Duruyorum

Uzun bir aradan sonra masama oturup bir tütsü yaktım (adı healing), müziği açtım (Ibrahim Maalouf), defterimi çekmeceden çıkardım (kendi yeşil, kırmızı beyaz sicimle kapağından bağlı), kalemi elime alıp yazmaya başladım (ince uçlu, metalik kırmızı kapaklı).

Durdum.

Bu ara istemediğiniz şeylere kendinizi zorlamayın manasında bir yazı çıktı karşıma. O mecbur hissetme halime bir göz kırpar gibi.

“Duruyorum” okumaya devam et

Devam

Çarşamba

O Salı’dan beri onbeş gün geçti. Kabuklarımızın çoğu kurudu, soyuldu, düştü. İç kabuklarımızın daha vakti olabilir. Kediden bile ürker hale geldim. Coffee’yleyken tabii. Hoş, Nişantaşı’ndaki kedili parktan geçerken Coffee’nin üstüne koşup karnına tüm tırnaklarıyla yapışan bir bebe kediyi dün gibi hatırlıyorum. Korkum boşuna değil.

Öte yandan yaşadıklarımızı uzun uzadıya yazınca sistemimden uzaya fırlatıp attım sanki. Seyrettiğim bir film, gördüğüm bir rüya, başka hayatlardan aktarılmış bir geçmiş zaman masalı gibi anlamsızlaştı o görüntüler. Hisler değil. Onlar duruyor suyun altında, görünmeyen yerlerde.

“Devam” okumaya devam et

Neredesin sen?

İnsan yoğun, koşuşturmalı geçen günlerin üstüne birden serbest ve boş kalınca ne yapacağını şaşırıyor.

İnsan = ben.

Bir şey yapacaktım, ama ne? Yapacaktım, edecektim, ne, ne, ne?

Beden durmuş, ama zihin hala o deli sıkışık tempoda koşuyor. -Ecek -acak, -se -sa ekleri dönenip duruyor. “Neredesin sen?” okumaya devam et

Dur

Yetmiyor farkındayım. O yüzden gözlerimi kapıyorum. Doğrudan o karanlıktan yazıyorum. Işık var mı? Yok. Altın altın pencereler yanıp sönüyor. Bak, bir lotus çiçeği. Ya da kimbilir ne? Ama böyle sert değil, yumuşak bir sesle. Sonrasıysa renksiz, soluk. Ölüyor mu? Siliniyor. Bir çözülme. Yanıp sönenler çarkıfelek gibi bir şeyler müjdeliyor. Müjde? Eskilerden bir teyze. Kahve kızıl saçlı, çapkın kalçalı, tatlı gülümsemeli. Müjde değilim ben. Belki yanındaki. Beraber denizlere açılmış, karşıya geçiyoruz. Hangi karşı önemli değil. Buranın ötesi, bu önemlisi. Kendini ciddiye almanın bir numaralı sesi. Bir de acilacilacilacil konulu iş mailleri. Sürgit gider, iş gitmez, acilacil diye bağırdıkça ağırlaşır, kanar, durur, yatar. Her şey acil, ben önemliyim, sen otur, ben gidiyorum, iyi günler. Yetmiyor çünkü zaman yok, acil ondan. Bu beden bu ruha yetiyor mu, bu zaman bu yaşama yetiyor mu, bu memleket bu insana yetiyor mu, bu dünya bu insanlığa? Büyük büyük laflar, küçük küçük kafalar. Küçüüüük. Yine lokum yeğenim konuşuyor, uygulamalı demoda işaret parmağıyla baş parmak arası minicik mesafeyi gösteriyor. Cıcığın cıcığı kadar zamanlık yeri var insanın dünyanın yaradılışında. Bilemedinizse gidiniz bir yudum Cosmos seyrediniz, Neil amcayla az buz flört ediniz. Bilimli kurgulu uzaylı boyutlu şeylere kapılıp gidince olacağı bu. Bir Valerian hiç Beşinci Element etmez. Sen neymişsin Luc abi? Ne yaptıysan yirmi sene önce yapmışsın. Ben de bundan korkuyorum, yirmi sene sonrasından. Ne bileyim ne kadar var, ne kadar yok? Gözlerim kapalıyken zaman yok. Bak yine oradayım. Uzay boşluğunda. Astronot değilim, kıyafetim yok. Nefes alıyor muyum, önemi yok. Uçmak var ama. Sıskacık, yerçekimsiz bedenim uçuyor da uçuyor. Yıldızların yanımdan akıp gitmesine şahidim. Üçgen üçgen ışık sağnaklarına dalıyorum. Siz de benim şahidimsiniz yıldızlar! Etten kemikten bir beden saatte kaç kilometre yol yapar? Zaman yetmiyor, yol yetiyor. Yoruldun, düşüyorsun. Ben değil, sen. Yetti, di mi? Yetiyor, yetiyor. Bi dur, zamanı geliyor.
“Dur” okumaya devam et

Dan

Kimse birşey yazmış mı bakıyorum. Bir blog, iki blog, gerisi yok. Yazandan cesaret almıyorum, yazmayana sığınıyorum, ben de yazmıyorum. Kimse yazmıyor, ben yazsam kime ne yazıyor? Yok ama, olmuyor. Olmuyor, olmuyor. Bu iç sıkışması, bu kalp çarpıntısı, bu nefes daralması geçmek bilmiyor. Yerdeki meditasyon minderim bana bakıyor, kafam kendini öteki yana çeviriyor. Her çevirdiğim yanak öteki taraftan bana geri dönüyor. Yere oturmak zor geliyor. İki adım arası durmak imkansızlaşıyor. Ellerim gözlerim ekranlarda kayıyor, kayıyor. Iki satır okunup bırakılan kitaplar sehpamda, başucumda üst üste, alt alta birikiyor. Coffee ve Gandalf bir yatakta yan yana yatıyor. Ben kendi içimde yan yana duramıyorum. Duramayınca yatıyorum, uyuyamayınca kalkıyorum. Yatakta dik oturuyorum. Sırtıma yastıkları alıp bağdaş kuruyorum. Gözlerimi kapıyorum. Bir nefes, iki nefes, üçüncüde kes. Yazdıklarım üstüme geliyor, yazmadıklarım arkadan itiyor. Niye oturamadığım duygu duygu içimden dışarı fışkırıyor. Hepsi üstüme yağmur gibi yağıyor. Bir damla, iki damla, yeter artık, dolu bu, anla. Kollarımı iki yana açıp derin nefes alıyorum. Ellerim yukarıda birleştirip iki avucumu kalp hizama indiriyorum. Baş parmaklarım birbirine değiyor, önleri kalbime hizalanıyor. Kalbim hıçkırıyor, ses çıkmıyor. Gandalf aksırıyor, Coffee pufluyor. Sessizlik doluyor. Varlıklarına şükranım yükseliyor. Birleşmiş avuçlarım yüz hizama çıkıyor, baş parmaklarım dudaklarıma değiyor. Yumuşak temasla insan tüm sertliği hatırlıyor. Ağzım büzülüyor, kenarları seğiriyor. Kapalı gözlerimle deli manyak bakışlarım karanlık bir uzayda ışık hızında at koşturuyor. Gözlerim hiçbir şey görmüyor. Kim kime gözüm seni görmesin diyor? Yanımdan tanklar geçiyor. Bir tank, iki tank, sonunda anca dank. Dank dank dank. Bilinçdışım yepyeni rüyalara yelken açıyor, dostlar alışverişte görüyor. Anlaşamayan kavgalılar müttefik, arkadaş görünen canayakınlar kuyu kazıcı çıkıyor. Hiç gülesim gelmiyor. Gülmekten gözlerimden yaşlar geliyor. Fotoğraflar herşeyi söylüyor, filmler hepsini yalanlıyor. Herşey yalan, hepsi dolan, git cama tırman. Bir cam, iki cam, OHALde hadi dam. Dan dada dan.

%d blogcu bunu beğendi: