Cowardice

‘Those who sent the likes of Kenji out there to die these brave deaths, where are they today? They’re carrying on with their lives, much the same as ever. Many are more successful than before, behaving so well in front of the Americans, the very ones who led us to disaster. And yet it’s the likes of Kenji we have to mourn. This is what makes me angry. Brave young men die for stupid causes, and the real culprits are still with us. Afraid to show themselves for what they are, to admit their responsibility.’ And it was then, I am sure, as he turned back to the darkness outside, that he said: ‘To my mind, that’s the greatest cowardice of all.’

An Artist of the Floating World, Kazuo Ishiguro

 

Neden

Koşarak eve döndüm. Dışarısı güzelmiş, pastırma yazıymış, ısıtıcılar tammış. Üşüyorum. Anası kılıklı oğlum da yumuşak zemin arıyor. Sen de şilte, ben diyeyim halı. Biz onun bu ev haline bir isim taktık. Yazmak ayıp olur. Aramızda kalsın.

Nobody else will be there..
“Neden” okumaya devam et

Güle Güle

Önce aşağıdaki videonun play tuşuna basın, müzik başlasın.

Dinliyor musunuz?

Şimdi devam edebiliriz.

Sabah George Michael’ın ölüm haberini duyar duymaz hafızamda bu parça dönmeye başladı. Sanki bir film başlamış, açılış müziğiyle tanıtım yazıları akarmış gibi şarkı zihnimin koridorlarından, ta arkalardan kulaklarıma, burnuma, gözlerime, dudaklarıma ulaştı, tüm yüzüme dağıldı. Burukça gülümsedim. Neden bu parça bilemedim. Youtube’u açtım, şarkı sözlerinin ekrana gelip kaybolduğu klibi izledim.

And it’s hard to love / there’s so much to hate / hanging onto hope / when there is no hope to speak of / and the wounded skies above say it’s much much too late / well maybe we should all be praying for time “Güle Güle” okumaya devam et

Yarın Değilse Bile Bir Gün

Hiçbir şey olmamış gibi davranamıyorum. Dünle bugün aynıymış gibi hayata devam edemiyorum. Yılbaşı promosyonları arasına sıkıştırılmış ölüm, lanet, taziye haberlerine peşpeşe sıralanmış selfieler, kedi köpek videoları, anın fotoğrafları gibi uyuşmuş, boş ve bön bakamıyorum. Plan program yapıp kanıksanmış haberler, bildik dedikodular, şaşırtmayan fısıltılarla vakit geçiremiyorum. Bir gün önce başladığım yazı taslaklarını tamamlayamıyorum. Okuduğum kitaplarda kaldığım yeri hatırlamıyorum. Coffee’nin gözlerinin içine bakıp beni dünden farklı görüyor mu bilemiyorum. Tepedeki güneş aynı güneş mi? Karşımdaki zakkum aynı zakkum mu? Esen rüzgar, kokan iyot, havalanan yapraklar, duyulan ezanlar, öttüren gemiler, önümde yükselen duvarlar, klavyede dolaşan parmaklarım, yudumladığım kahvenin köpüğü, yüzümü çizen tırnağım, mors alfabesi ritminde içime çekip dışarı veremediğim nefesim aynı mı? Gün aynı mı? Yer aynı mı? Ben aynı mıyım? Giden aynı, kalan aynı mı?

Aynı edemiyorum. Ayrı gidemiyorum. Sıkışıp kalıyorum. Kaldığımla deliriyorum. Konuşmak da istemiyorum, bağırıp çağırmak da. Paylaşıp kucaklaşmaya da dayanamıyorum, sessizliğe gömülüp susmaya da. Ne yapsam olmuyor, ne olsam bir şey yapmıyor. Öfke içimde birikiyor, hüzün derin ve uzun bir mateme doğru kıvamlanıyor. Bu kıvamı gönlüm sevmiyor. Seviyor sevmiyor çiçekleri artık sadece sevmiyor yaprakları barındırıyor. Sevmiyor sevmiyor sevmiyor. Yapraksız çiçek yaşamıyor. Cansız bedenler ne yapıyor? Canlı ruhlar her gün ölüyor. Ölümün kaç canlı, kaç katmanlı, kaç defalı olduğunu kimse bilmiyor. Bilmemek diye bir şey kalmıyor, bilmek yetip etmiyor. Etmiyor işte etmiyor. İçimden kelimeleri yırtıp atmak geliyor. İkiye, üçe, dörde bölüp parçalamak, lime lime edip toza buluta savuşturmak farketmiyor. Yırtılan içim oluyor. Onlarca, yüzlerce yarın teker teker patlayıp birer birer kesilirken fonda bildik plak aynı yerde takılıp duruyor.

Bırakmayacağız, vermeyeceğiz, etmeyeceğiz, gitmeyeceğiz.

Hı hı.

Yarın değilse bile bir gün..