Diyaloglar: Barınak ve Bu

Coffee’yle sabah yürüyüşü. Çıkmaz sokağa dönen köşedeki meyve ağacı neyi var neyi yoksa dökmüş, yerler ezilmiş çürümüş yemişlerden likör gibi kokuyor. Başında bir kadın, ağacın dalından koparıp koparıp şapır şupur yiyor. Coffee kadına hamle yapmaya yeltenirken hafif bir kayışı çekme hareketiyle uygun adım geçiyoruz. Arkadan kadının sesi yetişiyor.

  • Bir şey sorabilir miyim?

“Diyaloglar: Barınak ve Bu” okumaya devam et

Boz

Bir hayat kurtardığında bir köşe dönüyorsun. Yönün, yolun değişiyor. Başka bir ritim, farklı bir görüşle seyralıyorsun. Zaman geçtikçe yola alışıyorsun. Ritim rutine, görüş bakışa dönüyor, yol normalleşiyor. O kadar ki hep böyleydi sanıyorsun, döndüğün köşeyi unutuveriyorsun. Kendini hep o başta çıktığın dümdüz yolda sanıyorsun. Ta ki karşına yeni bir köşe çıkıncaya dek.

Coffee’yle ilişkimizin başlangıcı böyle bir köşe, kilometre taşı. Neden bir sokak, barınak köpeği? Neden hasta, seceresi belirsiz bir can? Dünyada çokça adaletsizlik olduğu için. Bir can tüm dünyaya bedel olduğu için. Hayat yolculuğunda bize eşlik edecek bir dost beklentisinde olduğumuz için. Ve daha bir sürü idealist, ideolojik sebep.

Vallahi değil. Sebep çok basit. Neden olmasın? “Boz” okumaya devam et

Coffee’li İki Sene

© muratkazdal.wordpress.com

Bugün Coffee aramıza katılalı tam iki sene olmuş.

İki sene.

Bu zaman içinde o kadar yaşanmışlık var ki, sanki iki misliymiş hissindeyim. Barınak dönemi bir o kadar uzak geliyor gözüme. Bir o kadar da yakın. Ne ki diyorum iki sene, insan ömründe, köpek ömründe, canlıların yaşadığı hayatın içinde. İki sene ne ki..

2011 kışında, Coffee’yi sahiplendiğimiz sıralarda, günlük tutmaya başlamıştım. Önceki bir yazımda ‘Tuvalet Günlüğü’me değinmiştim. Coffee’ye dair bir sürü gözlem döküveriyordum kendi başıma kaldığım o mahrem zamanlarda. Ve tabii Coffee üstünden kendime dair bir nevi ayna.

Bugün oradan alıntı yapmak geldi içimden. Bakalım o zaman neler akmış, şimdi nasıl anlam bulacak akanlar..

 6 Şubat

Dün Tuzla Hayvan Rehabilitasyon Merkezi’nden bir köpek sahiplendik. Adını Coffee koyduk. 3-4 yaşlarında, erkek. Welsh Springer Spaniel sanıyoruz. Hem mutluyum hem de etkilendim. Rüyamda terkedilmiş bir kız çocuğunu evimize aldığımızı gördüm. İlk gün hiç konuşmamış bizimle. Ertesi gün her şeyi, kendini anlatmaya başlıyor. Bu hayvancağızın hikayesini merak ediyorum galiba. Ağzı olsa da konuşsa..

7 Şubat

Bugün evdeyim. Coffee de benimle. Gıkı çıkmıyor. Arada bir dışarı çıkmak isteyip kapıya yelteniyor. Israr yok.

8 Şubat

Coffee (gündeliğe gelen yardımcımız) Aysel’le tanıştı. Tezahürat iyiydi. Doğal haline döndü. Hapını mamasıyla yiyor. Her gün daha toparlıyor gibi.

10 Şubat

Coffee bugün ailenin parçası oldu. Görümceler, yeğen ve kayınvalide geldiler. Plastik oyuncağıyla koşturdu, oynadı, sevdirdi kendini. Hep yanımızdaydı. Öksürüp sürekli balgam çıkarıyor yalnız. İnşallah temizleniyor, iltihabı atıyordur diyoruz…Yarın evde yalnız bırakma denemesi yapacağız. Bakalım. Coffee de Coffee.

11Şubat

Akşam Coffee’yi evde yalnız bırakma denemesi yaptık. Kapıdan çıkar çıkmaz ulumaya başladı. Eve koyduğumuz kamerayla dışarıdan onu izledik. Kapının önünde döndü, dolaştı, bekledi. Sonra girişteki sandalyenin üstüne çıkıp oturdu. Sustu. Beklemeye geçti. Korktuğumuz kadar kötü olmadı. Ama bu yavrucağın terkedildiğini düşünüyoruz artık. Arabadan iner inmez bagaja tekrar binmek istiyor, onu bırakıp gideceğiz diye çok endişeleniyor. Yavrucak..

12 Şubat

Bu gece Coffee evde yalnız kalma testini başarıyla tamamladı. 3 saat teyzemdeydik. Ne ağlama, ne uluma, ne etrafı dağıtma. Geldiğimizde kapıdaki minderde yatıyordu. İçeri girince sevinç gösterisi yaptı. Oyuncağını alıp oynamaya başladı bizimle. Mutlu. Mutluyuz.

13 Şubat

Coffee’den yeni huylar. Dün geceki kavuşmadan sonra enerji patlaması yaşadı galiba. Önce Bey odasında şiltesine yatırdı. Kalktı, yanımıza geldi. Bu sefer ben gidip yatırdım. Tekrar yanımıza gelip yattı. Biz de bıraktık. Sonra salona koşup bir havlamaya başladı ki..Bey fırladı gitti arkasından. Dışarıda köpekleri duyup onlara seslendi. Üst kata birileri geldi. Onlara ‘wuf, wof, hır, gır’ filan bir şeyler. Bey tepesinde sessizce ‘sus, hayır, bağırmak yok’ falan. Gece yatak odamızdaydı. Öksürük, hapşırık, kaşınma derken pek uyumadık. Bakalım bu havlamalar dün geceye mi özel. İnşallah..

23 Şubat

..Coffee artık evde yalnız kalabiliyor. Ayağımızda uyuyor, sabah gelip uyandırıyor, kalkıncaya kadar bekliyor. Dışarı çıkınca eve dönmek istiyoruz, özlüyoruz. Ben de görmemişin oğlu olmuş şeklinde önüme gelene anlatıp fotoğrafını gösteriyorum. Artık neredeyse iyileşti. Sırtındaki uyuzdan açılmış yer tüyleniyor. Gözleri toparladı, pembeye döndü..

..Ben dışarıda hala kontrolcüyüm. Korunun köpekleri akşam çıktığımızda çok havlayıp koşuyorlar. Bu da delleniyor. Dün bayağı zor zaptettim. Gelince titredim stresten. O da anladı galiba, mahzun mahzun kapıda kaldı. Gidip sarıldım, konuştum. ‘Ben de korktum napiim. Hadi gel oynayalım’ dedim. Oyuncaklarıyla koşuştuk, açıldık. Sakinledim. Koca bir oğlan ne de olsa. Etkiledi beni kerata..

9 Mart

..İyi ki Coffee var. Sunshine over the house. 🙂

Geçen iki seneye Coffee’yle evde, sokakta, bayırda, misafirlikte, arabada, seyahatte, ormanda, otelde, kulübede, çocuklarla, köpeklerle, kedilerle, büyüklerle, ördeklerle nice nice anı sığdırdık. Dahasına umutla bakıyoruz. Yine de bu birlikteliğin başlangıcını ayrı bir yere koyuyor, sıcacık bir gülümsemeyle hatırlamadan geçemiyoruz.

Küçük ailemizin ruh arkadaşı Coffee,

Nice nice iki, beş, on misli senelere..

Senin adın kim? Benim adım Coffee.

Geçen sene bugün.

Bir gece evvel Bey’le annemlerde kalmışız.

Bir gün evvelse Yedikule Hayvan Barınağı’na gitmişiz. Köpeklerle vakit geçirmişiz, bize yoldaş olacak birine bakmışız. Gönlümüzü tam anlamıyla çelen biri olmamış, ama hepsini sevmişiz. Mama, bisküvi, gazete götürmüşüz. Bu bizim rutinimiz olmuş. Bir aydır ara ara Yedikule’ye gider olmuşuz.

Tuzla Hayvan Rehabilitasyon Merkezi’ne de gitmemiz önerilmiş. Biz de demişiz ki yine Yedikule’ye gidip bir bakalım, sonra karşıya geçip bizimkilerde kalalım, sabahtan oraya devam ederiz. Yedikule’de barınakta leş olan üstümüz başımızı aynen bir torbaya koyup ana evine yollanmışız. Ertesi gün kokulu lekeli kıyafetleri ayakkabıları yeniden giyip Tuzla’nın yolunu tutmuşuz. Niyetimiz o gün sadece gidip bakmak, ortamı koklamak, gönlümüze yakın duran bazılarıyla biraz daha vakit geçirmek, onlara sevgi ve ilgi vermekmiş. Ordan biriyle ayrılmak pek değilmiş. Zaten içimiz de biraz burukmuş.

Çünkü bir 10 gün evvel bu niyetle 6 aylık bir Malamute kırmayı evimize almışız. Bakıcıları tarafından (nedense) On diye çağrılan yakışıklıya hemencecik Bond ismini koymuşuz, evde salonun güneş alan yerlerinde sızışına şahit olmuşuz. Sahiplenme konusunda kesin karar verip aşıları için annesi Malamute’un sahibi hanımı aramışız. Müjdeyi kendisine vermişiz, oysa hevesimizi kursağımızda bırakacak bir tepkiyle karşılaşmışız. Bond’un annesi çok zor bir hayvanmış, evde yalnız kaldığında çok ağlar, hatta ulurmuş. O kadarmış ki sahipleri yaşadıkları apartmandan taşınmak zorunda kalmışlarmış, o kadar şikayet almışlarmış. Biz de haliyle ürkmüşüz, nihayetinde biz de apartman dairesinde bakmaya niyetlenmişiz. Ve tabi 24 saat ilgi isteyen bir hayvan konusunda ister istemez çekimser kalıvermişiz. Annesinin sahibi hanım içimizin rahat olmasını, Bond’un çiftliği olan bir arkadaşları tarafından sahiplenileceğini ve kendisine çok iyi bakılacağını bize söylemiş. Biz de boynumuz bükük ‘peki’ deyip bakıcılarına Bond’u, pardon On’u teslim etmişiz. Halbuki evimize girdiği an itibarıyla ona isim vermiş, sahiplenmişiz bile ama farkında pek değilmişiz. Dolayısıyla aklımız hala On’da, barınaklara gitmeye devam etmişiz.

Bu psikolojiyle Tuzla’nın yolunu tutmuşuz. Önce bir Dalmaçyalı’yla, arkadan Parfe isimli siyah bir sokak köpeğiyle tanıştırılmışız. Ben Parfe’yle, Bey Dalmaçyalı’yla dolaşmışız da dolaşmışız, bütün merkezi turlamışız, diğer kafeslere teker teker bakmışız. Bu arada birbirimizle konuşmamışız, ama ikimiz de gözümüze orta boylu, beyazlı kahveli, yuvarlak kulaklı, koca patili bir oğlancık kestirivermişiz. 2. turun sonunda gönüllü Deniz Hanım’a aynı anda ‘şurdaki kahveli oğlanla bir tanışsak?’ deyivermişiz. ‘Av köpeğini mi diyorsunuz?’ demiş.

Oğlancık, diğer bütün köpeklerin aksine biz ortalıklarda dolaşırken ne havlamış ne ilgi istemiş, öylece durup bakmış. Ne zaman biz kafesin önüne gitmişiz, heyecanla iki pati üstüne çıkmış, parmaklıkların arasından titreyerek bizi koklayıp yalamaya çalışmış. Bey önceliği bana vermiş, ben kulağı sarı küpeli oğlanla tasmalı turlamaya başlamışım. Ne çekiştirmiş, ne bir taşkınlık yapmış. Oğlancık benimle sakin sakin dolaşmış, belki yarım saat belki 1 saat. Sonra oturmuşuz, onu da yanımıza oturtmuşuz. Bey de bakmış, ayrıca vakit geçirmiş oğlanla. Sakinlik ve sukunet devam etmiş. Geçmiş 2 saat daha. Alıp gitsek mi diye bakmışız birbirimize, belki de içimizden götüreceğimizi bilmişiz, ama tam da teslim olamamışız hemen oracıkta. İşlemler, kimlikler, kayıt vs derken oğlanı arabanın bagajında bizim evin yolunu tutmuş bulmuşuz bir anda.

Doğru veterinere götürmüşüz.

Hemen bir kan testi, ilaçlı yıkama yaptırmış, kendisine karne açtırmışız.

Çok hastaymış aslında, uyuzmuş, tüylerinin yarısı yokmuş.

Gözler kırpkırmızıymış, konjektivit olmuş.

Barınak hastalığı denen bir ciğer iltihaplanmasından muzdaripmiş.

Yokmuş da yokmuş işte.

Tedaviye hemen başlamışız.

Mama, kaplar, ilaçlar hazır edilmiş, tam teşekküllü işe girişmişiz.

Eve geliş ayrı bir heyecan olmuş, ama aynı heyecan oğlanda pek yokmuş.

Ne içerde koşturmuş ne kalorifer yanına kıvrılmış.

Girdiği yerde kalakalmış.

Bizim yer gösterip oturtmamızı beklemiş, yatar yatmaz da uykuya dalmış gitmiş.

Ertesi sabah kalkmamış yerinden biz seslenmeden,

Sadece hasta değil, depresyondaymış kendisi derinden.

Coffee demeye karar vermişiz ona birden,

Burnundaki benekler has kahve çekirdeğinden.

……

Tam 1 sene geçmiş o gün ve gecenin üstünden,

Ve tam da bu sabah Coffee gelip iki öpücük kondurmuş gözlerimizden.

Kurulmuş saat gibi mübarek, nerden bildin bugün o gün derken,

Hiçbir şey dememiş, bakmış bize ağzında bir oyuncak içten içten.

…..

İyi ki doğdun, iyi ki geldin.

İyi ki, iyi ki, Coffee, Coffee…