Ve Coffee sokkö Sarıkız’la tanışır

Bugün Coffee, bey ve ben sahil yürüyüşümüzü yaptık, eve dönüyoruz. Yokuşta karşımıza yeni bir tip çıktı. Sarı, gençten bir sokkö kız. Nam-ı diğer Sarıkız.

Nasıl tırsık, nasıl ürkek. Biz ona ilerledikçe ve Coffee hah huh dili sarkıtıp azgın sesler çıkardıkça kuyruğu iyice kıstırdı bacaklarının arasına, kulakları düştü aşağıya, sokaktaki birilerinin arkasına sığınıp saklandı sözüm ona.

Biz de aldık Coffee’yi, götürdük Sarıkız’ın yanına. Kıç burna burun kıça yapıp koklattık iki dümbüğü birbirine. Ohhh, hemen bir rahatlama.

Hoplamaya başladı hemen kerata. Biz de gazı verdik bu taze kıza, gel bakalım koş bakalım diye diye Coffee’yle çıkardık bizim mahalleye.

Bir baktım kız bizimkinin tepesinde, başladı sırnaşmalar.

Cut.

Sonraki sahne Coffee’nin önünde yere yatmalar.

Cut.

Bir yukarı bir aşağı koşuşmalar.

Cut.

Bütün bir mahalle, sokak, apartmanlar çevresinde birlikte koşuldu, oynandı. Her bir ağaç dibine işaret bırakıldı. Önce biri, sonra öteki.

Cut.

Sonunda ayrılık vakti geldi. Biz evin kapısına doğru ilerledikçe bir baktık Sarıkız da gelmesin mi bize doğru içeriye.

Cut.

Yok dedik, sen burda kal, bekle. Görüşürüz yine.

Packshot.

Coffee’yi aldık, girdik içeri, açtık balkon kapısını, girdi sıcacık güneş içeri.

Post Packshot.

Birden başladı mı dışarıda bir havlamalar, bir hareketlenmeler.

Eyvah dedik, Sarıkız Coffee’sini arıyor galiba.

Balkondan gizli gizli aşağı baktık, genç kız balkonun altında, bir aşağı koşuyor bir yukarıya.

Boyu da oğlumuzun boyuna uygundu, hem gençtendi, tazedendi, düşünsek mi ki ne?!

Aldı mı bizi bir düşünce.

Sarıkız geçirdi yeni arkadaşının muhitinde bir süre.

Bıraktı her yere izlerini ki bizim oğlan çıkınca koşsun onu hemen bulabilsin diye.

Bakalım.

Hayırlısıysa olur dedik biz de.

Coffee the Yorgun Savaşçı

Coffee’yle 2 gündür gezmelerdeyiz.

Dün yakın bir arkadaşımın kızıyla sosyalleşme ve bahçede koklaşıp oynaşma durumundaydı. Eve döndüğünde pek mutluydu. Bu mutluluk bu sabaha da sarktı. Sabah kalkar kalkmaz benim hazırlandığımı görünce aynı beklenti içine girdi. ‘Bugün nereye gidiyoruz?’ bakışları ve kapıda hazırolda bekleme pozisyonu.

Attım bagaja, düştüm yola.

Bugünkü ziyaretimiz de yine bahçeli ve üç kedili bir eve misafirlikti. Evde üç kedi olunca haliyle Coffee Bey bahçede takıldı önceleri. Bahçeye açılan cam kapının önünde Güneş, Tarçın ve Yusuf kedi kardeşler Coffee Bey’le karşı karşıya kalınca çıkan sesler, kabaran tüyler, kısılan gözler seyre değerdi. Biri sinip biri kabarıp öbürü inip kalkarken bir nevi Meksika dalgasını seyreyledik. Sakin mizaçlı, efendi oğlan kendini haf hof havhavlayarak ifadeden ulumaya çevirince, dedik kedileri yukarı, oğlanı içeri alalım, onun da gönlü olsun.

E noldu?

Kediler yukarıda bir odaya kapatıldı, bizim oğlan içeri alındı ama durdurabilene aşkolsun. Koklamadığı köşe bucak kalmadı, CD’lerin aralarından tut koltuk altlarına, kapı pervazlarından paspas altına dek. Sanırım bir 45 dakikayı böyle geçirmiştir. Sonunda yoruldu, kendini bir yere attı. Yalnız attığı yerin kedilerin mama kaplarının yanı olduğu gözümden kaçmadı.

