Birebir

Seans dediğin yoğun bir paylaşım. Bir insanın, insan denen karmaşık yaratığın karakter analizi nasıl hafif olabilir ki?

Birebir seans sonrası vücudum iyi dozda serotonin salgılıyor sanırım. Dolu dolu geçen, faydalı, uyandırıcı bir paylaşımdan sonra bende kalan tortu verimlilik, etkinlik ve tatmin oluyor. Vermekten (ve almaktan) gelen bir haz belki. Arkasından da bir rahatlama ve gevşeme. Konsantre bir şekilde eldeki temaları, gündem konularını belli birkaç saat içine sığdırma hedefine erişilmesiyle o sınırların kalkıp dizginlerin boşaldığını hissediyorum. İşte o zaman serotonin tavan yapıyor. Çenem düşüyor, enerji seviyem gerçek olmayacak kadar yükseklerde seyrediyor, fiziksel, zihinsel ve duygusal bir bombardıman şeklinde varlık gösteriyorum bir süre.

Bir süre.

“Birebir” okumaya devam et

Jarmusch, Tilda, Yasmine

Filmekimi başladı da bitiyor. Biz de bütün haftayı fazla doldurmadan, damak tadımıza göre beş filme bilet aldık. Her sene olduğu gibi, kaç bilet alırsak alalım bu kaide değişmiyor, bir tanesi güme gitti, yandı. Nazar boncuğu bileti. Elde kaldı dört. Bunlardan üçünü gördük, biri bu akşam. Gördüklerimizden ikisine tik attık, birine eh dedik.

Tik atılanlardan biri Filipinler filmi Metro Manila‘ydı. Metro Manila ‘uptown Manila’ demekmiş. Daha önce Filipinler filmi seyretmemişim sanırım. Yine coğrafi bir bakış açısıyla baştaki pirinç tarlaları, set set yeşillikler, doğa içimi açtı. Sonra Manila’nın sefil, yoksul, her metropolde yaşanan keşmekeşinden dem vuran çıkmaz içindeki hayatları görünce içim sıkıştı. Hikayenin, insanın, hayatın gerçekliği acıttı. Yanısıra ajitasyona mahal vermeyen filmi keyifle seyrettik.

Eh dediğimizi geçiyorum, zira ‘psychedelic‘ desem belki biraz fikir verir. Bilinçli bir seçimdi, rahatsız edici olmasını bekliyorduk. Sadece beklentilerimiz daha yüksekti, bu anlamda vasat kaldı. Bari adını vereyim. A Field In England/Büyülü Tarla.

Gelelim yazının başlığına. Bir Jim Jarmusch filminden bahsedeceğim. Son eserinden. Only Lovers Left Alive/Sadece Aşıklar Hayatta Kalır.

Sadece yönetmen değil, hayranı, hatta hastası olduğum Tilda Swinton’ın başrolde oynaması da bir etken. Ezelden beri birbirlerine aşık olan iki vampir etrafında dönen bu filmin tabii ki bilinen anlamda tüketilen popüler kültür vampir dünyasıyla alakası yok. Jarmusch gözüyle kült bir vampir dünyası adeta. Benim için oldukça dark (bunu Türkçe nasıl ifade edeceğimi düşündüm, tek kelimeye sığdıramadım. Karanlık, yoğun, nemli, kasvetli, derin mi derin. Plütonik desem yeri, ama öyle korkunç değil, esprili), ağır tempolu, estetik, müzikal, tarihe, edebiyata, sanata, hayvanlar ve bitkiler alemine dair ipuçları veren, Latinceyi bu anlamda sıklıkla diline dolayan –ah amanita muscaria ah-, bütün bir film boyunca iyi de nereye bağlanacak bu şimdi diye adamı sorgulatıp sonunda işin özüne dönen ve noktayı koyan bir film.

Ormanımızdan Amanita Muscaria

Tilda Swinton’un android güzelliğiyle (evet benim için güzel kadın biraz uzaylı oluyor sanırım!) her karşılaştığımda kendi görünüşümle ilgili aykırılıklara gidesim geliyor. Şimdi tam saçı başı doğal rengine, kendi haline, uzayıp gitmeye bırakmışken o platin, rasta gibi, tırıs tırıs, pasaklı, dağınık, kabarık saçlar beni benden aldı misal. Ve o beyaz, bembeyaz ciltler. Ah o vampirlerin kansız, cansız, soluk benizli, mermersi, pürüzsüz ciltleri. Büyük ekrandan seyredince olacak o kadar kapılıp gitme etkisi.

Tilda Swinton / Only Lovers Left Alive

Filmdeki bir başka güzellik Lübnan saflarından esti geçti. Bir barda sahneye bizzat kendi olarak çıkan Yasmine Hamdan ve güzelim sesi, müziği, cismiyle karşılaştık. Kendisi bu gece Salon İKSV’de konser verecek. Canım çok çekse de bu akşam filme biletimiz var. Festivaldeki son filmimiz. Yasmine’i canlı dinleme fırsatı başka bahara kaldı. Kısmet. Biz Bey’le kendisinin son albümü Ya Nass’ı defalarca dinleyip favori parçalarımızı seçtik. Filmde söylediği parça son albümünden Hal, albümün çıkış parçasıysa (sanırım) Deny. Benim size armağanım ise dubleli.

Yasmine Hamdan

Yasmine’den Deny ve Shouei Arapça indie elektronik müzik sevenlere gelsin. Bu Pazar yazısı sinema, müzik, sanatla noktalansın.

Her Şeyimle Dansediyorum

İki gündür kafamda yine değerler konusu dönüyor.

Düşün düşün tır tır, taşın taşın mır mır.

Halbuki Ağustos geldi çattı.

Güneş altında şöyle salınıp gevşemeyecek miydik Aslan kral modeli?

Peh.

Temmuz giderken hüznünü Ağustos’a pasladı.

Roaarrrmm.

Gökgürültülü sağnaklı girdik Ağustos’a.

Giremedim havaya, kaldım geçen ayda.

Değerlere takılı kaldım. Değer yargılarımız, birbirimizi değerlendirme kriterlerimiz, hayatta değer biçtiğimiz olgular – statü, meslek, para, pul, akıl, inanç, okul, sahip olduklarımız, yetiştirilme tarzımız. Bizi biz yapan her ne varsa. Odak noktası daha çok çalışmak ve meslek sahibi olmak kısmında. Haha, işte en sevdiğim başlık, al sana al sana.

Geçtiğimiz hafta banka, doktor gibi rutin halledileceklerim vardı. Doldurulacak formlar, atılacak imzalar, kendini tanıtma üzerine iki dakikaya sığması gereken replikler.

  • Çalışıyor musunuz?
  • Bıraktım.
  • Ev hanımı mısınız?
  • Öyle diyelim.
  • Mesleğiniz neydi?
  • Reklam.
  • Memnun musunuz bıraktığınıza?
  • Evet. Meşgalelerim var.
  • ?
  • Astrolojik danışmanlık veriyorum (tek taş kalkar). Blog yazıyorum (yumuşak bir gülümseme). Okuyorum, yazıyorum, düşünüyorum falan (hmm).
  • E çalışıyormuşsunuz canım!
  • Boş durmuyorum, meşgalelerim var, ama eski düzende değil.
  • Para kazanıyor musunuz bu yaptıklarınızdan?
  • Üç beş cep harçlığı.
  • E tamam.

Bu diyalog gerçek. İlk defa gittiğim bir doktor muayenesinde geçti. İki gün öncesinde de benzer ifadeyi bankada yazılı olarak verdim. Doldurduğum formda çalışıyor/çalışmıyor sorusunu çalışmıyor, meslek kısmını ev hanımı diye işaretledim.

Bu seneye kadar bu meslek = ev hanımına bayağı bir direndim. Öyle ya, ister çalışayım ister bırakmış olayım, mesleğim reklam, işim bu. Aktif olarak devam etmemem mesleğimi elimden almıyor. İyi de buna bu kadar yapışmak niye?

Çünkü kafamda ev hanımı = kötü bir şey. Çalışmamak kötü bir şey. Hele de kadınsan, eyvah eyvah. Evlenmek isteyen kadın mı çalışmak isteyen kadın mı? Çalışmak isteyen kadın. Şut ve gol. Net.

Şimdi bakalım yazarın durumuna.

Evli mi? Evet.

Çalışıyor mu? Hayır.

Düştün mü şimdi kendince hakir gördüğün duruma dişinle tırnağınla?

Ne yapacaksın ki? Her fırsatta ‘efendim ben ev hanımıyım, çalışmıyorum, ama işin aslı öyle değil’ deyip CV’ini mi dökeceksin? CV’ini döküp de ne edeceksin? Dökmesen eksik mi kalacaksın? Hem hatice değil netice. Çalışıyor musun çalışmıyor musun? Çalışmıyorsun kızım, toplumun bildiği anlamda çalışmıyorsun. Ev hanımısın. Ev hanımııııı, ev hanımııııı, ev hanımıııı, lalalaaaaa.

Farkettim ki, kendim dahil, titrlere, sahip olduklarımıza, statümüze o kadar anlam yüklüyor, o ‘kapak’ üstünden birbirimizi değerlendirmeye o kadar müsait oluyoruz ki onlar olmadığında elde ne kaldı paniği yaşayıp üstümüze yenilerini giymeye çalışıyoruz. Halbuki bütün titrleri, meslekleri, statüyü, parayı pulu sıyırıp çıkarsan çırılçıplak mı kalıyorsun yoksa gerçek değerinle mi parlıyorsun?

Bu sorgulamaları yapa yapa farkına vardığım önemli edinimlerden biri çalışmayı (ofiste 9 – 6 veya bizim meslekte 9 – niteliğinde) hayatımdan çıkarınca kendi sahip olduğum değerlerden birşeyin eksilmediği oldu. Aksine güvenim katlandı. Geçmişte somut olarak sahip olduklarımın soyut bir hale bürünmesi ve onların benden hiç ayrılmaz bir şekilde kaynağım haline gelmesi beni daha da değerli kıldı. Koltuk sahibi olmak değil, vakti zamanında o koltuğu doldurmuş, yapışmayıp devam etmiş olmak, konuma değil, hayallere odaklanmak.

3 sene olacak bu Ekim’de ajansın kapısından çıkalı. Bu zaman içinde ev hanımı mertebesine geçmek beni zaman zaman oldukça zorladı, zorlamaya da devam ediyor. Sürekli bir sürü açıklamalar yapmak istiyor, bu açıklamaları yapmak istediğim için kendime kızıyor, kendimi gerekli gereksiz analiz ettiğim için şüpheye düşüyor, kararıyorum. Sonra birden Coffee’nin bir bakışıyla, bir danışanın sorusuyla, okuduğum kitaptaki tasvirle, dinlediğim müzikteki tınıyla bulunduğum ana ışınlanıyorum.

Buradayım yahu, her şeyimle buradayım. Ağustos gelmiş, güneş bulutların arasından çıkmış, tatlı bir yel yüzüme çarpmış.

Buradayım. Gülümsüyorum. Her şeyimle dansediyorum. Sizi dansa davet ediyorum.

Merkür Buraya, Mars Öteye

Ağır aksak giden, iki ileri bir geri diyen, sürekli geçmişe dönen ne vardıysa iletişimde, ilişkilerde, teknolojide, ticarette geçtiğimiz üç hafta içinde,

artık rayına oturma ve adım adım ilerleme dönemine girdi dün itibariyle.

Merkür ileri hareketine başladı, iki gün sonra başlayacak yeni astroloji yılının haberini verdi.

Mars da geçen hafta Koç’a geçti, su elementindeki yoğun vurgu hevesli, sabırsız, girişimci ve başlatma odaklı bir devinime doğru hafiften ateşlendi.

Güneşin ısısını hissettiniz, başınızı azıcık toprağın altından çıkardınız, filiz vermeye başladınız mı?

Little People vs. Little Dragon

Murakami’nin kitabı 1Q84‘ün üçüncü bölümüne ulaştım. Little People ve anti-Little People hareketi bana bir sürü anlam ve mesaj veriyor sanki. Düşünüyorum, görselleştiriyorum, ileriye yönelik yazı konuları biriktiriyorum. Misal astrolojinin yükselen bir ilgi alanı olması, popülarite kazanması, buna karşı tarafta duran anti-astroloji savunucuları.

Tartışma iyidir. Farklı düşünceler sorgulamayı, çok yönlü düşünme yetisini geliştirir. İnsanı objektifliğe, değerlendirmeye sevkeder. Toplumu toplum yapar. Kova dönemine girince hepsi bir yere oturdu. Ya da ben bu bakış açısını ancak doğum dönemimde yapabilecek ilhama erdim.

Doğum günümde çok güzel mesajlar, telefonlar aldım. Paylaşımın sıcaklığını yanı başımda hissettim. Aslan’daki Dolunay’la ilişkiler özelinde her türlü aydınlanmaya zihnimi, ruhumu açtım.

İşte şimdi geç de olsa etkisi bir iki gün daha sürecek Dolunay’ı kutlama, kutlamayı elektronik müzikle bünyeye zerk etme zamanı.

Little People ve anti-Little People çekişmesi gibi Aslan’daki Ay ve Kova’daki Güneş karşıtlığı da beni bir oraya bir buraya götürdü.

Siz bu Dolunay’da nerelerdeydiniz?

Hadi şimdi İsveç’e uzanalım ve bu hareketli, teknolojik parçayla Ritual Union diyelim.

Enjoy!

%d blogcu bunu beğendi: