Yürüyor, Yürüdü, Yürümüş

Bugün yürüdüm. Önümüzdeki yokuştan aşağı, dibindeki sokaktan yukarı. Güneş tüm eğikliğiyle göz hizamdaydı. Ilık, tatlı, kayısı. Güneş gözlüklerimle maskem arasında biriken nefesim gözlük camlarımı buhara boğdu. Gözlükleri çıkardım. Ağzım burnum maske, başım kapüşonla kaplıyken gözlerimi açık havaya teslim etmek -oh be- özgürleştiriciydi. İçeride tutmak istemediğim yüzde elli.

İki aydır gerileyen Mars bugün durağanlaşıp ileri dönmeye hazırlanırken biz de bahçede Coffee’yle yanyana durup hangi yönde olduğumuza, nereye geldiğimize, nereden döneceğimize odaklandık. Coffee burnunu yukarılara yukarılara, mavilere göklere, pamuksu bulutlara uzatıp sağ sol sağ sol kokladı. Ben aşağılara aşağılara, iki ayağıma baktım. Dönüp dolaşıp geleceğim yere. Yanyana bitişik nizam kuzeyi işaret ediyorlardı. Bir nefes alıp sağın üstüne bastım, solu öne attım. Ardından solu geride bırakıp sağı öne attım. İşte tam zamanında bir yürüme meditasyonu. Gerisini Coffee devraldı. O önde ben arkada yola koyulup batıya kıvrıldık.

“Yürüyor, Yürüdü, Yürümüş” okumaya devam et

Sadık Yarim

Kulaklıklarımı taktım, müziğin sesini açtım. Kendimi yeni çıkanların ritmine kaptırıp ilham alma hayalleri kurdum. Kısmen. Esas sebep yan tarafta babamın bangır bangır dinlediği televizyonun sesini bastırmak. Zor.

Hem duymuyor hem tek kanalda durmuyor. Senelerdir böyle. Bir kanaldan diğerine geçerken patlayan reklam cingıllarından tut tartışma programlarında, futbol maçlarında cascas cavlayan adamların sesleriyle kulaklarımın içindeki baslar yarışıyor.

dost diye nicesine sarıldım, benim sadık yarim kara topraktır, beyhude dolandım ey yar boşa yoruldum

“Sadık Yarim” okumaya devam et

Devam

Çarşamba

O Salı’dan beri onbeş gün geçti. Kabuklarımızın çoğu kurudu, soyuldu, düştü. İç kabuklarımızın daha vakti olabilir. Kediden bile ürker hale geldim. Coffee’yleyken tabii. Hoş, Nişantaşı’ndaki kedili parktan geçerken Coffee’nin üstüne koşup karnına tüm tırnaklarıyla yapışan bir bebe kediyi dün gibi hatırlıyorum. Korkum boşuna değil.

Öte yandan yaşadıklarımızı uzun uzadıya yazınca sistemimden uzaya fırlatıp attım sanki. Seyrettiğim bir film, gördüğüm bir rüya, başka hayatlardan aktarılmış bir geçmiş zaman masalı gibi anlamsızlaştı o görüntüler. Hisler değil. Onlar duruyor suyun altında, görünmeyen yerlerde.

“Devam” okumaya devam et

O Salı

Hala nasıl yaptım bilmiyorum. Ara ara içimden, belki tam da öyle yapmamışımdır, ellerimi ağzına sokmamışımdır, parmaklarımla dişlerini açmamışımdır, diye geçiriyorum. Çünkü yapmamış olmam yapmış olmamdan daha gerçek geliyor. Yapmış olmamsa korkunç.

Sonra ellerime bakıyorum, her iki elimde anca kapanan yaralara, şişleri inen morluklara, artık kıvrılabilen parmaklarıma, kabuk bağlayan boğumlara, ayak bileklerime, dirseklerime, sarıdan siyaha çeşitli renklere bürünen dizlerime.

Savaş yaralarıma her zaman aşık oldum. Acıya bu kadar dayanıksız olup başkasının çektiği acıyı sonlandırmak için nasıl böyle acımasız kesildiğim meçhul. O hassasiyetin üstüne taşıdığım fiziksel izler görünmeyen duygusal tarafın izdüşümleri sanki. Yaralarıma aşkım belki de ondan. “O Salı” okumaya devam et

Seni Sevmek

Gözleri aşka gülen

Taze söğüt dalısın

Gel bana her gece sen

Gönlüme dolmalısın

Tatlı gülüş

Pek yaraşır

Gözleri ömre bedel

Ah ne güzel ne güzel

Seni sevmek

Ah ne güzel ne güzel

Ne yazmam gerektiğini biliyorum, bir türlü elim gitmiyor. Ve olanlar ortada beton bir blok gibi duruyor. Belki başımıza geleni yazarken tekrar yaşamaktan korkuyorumdur. Belki canlandırması gerçeğinden daha fenadır. Belki hala o ‘olay bedeni’nin içindeyimdir. Belki anlatmak yaşadığımızı hafifletmektir. “Seni Sevmek” okumaya devam et

%d blogcu bunu beğendi: