Eylül Bir

Güle güle yaz fotoğrafları dönüyor sosyal medyada. Aslında yaz daha tam bitmedi, ama mevsim değişiyor ekinoksa dek. O zaman resmen sonbahar. Şimdiyse hasat.

Bu yaz iyi tatil yaptım. Haziran ve Temmuz aylarının rüzgarlı havası, serin denizi sonrası Ağustos güneşi, çıkmamacasına kendimi kollarına bırakabildiğim deniziyle pillerimi doldurdum. Yokluğumda tüylü oğlumuz Coffee denizci oldu. Yani, olduğu kadar. Ama emeğini, uyumunu takdir etmeli. Kocaman kemik madalyaları haketti. Kendisi hayatında ilk defa yelkenliyle seyahate çıktı. Bu, Bey’le ortak hayallerimizden biriydi. Coffee’yle denizlere yelken açmak. “Eylül Bir” okumaya devam et

Ne istiyorsun?

Heyecanla stresin elele olduğu hissi bilir misin?

İngilizcedeki excited ile nervous birlikteliği diyebilirim. İkisinde de çarpıntılanırsın, ama bir tanesi ağzını kulaklarını vardırır, gözlerinden kalpler fışkırır, bir nevi aşklanma olur. Diğerinde kalp sıkışıklığı, sıkıntı, korku, gerginlik içini şişirir, karartır.

Bir şeyi yürekten ve çok istedim mi evren yolunu bulup kapıları pencereleri açar, onu ayağıma getirir. Bu benim hayatımda çokça başıma gelmiştir, ama bu pek bana özel bir şey değil. Eminim sen de benzerlerini yaşamışsındır. Bana özel olan kısım şu: “Ne istiyorsun?” okumaya devam et

Neden

Koşarak eve döndüm. Dışarısı güzelmiş, pastırma yazıymış, ısıtıcılar tammış. Üşüyorum. Anası kılıklı oğlum da yumuşak zemin arıyor. Sen de şilte, ben diyeyim halı. Biz onun bu ev haline bir isim taktık. Yazmak ayıp olur. Aramızda kalsın.

Nobody else will be there..
“Neden” okumaya devam et

Siyah

O kadar eğitimler, kurslar, seminerlere gittim. Ne oldu biliyor musunuz? Kafam karıştı. Hayır hayır, değil. Zihnim açıldı. Açılmakla karışmak aynı yere gelir mi? Gelir gelir çünkü konfor alanının sınırına ulaşıp öteye baktığında başka şeyler görebilir, burada farklı bir dünya var diyebilirsin. Öte yandan çok ama çok korkabilirsin. İçin titreyip nasıl yaparım, nasıl ederim, nasıl nasıl diye tepinip hiçbir şey yapmayabilirsin. Zihnin açıldığıyla, kafan karıştığıyla kalır. Her taraftan uyaranlarla kalabalık bir fuar alanına dönmüş beynin, kaynayan kazandaki çorbayla sıvanmış vıcık vıyık bir sümüksüye dönüp yapışabilir. Beyin zaten yapış yapış değil midir? Bıngıl bıngıl beyinleri löpür lüpür yiyenler beynine beyin katan kimseler midir? Beynini yemek bu midir? Kafiyeye iltimas böyle mi geçilir? Zırt Erenköy anında yetişir.
“Siyah” okumaya devam et

Terapi Niyetine #6: Köprü

Geçen sene bugün lise arkadaşlarımla Londra’daydım. Hyde Park’a kurulmuş Noel panayırını rengarenk ışık, müzik ve dönmedolaplar, göğe yükselip yere inen vinçler, parka akın etmiş çoluk çocuk eş dost arkadaş ve sevgili gruplarıyla beraber tavaf edip seyreylemekteydim. Ruh halim o zaman da sıkışıktı, ama içimde bulunduğum coğrafyadan dışarı çıkabilmenin, gidebilmenin, gördüklerimi deneyimleyebilmenin şükranı vardı. Bir yandan dünyanın o tarafında sanki gezegenimizde hüküm süren deliliğin ve vahşetin hiçbir yansıması yokmuş gibi yaşanan rutin hayatın huzuru, neşesi, ilhamını alıyor, gıpta ediyordum. Öte yandan yaşadığımız yerin gerçekliğini her nereye gidersem gideyim taşıyor olmanın verdiği ağırlık, burukluk ve kırılganlıkla ayarım bozuluyor, içten içe bileyleniyordum. Kavanoz dipli dünya.
“Terapi Niyetine #6: Köprü” okumaya devam et