O sırada evin küçük oğlu okuldan döndü. Aman da bir sevinç gösterileri, sırtını yaslayıp kendini sevdirmeler, söz dinlemeler..

Arkadan bir arkadaş daha geldi, ohoo oh, tam evlere şenlik oldu. Bizimki dedi ki ‘şimdi oldu, grup tamamlandı, kediler çatı arasına kapandı, ev bana kaldı, ben sahibime kaldım, artık ayaklarının üstüne yatıp şımarabilirim’

Yine de dağdan gelenin bağdakini kovması hoş olmadı tabi. Yukarıda isyan eden kediler miyavları basınca bizim oğlanı arabadaki küçük evine, bagaja, götürdüm, bir yarım saatliğine daha eve döndüm.

…..

Kalkma vakti geldi, Coffee’nin oyuncakları, mama kabı, tasması, bezi ıvırı zıvırı ne varsa topladım, arabaya yollandım. Bagaja bir baktım, boş!

Neeeaaaaa?!??!

Bir korku.

Bir çarpıntı.

Ve paralize olma anı.

Kafamdan hızlı hızlı akan düşünceler.

Arkadaki 2 pencereyi hafif aralık bırakmıştım. Ordan fırlamış olabilir mi?

Saçmalama!

Biri arabayı açıp götürmüş olabilir mi?

Gözümüzün önündeki arabadan nereye? Hayal görme!

Saniyeler içinde arkaya bak, arkaya bak derken buldum kendimi.

Bir baktım beyefendi yayılmış arka koltuğa, bir güzel de paltoma sarınmış, ooohhh kekaa.

Anında rahatlama.

Ama tepki bu değil, şu:

– Coffee!!! Napıyorsun, ne işin var senin burda?!

Kıpkırmızı gözlü, düşük bakışlar. Göz kapakları yarı açık. Ses yok.

Eeee, gözlerimi dinlendiriyoruuum?

– İn aşağı çabuk ordan.

Hrrmmppff, inmesem?

– Çabuk, in aşağı, çabuk çabuk çabuk!!

Öf, tamaaam!

Bagaja binilir, yola koyulunur, Coffee Bey yolu seyreyleme pozuna girer – SANIYORUM.

Hoop, bir baktım bagajdan arka koltuğa doğru yarı belinde bir tip yine.

– İn aşağı, çabuk in aşağı.

I-ıııh, iyiydi senin palto ya, hem kokun var hem sıcak, oohh kuzu kuzu.

Araba durdurulur. Aşağı inilir. Coffee aşağı indirilir çünkü arka koltuktan tekrar bagaja geçmemek için yere sinilir ve kıvrılıp yatılır! Bu sefer Coffee Bey bagaja kucakta çıkarılır. Yine bir parti homurdanılır. Bagaj kapatılır, direksiyona geçilir. Ve biraz da vicdan azabı çekilir.

Bilmeyenler için;

Coffee normalde arabanın bagajında yatmaktan çok memnun. Onun için adeta küçük bir kulübe orası. Bir yere gitmek ya da dönmek onun için o bagajda yolu seyretmek veya yayılıp boylu boyunca, köşeleme yatıp uyumak anlamına geliyor. Dolayısıyla bugünkü hareketi normal değil. Kedi heyecanına veriyorum.

Nitekim yol boyunca gıkı çıkmadan yatıp uyudu. Arada yol trafiklenip kamyon, otobüs aralarında kalınca ayaklandı, kafayı arka koltuk başlıklarının arasına soktu, dikiz aynasından bana bakışlar attı, ‘Dönüyoruz di mi?’ diye sordu. Sonra yine devrilip yattı, uykuya daldı.

Eve girer girmez bir koşu gitti içeriden oyuncak geyiğini getirdi. Bizim beye birtakım gösteriler yaptı, çok güzel bir gün geçirdiğini anlattı. ‘Bak sevgili sahibim babam, ben bugün böyle böyle kediler gördüm, onlara böyle böyle uludum’ deyip ‘awuuuuuu’ diye kafayı yukarı dikip bir uludu ki..Sende ne numaralar var be oğlum dedim.

Tüm bu atraksiyon sadece 10 dakika sürdü. Bizim bey yere inip kendisine sırnaşayım dediği dakika Coffee Bey derin uykuya dalmıştı.

Coffee the yorgun savaşçı.

Bugün çok yoruldu.

Ama köpeğin kediye karşı imtihanını hakkıyla tamamladı.

Geriye derin horultular kaldı.

Coffee’nin Bayırı, Bayırın Coffee’si Var

© muratkazdal.wordpress.com

Kar yağdı yağalı bizim oğlanda bir heyecan, bir heyecan. Sanırsın karda doğdu, kar yiyerek büyüdü, avını aşını karın altından çıkardı. Dışarı çıkar çıkmaz karların içine doğru bir koşmalar, bir coşmalar, sorma gitsin. Bir heyecan bayıra doğru uygun adım marş yürünüyor, hatta bildiğin koşuluyor, arada tempon düşerse arkaya dönüp ‘geliyor musun?’ bakışları atılıyor, sallanan sandalye misali öne arkaya dört ayak hoppidi hoppidi inilip kalkılıyor. ‘Hadi gidelim, bayıra gidelim’ durumu.

O bayır hangi bayır derseniz;

Geçen sene oğlan aileye katılır katılmaz sabah akşam yürüyüşlerimize başladık. Önce tasmayla yürütüp bir sokak yukarı, bir sokak aşağı, alt sokak, yan sokak gidip geliyorduk. Hem iletişimimizi geliştiriyor hem de bir nevi eğitimden geçiriyorduk. Söz dinliyor mu, tasmayla yürürken çekiyor mu, başka köpeklerle karşılaştığında sert tepki veriyor mu… Zamanla laf anlar, göz temasında bulunup bekler hale geldi. Bu arada uyuzu da geçti, başka köpeklerle sosyalleşmesinde bir sakınca kalmadı.

Coffee’den önce, evin her dem ziyaretçisi Gandalf’la mahallede dolaşırken uzun bacaklı, yürümez-koşar bu küçük atı rahatça salabileceğimiz otlak, bayır, çayır ne var diye bakınırken yolun yukarısında çıkmaz bir sokak bulduk. Bu sokağın sonu bildiğiniz bir bayır. Hem yeşillik hem efil efil esmelik hem de bir güzel boğaza nazır dalıp gitmelik.

Coffee’nin toparlanmasıyla bayır düzenli olarak yürüyüşe gidilen rotamız oldu. Aslında gidiyorduk da başlarda salmıyorduk. Artık bayır ‘resmi olarak’ kendisinin küçük büyük tuvalet ihtiyacını giderdiği, koşup otlandığı, Allah ne verdiyse toprak altına burnunu sokup kokladığı, hatta arada bulup çıkardığı -misal koca bir fare- mekanı haline geldi. Ben de ismi tescilledim, ‘bura Coffee’nin Bayırı ola’ dedim, sosyal paylaşım platformlarında da etiketledim.

Karda bayır bir başka oldu. Adı üstünde bayır, şehir içinde küçük bir kaçamak alanı adeta. Hele karla bütün çamur çerçöp kapanınca yeme de yanında yat kıvamına geldi. Biz tepeden yürümeye başlıyoruz, aşağı doğru ta ki yol bitinceye dek iniyoruz. Bayırın başında kendinizi küçük bir dağın tepesinde gibi hissediyorsunuz, bembeyaz gözün alabildiğine bir açıklık, aradan fırlayan otlar, çalılar, karşıda yamaçta ise apartmanlar, gecekondular, diğer yanda gri mavi buz rengi Boğaz’dan foşur foşur akan sular, arada geçen şilepler ve bu bolkarda bata çıka koşturan Coffee Bey.

Bugün yine o günlerden. Karda toz kaldıra kaldıra koşmaya, burnunu karlara gömmeye, bir kar tepesinin içine balıklama dalmaya, sonra bu kar kümesinden roket gibi uçup çift kulak havada başka bir tümseğe girmeye, keskin hareketlerle bir sağa bir sola bakınıp ‘sözde’ av peşinde dolaşmaya doyamadı beyefendi. Beyefendi diyorum çünkü kendisi bir lord köpeği. Hani barınaktan sahiplendiğimize bakmayın lütfen. English Springer Spaniel Field Type’ın hası çıkan bu oğlan ingiliz kraliyet ailesinin avlanmak için özel olarak seçip yetiştirdiği bir ırktan. (Barınaklar sadece sokak köpekleriyle mi dolup taşıyor sanıyordunuz? Üzgünüm, son derece yanılıyorsunuz.)

© muratkazdal.wordpress.com

Ha sanki imaj olarak da asaletini desteklemek istermiş gibi o karlara batıp çıktıkça, ayaklarına kar topundan boncuklu çarıklar giymiş gibi karlar yapışmasın mı? Çıkar çıkarabilirsen. Bakınız şekil 1A. Valla ben yapmadım, o yaptı!

Coffee bayırında mutlu, bayır Coffee’sinin günlük ziyaretlerinden umutlu. Bundan iyisi şamda kayısı derseniz daha da iyisini bayır bize her gün veriyor derim. Misal, geçen gün sarı-beyaz sokkö bir dost, cikletten çıkıp ‘şşt lord köpeği, oynayalım mı?’ dedi, bizimki kendinden geçti. E işte o zaman da kayısı üstü kaymak oldu, bize de afiyetle seyreylemesi düştü.

Senin adın kim? Benim adım Coffee.

Geçen sene bugün.

Bir gece evvel Bey’le annemlerde kalmışız.

Bir gün evvelse Yedikule Hayvan Barınağı’na gitmişiz. Köpeklerle vakit geçirmişiz, bize yoldaş olacak birine bakmışız. Gönlümüzü tam anlamıyla çelen biri olmamış, ama hepsini sevmişiz. Mama, bisküvi, gazete götürmüşüz. Bu bizim rutinimiz olmuş. Bir aydır ara ara Yedikule’ye gider olmuşuz.

Tuzla Hayvan Rehabilitasyon Merkezi’ne de gitmemiz önerilmiş. Biz de demişiz ki yine Yedikule’ye gidip bir bakalım, sonra karşıya geçip bizimkilerde kalalım, sabahtan oraya devam ederiz. Yedikule’de barınakta leş olan üstümüz başımızı aynen bir torbaya koyup ana evine yollanmışız. Ertesi gün kokulu lekeli kıyafetleri ayakkabıları yeniden giyip Tuzla’nın yolunu tutmuşuz. Niyetimiz o gün sadece gidip bakmak, ortamı koklamak, gönlümüze yakın duran bazılarıyla biraz daha vakit geçirmek, onlara sevgi ve ilgi vermekmiş. Ordan biriyle ayrılmak pek değilmiş. Zaten içimiz de biraz burukmuş.

Çünkü bir 10 gün evvel bu niyetle 6 aylık bir Malamute kırmayı evimize almışız. Bakıcıları tarafından (nedense) On diye çağrılan yakışıklıya hemencecik Bond ismini koymuşuz, evde salonun güneş alan yerlerinde sızışına şahit olmuşuz. Sahiplenme konusunda kesin karar verip aşıları için annesi Malamute’un sahibi hanımı aramışız. Müjdeyi kendisine vermişiz, oysa hevesimizi kursağımızda bırakacak bir tepkiyle karşılaşmışız. Bond’un annesi çok zor bir hayvanmış, evde yalnız kaldığında çok ağlar, hatta ulurmuş. O kadarmış ki sahipleri yaşadıkları apartmandan taşınmak zorunda kalmışlarmış, o kadar şikayet almışlarmış. Biz de haliyle ürkmüşüz, nihayetinde biz de apartman dairesinde bakmaya niyetlenmişiz. Ve tabi 24 saat ilgi isteyen bir hayvan konusunda ister istemez çekimser kalıvermişiz. Annesinin sahibi hanım içimizin rahat olmasını, Bond’un çiftliği olan bir arkadaşları tarafından sahiplenileceğini ve kendisine çok iyi bakılacağını bize söylemiş. Biz de boynumuz bükük ‘peki’ deyip bakıcılarına Bond’u, pardon On’u teslim etmişiz. Halbuki evimize girdiği an itibarıyla ona isim vermiş, sahiplenmişiz bile ama farkında pek değilmişiz. Dolayısıyla aklımız hala On’da, barınaklara gitmeye devam etmişiz.

Bu psikolojiyle Tuzla’nın yolunu tutmuşuz. Önce bir Dalmaçyalı’yla, arkadan Parfe isimli siyah bir sokak köpeğiyle tanıştırılmışız. Ben Parfe’yle, Bey Dalmaçyalı’yla dolaşmışız da dolaşmışız, bütün merkezi turlamışız, diğer kafeslere teker teker bakmışız. Bu arada birbirimizle konuşmamışız, ama ikimiz de gözümüze orta boylu, beyazlı kahveli, yuvarlak kulaklı, koca patili bir oğlancık kestirivermişiz. 2. turun sonunda gönüllü Deniz Hanım’a aynı anda ‘şurdaki kahveli oğlanla bir tanışsak?’ deyivermişiz. ‘Av köpeğini mi diyorsunuz?’ demiş.

Oğlancık, diğer bütün köpeklerin aksine biz ortalıklarda dolaşırken ne havlamış ne ilgi istemiş, öylece durup bakmış. Ne zaman biz kafesin önüne gitmişiz, heyecanla iki pati üstüne çıkmış, parmaklıkların arasından titreyerek bizi koklayıp yalamaya çalışmış. Bey önceliği bana vermiş, ben kulağı sarı küpeli oğlanla tasmalı turlamaya başlamışım. Ne çekiştirmiş, ne bir taşkınlık yapmış. Oğlancık benimle sakin sakin dolaşmış, belki yarım saat belki 1 saat. Sonra oturmuşuz, onu da yanımıza oturtmuşuz. Bey de bakmış, ayrıca vakit geçirmiş oğlanla. Sakinlik ve sukunet devam etmiş. Geçmiş 2 saat daha. Alıp gitsek mi diye bakmışız birbirimize, belki de içimizden götüreceğimizi bilmişiz, ama tam da teslim olamamışız hemen oracıkta. İşlemler, kimlikler, kayıt vs derken oğlanı arabanın bagajında bizim evin yolunu tutmuş bulmuşuz bir anda.

Doğru veterinere götürmüşüz.

Hemen bir kan testi, ilaçlı yıkama yaptırmış, kendisine karne açtırmışız.

Çok hastaymış aslında, uyuzmuş, tüylerinin yarısı yokmuş.

Gözler kırpkırmızıymış, konjektivit olmuş.

Barınak hastalığı denen bir ciğer iltihaplanmasından muzdaripmiş.

Yokmuş da yokmuş işte.

Tedaviye hemen başlamışız.

Mama, kaplar, ilaçlar hazır edilmiş, tam teşekküllü işe girişmişiz.

Eve geliş ayrı bir heyecan olmuş, ama aynı heyecan oğlanda pek yokmuş.

Ne içerde koşturmuş ne kalorifer yanına kıvrılmış.

Girdiği yerde kalakalmış.

Bizim yer gösterip oturtmamızı beklemiş, yatar yatmaz da uykuya dalmış gitmiş.

Ertesi sabah kalkmamış yerinden biz seslenmeden,

Sadece hasta değil, depresyondaymış kendisi derinden.

Coffee demeye karar vermişiz ona birden,

Burnundaki benekler has kahve çekirdeğinden.

……

Tam 1 sene geçmiş o gün ve gecenin üstünden,

Ve tam da bu sabah Coffee gelip iki öpücük kondurmuş gözlerimizden.

Kurulmuş saat gibi mübarek, nerden bildin bugün o gün derken,

Hiçbir şey dememiş, bakmış bize ağzında bir oyuncak içten içten.

…..

İyi ki doğdun, iyi ki geldin.

İyi ki, iyi ki, Coffee, Coffee…

Bir Bitiş, Bir Ayrılık, Bir Başlangıç

Bu sabah Gandalf evine döndü Coffee’yi geride bırakarak.

Coffee de Gandalf da önce bu gidişi pek anlamadı. Sabah evin kapısında herkes gitmek üzere toplanınca klasik bir sabah yürüyüşü sandılar, ama sadece Gandalf tasmalandı ve arabanın yolunu tuttu.

Coffee kapıda beklemede kaldı. Gandalf gittikten sonra kapıdan biraz içeri doğru geçip kendi etrafında döndü, puf diye yere yattı, burnunu kapıya doğru çevirdi, bekleme pozuna geçti. Bir nevi dostum geri gelecek mi ya da ben de onunla gidecek miyim durumu. Bir süre bekledi, sonra uykuya daldı.

Biz de Gandalf’ın mıyyy, muyy, hıırr, gurr şeklindeki sabah söylenmeleri olmayınca Coffee’nin sabah çıkmasını sarkıttık. Ben kitap okumaya köşeme çekildim, bey bilgisayarının başında çalışmaya geçti, Coffee de yerde horuldamaya.

Bu oğlanla ilgili şöyle bir tespitimiz var.

İnsan seviyor, çocuk seviyor, seyahate, misafirliğe gitmeyi seviyor, kalabalıktan keyif alıyor, başka köpeklerle anlaşıyor, sorun çıkarmıyor ama evinde, yatağında, arabada ve biz bize, sadece üçümüz olduğunda bambaşka bir huzur ve mutluluk duyuyor.

Bunu bize o kadar iyi geçiriyor ki..

Yaz başında ilk defa Coffee’yi arabaya atıp uzun bir Ege seyahati yaptık. Maksat barınak sonrası tamamen iyileşmesiyle birlikte dolaşmak, oğlanı biraz yüzdürmek, koşturmak , yolculuğu paylaşmaktı. 15 günlük seyahatin ortasında Bodrum’da kardeşim ve erkek arkadaşıyla buluştuk, hep birlikte evde kaldık. Sonuçta Coffee’yle beraberdik ama bizimle birlikte başkaları da vardı, kalabalıktık sürekli. Coffee bu süre içinde acayip bir huzursuzluk içine girdi. Arada kafası atıp yukarı otoparka çıkıyor, arabanın altına yatıyor, ordan çıkmıyordu. Bunun daha çok seyahat başında biraz zorlayarak soktuğumuz ve oğlan için istemeden travmatik hale getirdiğimiz denize girme deneyiminden kaynaklı olduğunu düşündük. Pek yanımıza gelmiyor, kendi başına takılıyor ya da araba altına kaçıveriyordu işte. Ne zaman devam etmek üzere yola koyulduk, havası değişti. Arabanın bagajı bir nevi odasıydı, bagaja atladığı gibi kendini bıraktı, gideceğimizi anlayıp gevşedi. Asıl bombaysa o gün itibarıyla üçümüz başbaşa kaldığımızdaydı. Bir şirinlikler, bir sırnaşmalar, beyle ben yanyana otururken aramıza girip sıkışmalar, kendini sevdirmek için patilerle kafayı parçalamalar, gırla gitsin.

Mesajı aldık.

Gezmeyi sosyalleşmeyi seviyorum ama üçümüzken en mutlu ben oluyorum.

Ne eksik, ne fazla, aynı evdeki gibi dedi bize.

Öğleden sonra Coffee’yi uzun bir sahil yürüyüşüne çıkaralım dedik ve Gandalf sonrası ilk yürüyüşte de aynı ruh halini gözlemledik. Daha dışarı çıkar çıkmaz bir hoppidi zıppıdı hareketler. Yürümüyoruz, dört ayak havalanıp iniyoruz, havalanıp iniyoruz. (Kendisi bir springer, dolayısıyla pek güzel ‘spring’ ediyor) Yürürken aramıza girmeler, geriye dönüp bakmalar, bir nevi cilveleşmeler, arada denizde uçan martılara hav huv, yoldan geçen köpeklere hır mır. Farklı bir paylaşımı ve ruh hali var, yüksek enerjisinin dalga dalga yayıldığını hissetmemek mümkün değil.

-Mutluyum ben çok mutlu, hep birlikte çok mutluyuz değil mi? Bakın ben ne mutluyum, ne tatlıyım, çok da efendiyim hehehe..

Eve dönünce attı kendini taşlara pestilaki. Evi dolaşa dolaşa her yerde yattı. Holde, koridorda, salonda, mama odasında, önde, arkada, orda, burda. Evi doyasıya tek başına parselledi, yayıldı. Yemek sonrası ilgisini de yaptı. Beyle ikimizin arasında geldi oturdu, durdu. Burun beyin yanağının dibinde, derin iç çekişler ve bir hmpfrrrr sesleri, göz bir bende bir onda. Aramıza girip burnunu ikimizin bacağının arasına soktu, patileri atıp gerim gerim gerindi, ilgiyi sevgiyi topladı, sonra gidip kendi yatağında bayıldı.

Coffee kendi evine yeniden imzayı attı ve krallığını tekrar ilan etti. Tek başına.

…..

Astrolojide bugün Kova burcunda yeniay doğdu. Bu yeniay, öncesindeki dönemin bittiğini gösteriyor ve ayrılığı haber veriyor. Yepyeni başlangıçlara, sürprizlere işaret ediyor.

…..

Gandalf bugün evine gitti.

Coffee ve bizim için de bir dönem bitti, yeni bir dönem başladı.

Şimdi yine üçümüzüz, biraradayız, tamız.

Yine de Gandalf’ı şimdiden özlüyoruz.

Ve sürprizlere açığız diyoruz.

%d blogcu bunu beğendi: