Pembe

Günaydın.

Saat sekiz cıvarı, benim için hayli erken.

Dün geceyarısı yarım bıraktığım Satürn yazısını tamamlamak yerine tazesine davranıyorum. Dün günlerden Satürn’dü, bugün neymiş bakalım.

Bu sabahki ofisim salondaki yemek masası. Önümde uzayıp gidiyor balkon kapısına doğru. Sağlı sollu sandalyelerle donatılmış uzun bir yol, ortasında çukur toprak tabak, ötesinde kuş cıvıltıları, ağaç tepeleri, karşı tarafın sırtları. Sağ pencerenin dışındaki zakkumlar pembe pembe. Kuzeye karşı konumlarında rüzgar gürledi mi yerlere kadar eğilip bükülen, arkalarındaki duvardan destekle başlarını tepedeki güneşe uzatıp büyüyen keskin yaprak üstü çiçekler. Sakin, rüzgarsız bu sabahın rengi pembeler.

Pembe. “Pembe” okumaya devam et

Duyguların Dili – Ayo

Yabancı bir müzisyeni konserde izlemeye giden Türk izleyicisinin beklentisi sanatçının müziğinden, performansından, sanatından bağımsız kanımca şöyle başlıyor:

Acaba bizimle iletişim kuracak mı?

Zaman zaman bu ihtiyaçlı iletişim durumunun memlekette birbirimizle konuşamayıp kendimizi duyuramadığımız, değer ver(e)mediğimiz, değersiz hissettiğimiz bir düzenden kaynaklı olduğunu düşünüyorum. İletişimin, takdir ve değer verdiğini göstermenin bastırıldığı, yutulduğu, susturulduğu bir düzende sınırlarımız dışında bir medeniyetten gelenden bu beklentide oluyoruz sanki. Bizimle iletişim kuracak mı? Bize seslenecek mi? İşte o zaman hem kendimizi izleyici olarak değerli ve özel hissediyor, hem de karşımızdakine sanatından bağımsız bir heplik değeri atfetmeye kapılıyoruz gibi geliyor. Bizi seviyorsa -bizimle konuşuyorsa- iyidir, biz de onu severiz. Bizi sevmiyorsa -bizimle irtibata geçip övgüler yağdırmıyorsa- kötüdür, biz de onu yereriz. Ya hep ya hiç. Bakınız Türkiye’nin haritası ve dinamikleri.  “Duyguların Dili – Ayo” okumaya devam et

Rüzgar Alıp Götürecek

Aslında mazoist bir zevk alıyorum sıkışık zamanda çalışmaktan. Sanki haritamın bir bölümüne yığılmış gezegenlerin bitişikliğini günlük hayatımın gerçekliğine taşıyorum. Hepsinin aynı anda kendini ifade etmesi, eş zamanlı konuşması gerekiyor. Gerekmiyor da doğalı öyle gelişiyor.

Son dakikaya bırakıyorum misal, ama son ana kadar suçluluk ve vicdan azabı çekiyorum. Madem son iki gün kendini kapatıp kulunçların çıkıncaya kadar iki büklüm okuyup yazacaksın, o zaman öncesinde geniş gönüllü ol, iki hafta önceden sıkıntısını üstüne alma, değil mi? Yok. Mümkün değil. “Rüzgar Alıp Götürecek” okumaya devam et

Gölgelerin Gücü Adına

Bazı insanlar ayna olur kişiye farkında olmadan. İçinizde birşey tetiklenir, kıl kaparsınız belki ya da yamacımdan geçmesin dersiniz, işim olmaz bu adamla, kadınla. O sizde olmadığını sandığınız şey sizin içinizdeki karşıt enerjiyi, gölgeyi harekete geçirir. I-ıı, o ben değilim dediğiniz neyse karanlıkta bir yerde gizli gizli bekliyordur kuytuda. Hop çıkıverir birden piyasaya.

Diyelim ki böyle biri çıkmadı karşımıza (zor ama) ya da pek farkında değiliz. Şöyle bir egzersiz yapabiliriz. Kendinizde en güçlü olduğunu düşündüğünüz, size ifade eden yanınızı dile getirin. Neler olabilir? Anlayışlı? Düzenli? Analitik? Esnek? Çalışkan? Alternatifler sonsuz. Şimdi bu ifadenin tam zıttını bulun. Yukarıdaki sıralamaya göre gidersem anlayışsız, dağınık, hayalperest, katı, tembel. İşte o karşıt ifade içimizdeki güçlü yanın gölgesi, korktuğumuz karanlık kısmı. “Gölgelerin Gücü Adına” okumaya devam et

Zemberekkuşu’yla Aile Çay Bahçesi’nde Raks Ederken

Ateş dönemine girdiğimizden midir, Dolunay’a yaklaştığımızdan mıdır, annemin durumundan mıdır, yoksa genel midir nedir, kafam dağınık yazmak konusunda. Hatta sadece yazmak da değil, yapılacaklar, düzenlenecekler, işler güçler. Bir insan kafasına not alabilir mi kardeşim? Hah, işte benim yapmaya çalıştığım bu. Sürekli aklımın bir köşesine notlar notlar notlar. Seans zamanlarını ayarla. Oda eksiklerini tamamla. Bahar hazırlıklarını yarıla. Mutfak yenilemelerini unutma. Yaz bunları bir kenara, aman yaz sallama.

Kafa böyle olunca her blog başına geçip yazmayı planladığım konuya odaklanmaya çalıştığımda içim sıkıldı, bıraktım yazmayı, kaydettim taslağı. O anda ne varsa ona döndüm, dökülmeye başladım. Geçen hafta bir, bu hafta iki. Biriken taslaklar yapılmamış ödevler gibi içime dert oldu.

Misal, iki kitap üstüne başladığım taslak yazılarım yarım bırakılmış halde masa üstümden bana bakmaktalar. Biri Haruki Murakami Zemberekkuşu’nun Güncesi, diğeri Yekta Kopan Aile Çay Bahçesi.

“Zemberekkuşu’yla Aile Çay Bahçesi’nde Raks Ederken” okumaya devam et

%d blogcu bunu beğendi: