Tatilci

Gece

Hava açık, gök dolunaya doğru, Jüpiter henüz batmış, deniz özlenen süt ve liman dinginliğinde. Coffee deniz ve kumsal yorgunu, patilerinin altı sıcak taş yanmalarından pembe pembe. Sadece o değil, bir de denize kaybedeceğinden korktuğu ana ve (özellikle) babasının arkasından uluma meselesi var. Denize gir desen girmez, otur bekle desen oturmaz, anca taş atarsın, o koca ön patileriyle sıska arka bacaklarının üstünde titrek titrek kocaman taşları sürer, sürükler, sahile kadar getirir, son kertede kafayı suya daldırıp dişsiz dişleriyle taşı kapar, kumsala koyar ve havlar. Hani, nerede yenisi? “Tatilci” okumaya devam et

NOLA NOLA Vol IV

Dönüş zamanı.

Bir hafta nasıl geçti anlamadım.

Çok hızlı ve yoğun başladık, sonra konferansla birlikte dağıldık.

Normal.

Sabahtan akşama kadar kafa vererek dinlemek, dinlemek, dinlemek.

Öğretici.

Yorucu.

Son iki gece konferans biter bitmez kendimizi otelden dışarı atmamıza rağmen ben bir saat içinde tükenip geri döndüm.

Yorulmuşum.

Hem kafa yorgunluğu hem beden.

Bazı akşamlar müzik dinleyeceğiz diye aç kaldık, bazılarında karnımızı doyuracağız diye müziksiz.

Hey canını sevdiğim İstanbul.

Dur durak bilmeyen gece hayatına, haftanın her günü, günün her saati açık olan restoranlarına, barlarına, konser mekanlarına bakıp da her yurtdışına çıkışta ‘şimdi bizde olsa..’ dedirten şehir İstanbul.

NOLA’yla ilgili dönmeden önceki en önemli tespitim bu.

Ya müziğe doyuyorsun ya da karnını doyuruyorsun. İkisini aynı anda yapamıyorsun çünkü konser mekanlarında iki, bazen üç vardiya grup çıkıyor. Çoğu saat 20.00 itibarıyla programa başlıyor. Yemek mi yiyeceksin müzik mi dinleyeceksin, karar vereceksin. Biz zaten tüm gün 18.00’e kadar konferansta olunca ya birine ya ötekine anca yetişiyoruz. Bir öyle bir böyle dengeliyoruz.

Bu akşamın son gecemiz olması itibarıyla favori ve açılış mekanımız Preservation Hall’la taçlandıralım dedik. İyi ki de gittik. Bu geceki performans bir öncekinden çok daha neşeli, hareketli, canlıydı. Seyirci de daha genç ve coşkuluydu. Karşılıklı bir atışmayla bol güldük, el çırpıp ritim tuttuk, konser bitiminde gruba bahşiş bıraktık, bir de CD’lerini kaptık.

Çıktığımızda saat 22.00 olmuştu. Önceden yemeğe vakit olmayınca başladık ayaküstü atıştıracak yer aramaya. Yok kardeşim yok. Çoğu mutfak çoktaaan kapanmış. Açık olanlar bizi paklamaz, bizim istediklerimiz açık olmaz. Öyle bir durum.

Bir iki yere girip nereyi önerirsiniz dedik.

Ayaküstü, dünya mutfağına ne dersiniz dediler.

İyi dedik.

Çıka çıka neresi açık çıktı?

Ali Baba!

Adı Ali Baba, ama tabelada Yunan döneri gyros yazıyor, yerlilerin tarifine göre humus vs yapan Lübnan lokantası oluyor.

Buralarda hepsi bir zati. Ha Türk, ha Lübnan, ha Yunan.

Neyse, Ali Baba dışında yiyecek bir yer bulduk, ama 7 gün 24 saat hizmet verme kültürünü devam ettiren yine bizim oraların adamları dedik.

…..

NOLA’dan canım İstanbul diye bahsettiğime göre benim dönüş vaktim gelip çatmış.

İki gündür kaşıntılardayım.

Dönüş stresi basmıştı sanırım, hani yeterince göremedim yapamadım diye. Bugünse çoook rahatım.

Çünkü artık dönüş yolundayım.

Kısmetse dönüşte turistik gezilerimizden de bir kupleyle bu yazı dizisini sonlandırırım.

Kimbilir, belki içine biraz yıldızlardan haberler de koyarım.

Rastgele.

Duygusal bir yazı numero 2

Gandalf bize geleli tam 2,5 ay olmuş. 4 Kasım’da alıp ormana, Istrancalara gitmişiz. Anasını da o haftasonunun ertesi gurbet ellere yolcu etmişiz uzaktan, sessizce.

Yarın ayın 19’u, 2012’nin Ocak ayı. Gandalf’ın sahibesi hanım dönüş yoluna geçiyor, oğluna kavuşmaya geliyor. Bize de sessiz bir hüzün çöküyor olur olmaz, 2 ay 15 gün sonra.

Bu süre zarfı içinde kendisiyle karı koca çeşitli itiş kakış durumlarımız oldu. Hem döverim hem severim hesabı. E ne de olsa bizim evdeki oğlan Coffee sahiplendiğimizden beri elimizde yoğrula yoğrula, istediğimiz ayarda bir hamur mahiyetinde kıvamını almışken, başka bir ekol, cins, karakter, boy, pos, endam gelmesiyle evdeki hesaplar ister istemez değişti.

Öncelikle kendini misafir olarak gören Gandalf beye evin kurallarını öğretelim dedik.

1. Bizim evde köpekler koltuğa çıkamaz. (Sanıyoruz)

Aa bir bakıyorum Gandalf içeriki odada kanepede sere serpe.

2. Bizim evde köpekler kendi yataklarında uyurlar. (Sözde)

-Allah allah, yahu Bey, Gandalf’ı gördün mü? Yer yarıldı içine girdi.

Evet yer yarılmış, yatağın içine girmiş. Öyle bir girmiş ki, yatak çarşafı kahve, bizimki senden kahve, bütünleşmiş görünmez olmuş Harry Potter misali.

3. Bu evde köpekler masadan, sehpadan yemek almaz, yemeklere sulanmaz, hele ağızları hiç sulanmaz.

Peehh, hangi birini saysam? 3 yaşındaki Lara’nın elinden kapılan dondurma kornetini mi, sehpadan kapılan ekmek sepetini mi, mutfak tezgahından götürülen 2 adet tuğla büyüklüğündeki hamsikoliyi mi? Yok canım, abartıyorum. En fazla biz yerken burnunu gözümüze sokup dibimize girmiş, koklamış, salyaları salmış, salınan salyalardan oluşan küçük vıcık köprücükler hemen altında duran kıskanç Coffee’nin kafasına yapışmıştır, o kadar!

4. Bizim evde köpekler mutfağa girmez, en fazla kapı girişinde oturur veya yatar, bekler.

Cevap için bakınız bir önceki madde, hamsikoli vakası.

Neyse, bütün kurallarımızı sayıp dökmeyecağim, ama başlangıç olarak bir hadi yallah deyip besmeleleri çektik.

İlk haftalarda böyle in aşağı, çık dışarı, yat bakalım, kalk ordan komutlarıyla inledik biraz biraz. Bir yandan evdeki rutinlerin bir köpek için ne kadar, ne kadar faydalı olduğunu, bu rutini bekler hale geldiğini ve kuralların hayatını kolaylaştırdığını anladığını ve doğal olarak itaat ettiğini gördük.

Gandalf aynen Coffee gibi artık gün be gün gözümüzün içine bakarak (hatta çoğu zaman lapacı Coffee’yi de sollayarak) ‘hadi çıkmıyor muyuz?’ ‘artık yatmıyor muyuz?’ ‘hadi kalkmıyor muyuz?’ dedi, kapıda Coffee’den önce hazırol pozisyonunda oturup kayışının takılmasını bekler hale geldi. Her sabah ve akşam dışarı çıkmalar, akşam aynı saatte Coffee’yle sırayla yenen yemekler -hiç aynı anda yemek vermedik, hep sırayla birbirlerini beklemeyi öğretmek üzerine gittik-, orman ve sahilde uzun yürüyüşler, bütün bunlar gündelik hayatın bir parçası haline geldi. Böylece Gandalf da rahatladı, şımarık misafir pozisyonundan çıktı, eve uyum sağladı, yerleşti, yerini benimsedi.

Geçtiğimiz haftalarda bize geldikten sonra ilk defa kayınvalidemin evine gittik. Bakalım nasıl tepki verecek dedik. Tabi bir heyecan silsilesi koptu. Coffee’yle birlikte içeri dışarı, yukarı aşağı koşuşturmalar, arada ‘mutfağa girebiliyorduk bu evde ya, di mi?’ denemeleri, sehpadan peçete kapıp parçalama, ilgi çekme durumları vs. Bir müddet sonra duruldu. Normalde dışarıyı seyrettiği koltuğun tepesine çıkmak yerine, yine o koltuğun önünde ama yerde, dışarıyı seyretmeye başladı. Yanında Coffee’siyle.

Belli bir saati geçtikten sonra (genelde bu hep Coffee’ye olur) baktık ikisinde de bir gözümüzün içine ve kapıya bakma durumları. Hadi eve gidelim çağrısı sessiz sessiz derinden veriliyor. Döndük eve. Ohh, dünya varmış di mi kuru popolular? Herkes kendi şiltesine, yatağına serildi, bir horultular, bir sesli rüyalar görülüyor ki..sanırsınız bütün gün ormanda dört nala koşturduk itleri, pelteleri çıktı.

Bunlar işin dış dünya boyutu. Bir de iç dünyamızın girmekten kaçındığımız kıvrımları var. Bir gün nasıl olsa dönecek fikriyle kendisiyle hep ilgilendik, sevdik, ama belli bir mesafede durduk. İster istemez gelişen bir savunma mekanizması. Coffee’yle birlikte o kadar uyumlu, canlı, dostlar ki enerjimizi ikiye katlayıp yükselttiler. Ve bu Gandalf’ın gelişiyle oldu. Beklenmedik bir şekilde yakalandık, zamanında farkedip duygulara hemen müdahale ettik, yakaladığımız yere bir düğüm attık, bağladık.

Dünden beri bende de benim Bey’de de bir Gandalflama durumu baş gösterdi. Bakıp bakıp ‘özleyeceğiz seni be dümbük’ der bulduk kendimizi. O da bizi o kadar iyi anladı ki, koca ıslak burnunu ve salyalı ağzını bizden esirmeyen bu küçük at, 2 gündür küçük küçük el yalamalarında, çenemize yumuşak burun atmalarında, pati atıp sevgi göstermelerde. Şımarık sevgi istemelerden olgun ağırbaşlı sevgi verme safhasına geçmişiz meğer. Bendeki Coffee’yi sıkıştırma taktikleri kendisine sıçramış durumda, oğlancağız da hafiften dumura yatmada. Bu kadına ne oldu böyle şaşkınlığıyla birlikte verilen sevgiyi hiiiiç ikiletmeden karşılıkta kusur etmemekte.

İşte böyle.

İç dünyamızın kıvrımlarına hala çok girmiş değilim. Bilinçdışım bunu biliyor, bilincim onu bana çağırmakta direniyor, bünyeyi savunuyor.

Bunu bilir bunu derim.

Gerisi başka bir yayına..

%d blogcu bunu beğendi: