Tutmuyor

Bu sefer direndim, kalkmadım. Kalksam yazarım dedim. Bu ara kalkarsam güzel yazarım. En güzel ara bu. