyah-beyazcılığı, ya hep ya hiççiliği sevmem, bu kadar keskinliklerden haz etmem. Şimdiyse kendimi hiç yönünde durur gibi görüyorum, bundan dolayı suçluluk duyuyorum. O yüzden genel geçer yazmaktansa hiç yazmayalım en iyisi, yazıncaya kadar bir duralım, o arada biraz müzik dinleyelim, havayı yumuşatalım diyorum. Yumuşuyorsa.

Bir yandan hayatın devam etmesini diliyorum, istiyorum. Kafamda vücut bulan bu dürtülerle her türlü teröre, şiddete, kutuplaşmaya, toleranssızlığa, kafatasçılığa rağmen hala devam etmeye değer birşeyler olduğunu düşünmek istiyorum. O yüzden de dinlenen müzik, alınan duş, toplanan yatak, paylaşılan kahkahaları normal zamanlardan çok daha değerli buluyorum. Normal zamanlarda değiliz çünkü. Anormal zamanların normal davranmaya çalışan, çabalayan, çırpınan, ara sıra boğulacak gibi olan, duyarsızlaşan ya da aşırı tepkici olan insanlarıyız.

Ya özgürleşeceğiz ya özgürleşeceğiz. Kimimiz bilerek, isteyerek, kimimiz buna sürüklenerek. Bu yolda acı çekmeden ilerleme yok, işte bu çok net. Kafamın bütün dağınıklığına rağmen bunu çok keskin bir şekilde görüyorum, anlıyorum. Kendim için de, memleket için de, dünya için de.

Neden mi bahsediyorum? Somut olarak hiçbir şeyden. Soyut olarak olan biten her şeyden. Bugün sanki mahallenin, şehrin, memleketin, bölgenin, kıtanın, dünyanın bütün meselelerini içimde hissediyor, taa o karanlıklardan, dipsiz kuyudan sesleniyorum.

Sesimi duyan var mı?

…..

Astrolojik açıdan şu an yaşadığımız dağılma, özgürleşme, ölüp yeniden doğmayı astroloji hocam Meltem Ersoy sitesinde detaylı bir şekilde anlatmış. Uranüs-Plüto karesinin ikinci defa beni, sizi, hepimizi tetiklemesi ve önümüzdeki üç sene içinde beş defa daha bizi kontrole gelecek olmasını merak edenler için, zamanı ve yeri şimdi ve burada.