Coffee mi Beni, Ben mi Coffee’yi..

Coffee ve ben işleri biraz büyütmeye karar verdik.
Maceralarımızı mindmills dışında Köpekler ve İnsanları bloguna da taşımaya başladık.
İşte bu yeni mecramızın ilk yazısı.

Coffeesever dostlar, arada uğrayın.
Hem Coffee’ye hem de yeni dostlarına göz atın.
Bekleriz.

köpekler ve insanları

Bir zamandır Coffee’yle sabah yürüyüşlerimizde bir itişme durumu var. Coffee ya çok heyecanlı ya da fazla çekme durumunda. Daha yola çıkar çıkmaz yanımızdan geçen arabalara atlamaya çalışıyor. Bir yandan da yan gözle korunun köpeklerini kolluyor, ordalar mı gözlüyor, havlayıp tepki almak istiyor. Kulaklarını dikişinden anlıyorum gergin ve tetikte olduğunu.

Hal böyle olunca bende de dışarı çıkmamız itibarıyla ‘bakalım bugün ne kadar çekecek?’ diye bir beklenti oluşuyor. Hem Coffee’yi hem de kendimi dinlemeye, sakin kalmaya çalışıyorum. Bazen çok başarılı oluyorum, bazen daha az.

Her böyle ‘hev, höv, hav, hüv’ diye bağırıp atlama durumunda ‘hayır, bekle, otur’ diye yolun kenarında durdurup oturtuyorum beyefendiyi. Bazen daha yumuşak ‘yok birşey’ tadında arkasından yakın temasla karnını okşayarak sakinleştiriyorum. Bu genelde arabaların hayvancağızın üstüne sürer gibi son derece süratli geçtiği ve Coffee’nin bir suçu olmadığı zamanlarda oluyor. Bazen tasmasından yana kısa ve seri bir uyarı çekişiyle net komut verip söz dinlettiriyorum. Arabaların önüne atlayacak kadar çekiştirip…

View original post 555 kelime daha

Hayvan Faktörü, İnsan Faktörü

Bazıları vardır, onlar için insanlar hep iki kategoriye ayrılır. Kategorilerin ne olduğu önemli değildir, önemli olan sadece ve sadece bütün genelin iki zıttan oluşmasıdır. Misal, çalışmayı sevenler sevmeyenler, dans edenler etmeyenler, kitap okuyanlar okumayanlar, eğitimliler eğitimsizler. Liste uzayıp gider.

Bu kategorizasyonlara oldum olası kıl olmuşumdur. Birincisi insanların bu kadar basit genellemelere meraklı olması bana kıt düşündükleri hissini verir, halbuki farklılık detaylardadır. İkincisi de yaftalama durumudur. Etiketlemeden rahat duramayan bünyeler bende kaşıntı yapar. İlla kategorize edecektir ki bir yere koysun, sosyal statüsünü bilsin, kendinden mi değil mi anlasın. Yoksa kafası rahat etmez, nereye koyacağını bilemez. Bizden misin değil misin hesabı. Memleketin şimdi geldiği durumun bir nevi yansıması.

Bu ‘kategorizasyon’ içinde etiketlenmem gerekirse köpek sahibi, köpeksever, hayvansever, canlısever, insansever gibi birtakım kalıplara girebilirim. Bu anlamda da zıttım köpeksevmez, hayvansevmez, insansevmez, canlısevmez gibi düşünülebilir sanırım.

Her ne kadar bu etiketlemelerden hoşlanmasam da köpeklere ve genel olarak hayvanlara yaklaşımları sevgi, ilgi, anlayıştan geçmeyen insanlar, çocuklar, ebeveynlerle karşılaştığımda ister istemez bu yaftalamayı kendim de yaptığımı farkettim. Hatta ‘bu insanlarla olacağıma hayvanlarla olayım daha iyi’ye kadar bile vardırdım durumu.

Nerden buraya geldim derseniz;

Coffee’yle her gün az gidip uz gidiyor, dere tepe düz gidiyoruz. Bazen mahallemizde yürüyoruz, bazen sahile inip deniz kenarında, bazen ormanda uzun yürüyüşler yapıyoruz. Her seferinde çeşit çeşit insanla karşılaşıyoruz. Kimi uzaktan gülümseyerek geliyor, kimi hemen duvar dibine sıkışıp ‘ayayayay, köpek geliyor’ diye korkudan titriyor, kimi kaçıyor, kimi umursamaz bir şekilde geçip gidiyor. Kimsenin özellikle gelip sevgi, ilgi göstermesini beklemiyorum, korkan için de ‘korkmayın, birşey yapmaz’ demenin de fayda etmeyeceğini gayet iyi anlıyorum. Yine de bilmeden, düşünmeden saldırgan tavrı, kovma veya kovalama mantığını anlayamıyor ve çok sinirleniyorum.

Coffee Yürüyüşte

Günlük hayatımızdan örnekler;

Coffee’yle evin sokağından yukarı yürüyoruz. Karşıdan araba geliyor. Bizim yol ortalara doğru biraz daralıyor. Nasıl ki sokak arasında genel olarak düşük süratte kullanılır, hatta yayalar, koşturan çocuklar olduğunda yavaşlanırsa, köpekle gelen birisi olduğu zaman da aynı mantıkta hareket etmek gerekiyor. E bu da bir canlı, ürküyor, ani hareketlerle atlayabiliyor. Tabii bu konuda fazla idealistim herhalde, genelde sükut-u hayale uğruyorum. Daracık sokakta bile arabalar karşıdan geldiğimizi görüp gaza basabiliyor. Coffee korkuyor, korktuğu için havlayıp arabaya doğru koşuyor, tasmasını dibine kadar çekiyor. Haklı. Adam üstüne sürüyor, o da savunmaya geçiyor. Bu tip durumlarda arada kolumu yola doğru uzatıp ‘yavaş, yavaş!’ diye yukarı aşağı sallarken buluyorum kendimi. Fayda ettiği oluyor mu? Nadir.

Veya

Coffee’yle dutluktayız. Dutluk kalabalık. Bahar gelince çocuklar bahçeyi doldurmuş, sallanıyorlar, koşuşturuyorlar. Coffee serbest dolaşıyor, ama benim yanımda. Biraz o tarafa doğru yöneldi, birisi ‘anneee’ diye bağırıp anasına koşuyor, onun üstüne anası ‘kışt kışt, git, köpek!’ diye bağırıyor. Salıncaktakiler bizimkini kovmaya çalışıyor. Hemen sesleniyorum ‘Korkuyor musunuz? Bağlayabilirim’, bunlar ‘Yoo, ne korkucaz?!!!’, ben ‘E niye kovuyorsunuz o zaman?!?’. Cevap yok. Cevap beklemiyorum tabii, bağlıyorum Coffee’yi, yürüyoruz öte yana.

Başka bir örnek;

Dışarıda masaları olan bir restoranda etrafta köpecikler var. Mahallenin çetesi. Kimseye bir zararları yok, ama müşteriler masalardan bunlara yemek atmaya başlayınca aralarında arbede başlıyor. Ve masalara gittikçe yanaşıp dileniyorlar. Bunun üstüne ne olsa beğenirsiniz? Biraz önce köpekleri besleyen sözde hayvansever insanlar şimdi ‘hoşt, hoşşşt dediiim’ diye hayvanları kovalayıp köpekler gitmeyince yerdeki taşlara davranıyorlar.

Tüm bunları yaşadıkça artık ben de otomatik olarak etiketliyorum. Köpeksevmez, hayvanbilmez, lafdinlemez, anlayışgöstermez, haldenanlamaz, alanbırakmaz, mez maz mez maz.

Ben bir hayvanseverim. Kimi durumlarda insanlara bu can dostlarını tercih bile edebilirim. Hayvanlar denince sadece köpeklere, kedilere, evcil hayvanlara değil, eşeklere, sıpalara, keçilere, kaplumbağalara da aynı ilgiyi gösterebilirim. Bakınız şekil 1 A.

Sevgili Eşek

Heidi, Peter ve Sıpa

Tabii ki herkesin aynı ilgide, sevgide olmasını beklemiyorum. Yine de köpek veya bir evcil hayvan sahibi olmayanların ya da hayvan sahibi olup da gerçek anlamda onların sorumluluğunu almayanların, onlara hakları olan her canlı gibi davranmayanların, bu anlamda eksik olduklarını içten içe düşünüyorum. Ve bunu, özellikle köpek sahibi olanların inanılmaz bir empati yetisi geliştirmesine, çocukların dilinden halinden anlamasına kadar vardırıyorum. Her çocuk sahibi içinse aynı şeyi malesef söyleyemiyorum.

İşte.

Kategorilere karşı olan ben de böyle bir mez maz cümlesi kuruyorum.

Hayvan sevmeyen halden anlamaz, halden anlamayana kimse dayanmaz.

  • İyi ama ben korkuyorum?
  • Olabilir. Anlamaya çalışmaya, denemeye engel değil. Saldırıya geçmeye sebep hiç değil.

Gördüğünüz üzere bu tarafsız bir yazı değil.

Gönül ister, olsun bu tarafa daha çok meyil.

Yok, karşıyım, illa savunacağım diğer tarafı derseniz eğer,

Buyrun tartışalım, edelim birlikte seyr-ü sefer.

Dur. Seç. Özgürleş.

Çarşamba akşam Palamutbükü’ne geldik. Birkaç senedir sezonu erken açalım, yazı sezon dışı yaşayalım mantığı, gittikçe yerini sezonu bütün yıla yayalıma doğru çeviriyor. İstanbul’da lapa lapa ‘kartopu’ yağıyormuş, biz güneş altındayız. Gerçi hava rüzgarlı, soğuk esiyor, yüzümüz gölgede buz kesti. Yine de bulut yok, güneş var, deniz var, güneşte yatan köpekler var, denizde yüzen balıklar, bir de Badem. Kendisiyle henüz tanışmadık ama buralarda pek ünlüymüş Akdeniz foku Badem. Etraf sessiz, ortalık boş, tüm Bük bizim.

Coffee mutlu. Her gün yeni bir arkadaşla tanışta. İlk gün Lucky, dün mahallenin iki sarı, bir siyah, bir benekli gençleri, bugünse sanırım buraların tek dişisi Pamuk’la haşır neşir. Coffee Pamuk’u, Pamuk beni pek sevdi, sabah tanıştığımızdan beri yanımızdan gitmedi.

Ben de iyiyim, şükür. 4 günlüğüne gelmiş olsak da, bende hala ‘tatilde birçok şeyi bir seferde yapma isteği’ bulunmakta. Birçok şey ne derseniz buyrun birkaç tane sıralayayım:

  • En az bir kitap okumak: Bugün Andre Gide, Kadınlar Okulu bitti. Heyt! Bir tane de Ayfer Tunç almıştım. Bakalım.
  • Yoga yapmak: Bugün Shadow Yoga pre-prelude’leriyle ısındım. Biraz kedi ve aşağı bakan köpekle temellere bulaştım. Mide bulantısıyla muzdarip olunca Yin Yoga’ya dönüp Savasana’yla bitirdim. Üç gündür ilk kez bugün.
  • Astroloji çalışmak: Daha kapak açıl(a)madı, ama bizimle birlikte gelen arkadaşımızın doğum haritasını çıkarıp gezegenlerin yerleri ve konumlarını yorumlama egzersizi yaptım. E duramadım, becerebildiğim kadarıyla anlattım. Fena tepki almadım.
  • Bloguma yazmak: Ha gayret, bu gece inşallah.
  • İngilizce ders notları çıkarmak: Reklam ingilizcesi sonrası şimdi de astroloji ingilizcesine (kısa bir süreliğine) soyunuyorum. Allah yüzümü kara çıkarmasın. Kafamda birşeyler var ama çalışmadım hocam, dün gece elektrikler kesildi, çalışamadım valla!
  • Bu yapılacaklar listesi dışında güzel uyuyup uyanmak, güzel yiyip içmek, güzel denize, göğe, dağa, ovaya bakıp durmak
  • Ve sadece durmak

Yukarıdaki yedi maddeden üç gün içinde dördünü yapmayı becerebilmişim. Seceresini dökünce hoşuma gitti, ama hala yapamadıklarım bir kenarda durduğu için ‘e bizimle ne zaman ilgileneceksin?’ diye bana bakıyorlar gibi geliyor.

E ben şimdi bu kaçamaktan ne anladım?

Yoğun iş hayatında da olsan daha rölanti bir hayata da geçsen, şehir seni her şeyi aynı anda yapmaya, hızlı davranmaya, pratik olmaya itiyor, zevk alarak yaptığın şeyler bile ‘yapılacaklar listesi’ne dönüşebiliyor. O yüzden şehirden kaçarken (evet, kaçtık), yapmak istediklerimi seçiyorum ama kısa zamana sıkıştırdığım için kendime zul haline getirebiliyorum.

Çözüm ne?

Son madde.

Durmak.

O kadar durmuyor ve kafası kesik tavuk gibi koşuyoruz ki böyle sakin ve basit hayatların olduğu yerlere gelince ne olduğumuzu şaşırıyoruz. Anda kalmakta, durmakta zorlanıyoruz. Yapılacaklar listesi bitmek tükenmek bilmiyor, zaman yetmiyor.

Peki sonraki adım ne?

Seçmek.

Sadeleşmek.

Bu tatilde senin en keyif alacağın, olmazsa olmazın ne?

Sahilde güneş altında hiçbir şey yapmadan yatmak mı? Yat o zaman.

Kimseyle konuşmadan sadece kitap okumak mı? Oku o zaman.

Konsantre olup ders çalışmak mı? Çalış o zaman.

Sadece seç, hayatta bir yolu, bir insanı seçtiğin gibi.

Ve özgürleş gitsin.

Gerisi bir sonrakine ertelensin.

Veya bir sonraki hayata.

Kimbilir.

…..

Evet, artık uyumayı seçiyorum.

Ve size iyi geceler diliyorum.

Güneşi gördüm, çarpıldım

Karlı ve karanlık Şubat sonrası aydınlık ve güneşli gelen Mart.

Güneşli ama hava hala buz.

Bildiğin donuyoruz.

Tabi güneş ve donmak aynı cümlede nasıl birbirini götürürse, benim güneşe ve ışığa aç bünye de ‘güneş varsa sıcaktır’ mantığıyla inatla dışarıda oturunca çarpıldı. Bu da bir nevi güneş çarpması işte. Yazın sıcaktan çarpıyor, kışın mış gibi yaptığı için uzaktan, soğuktan.

Haliyle bugün üstümde bir kırıklık, boğaz ağrısı. Güneş alan evin içi sıcaktan yanarken, ben battaniye altına girip kendimi börek gibi sarmalamak istiyorum. Ammavelakin, yerde paspas gibi yatıp gözleriyle beni izleyen biri var. Dışarı çıkmayı bekliyor. Ben de bugün erken kalkamamışım, olmuş öğlen. Her kafamı çevirdiğimde yakalandığım kalkık kaşlı bakışları gördükçe vicdan katsayım artıyor.

Mecburen ayaklandık, hazırlandık, kapıya çorap ve montla geldik, mesaj anında alındı. Coffee dört ayak üstüne fırladı ve hazırol pozisyonunda kapıda beklemeye başladı.

Attık kendimizi dışarı.

Çıkar çıkmaz yanımızdan mahallemizde sürekli gezen devriye aracı geçti. Coffee, polis geçerken tepki vermedi, ama araba yokuş aşağı indikten sonra sanki birşeyler kokluyormuş da geriye gitmek istiyormuş gibi (yemedik tabi, biliyoruz malımızı) başlamasın mı geriye dönmeye?

Neden?

Çünkü 2 gün önce Coffee’ye bu araçlardan biri çarptı.

Belki de bu araçtı, bilmiyorum.

Oğlanı Bey dışarı çıkarmıştı. Bayır yürüyüşü dönüşü artık heyecandan mı şımarıklıktan mı, araba geçerken sen sokağa fırla, arabaya havla, araba da buna yandan pat diye bir koysun. Bizimki anında viyk viyk diyerek dooooğru evin yolunu tutsun, hiç Bey’i dinlemesin, kendi kendine eve gelsin, kapıyı çalsın – yok, o kısmını abarttım- tabi Bey de peşinden koşar adım dönsün!

Coffee’yi yürüyüşe çıkardığımızda sokakta tasmasını çıkarmıyoruz. Hem bazen arabalar çok süratli geçiyor, Coffee de korkup saldırabiliyor, hem de bazen delikanlılığı tutup şımarıklıktan ona buna havlayıp koşabiliyor. Özellikle bizim sokaktaysak ‘aha, buralar bizim’ tribinden yaşıyoruz bunları.

Bey ve oğlan tasmasız gelince şaşırdım. Hikayeyi duyunca da hafiften panikledim. Allahtan birşeyciği yok, tek patide hafif bir sıyrık, o kadar. Ama mahsunluk var tabi. Bey de hem üzgün hem kızgın. Coffee’yle küstüler. Bana da pek müdahale ettirmediler. Zavallı şapşi korkmuş tabi, geceleyin duyduğu her sese havladı, beye hırladı, bizi doğru dürüst uyutmadı.

Bugün de devriye aracı geçince dedim ‘eyvah, arabayı hatırladı, korktu bu, eve dönmek istiyor’. Birkaç kere daha geriye, eve doğru yollandı. Ben de ısrarla ‘hadi Coffee, yürü, bayıra gidiyoruz’ deyip devam ettirdim.

Neyse ki, bayıra varınca kendine geldi. Bayırda tasmasını çıkardım, bir heyecan ileri atıldı, koşturdu, ama benimle mesafesini korudu. Dönüşe geçtiğimizde bekledi, tasmasını bağladım, dutluğa tasmayla geçtik. İki gün önceki tedirginlik devam ediyordu demek ki.

Dutlukta durum farklı. Burası etrafı çevrili bir bahçe. Haliyle saldım oğlanı, ben de attım kendimi. Sen sağ ben selamet.

Oğlanın arabanın farlarına tutulması gibi ben yine güneşin ışınlarına vuruldum.

Önce biraz pastoral telefon fotoğrafçılığı, sonra biraz Coffee direktifleri -gel buraya, ara ara, kokla kokla, kim var orda-, arada bir papatya egzersizleri (oluyor-olmuyor), devamında şaşılası börtü böcek izlenimleri.

Vakit geçti.

Bende hafif bir üşüme.

Yine de özlem var hala tepedeki güneşe.

Oturdum bir salıncağa, başladım ileri geri amaçsız salınmaya.

Oğlan da bir aşağı bir yukarı koşmada.

Coffee bu, büyük avcı, nokta atışçı.

Kokladı kokladı, noktaladı noktaladı, fısladı tısladı.

Sonunda geldi iki adım öteme oturdu, beklemeye başladı.

Coffee burnunu rüzgara uzattı. Ben yüzümü güneşe.

Coffee tüyleri saldı. Ben saçları.

Coffee bana baktı. Ben ona.

Burası iyi mi dedi. İyi dedim.

Evim daha iyi di mi dedi. Di dedim.

Dönme vakti mi dedi. Mi dedim.

Güneşimizi aldık kolumuzun altına, döndük eve, geçtik köşelerimize.

Ben oturdum yazımın başına, Coffee geçti koltuğumun hemen altına.

Oğlan daldı derin uykuya, ben de başladım yazmaya.

Güneşi gördüm, çarpıldım…

Özlem Bitti

Gandalf bu gece yatıda, bizde.

Tam 1 ay ayrılıktan, aralarda 2-3 kere görüştükten sonra yine kuzeninin evinde.

Sabahtan görümcemde (Gandalf’ın sahibesi değil, diğerinde) kahvaltıdaydık. Çocuk sosyalleşmelerinde ailelerin çocuklarını biraraya getirmesi gibi biz de köpekliler olarak aynı muhabbet içinde oluyoruz. ‘Hadi birlikte ormana gidelim’ ‘Hadi oğlanları sahilde yürütelim’. Bir nevi ‘play date’ durumları.

Bugün Gandalf’ın gelip gelmeyeceğini bilmesek de bir umut Coffee’yi de kahvaltıya götürdük. Bir baktık, Gandalf Bey zaten camlarda yolumuzu gözlemekte.

Bastık gaza, vardık bizim küçük ata sonunda.

Coffee ve Gandalf kavuşması her zamanki gibi bol öpüşlü, pek koklaşlı, çok sırnaşlıydı. Biz de nasibimizi aldık. Gandalf, beye ve bana sağ ve sol kulaklardan küçük yalamalar, sıcak nefesiyle burnumuzun dibinden ayrılmayıp göz göze bakışmalarla, Coffee de kontr atakla küçük görümceye uzak köşelerden arkaya bakışlar ve sev beni patileriyle tüm gün çalıştı.

Ayrılık vaktine yakın, ben elimi çantama ve paltoma atınca, baktım Coffee’yle birlikte Gandalf’ta da kuyruk sağ-sol-sağ-sol hareket halinde, kuyruğum şeklinde, soru soran gözlerle sürekli peşimde. Beye dedim gelsin bizimle, gezsin kuzeniyle.

Attık bagaja oğlanları, sürdük arabayı Sümer Korusu’na.

Bir güzel koşturdular birlikte, rahatladılar kendilerince.

Kim kimi kollar, kim kimi gazlar değişen rollerle, Coffee ve Gandalf döndüler kardeşlik günlerine.

Döndük eve.

Haliyle kaldırmıştık Gandalf’ın yerini yatağını evin bir köşelerine.

Evde sadece bir köpek yatağı, bir de şilte.

Yatağa koltuğa çıkma alışkanlığını bildiğim bu küçük atı her gözden kaybettiğimde, gittim baktım içeriye nerde diye.

Halbuki endişe nafile.

Biri yatakta, öbürü şiltede.

Dedim sonra ayırma bu gönülleri, yatsınlar birlikte yine.

Koydum ikinci şilteyi salondaki yerine.

Hemen aldılar pozisyonlarını, kıvrıldılar aynı yöne.

Horultular yayıldı gittikçe derinden derine.

Kapı çaldı.

Pizzacı geldi.

İkisi de ayaklandı.

Yemek heyecanının kendilerini ilgilendirmediği anlaşıldı.

Geri dönüldü, şiltelere geçildi, yer ve yön değiştirildi.

Tebdil-i mekanda ferahlık.

%d blogcu bunu beğendi: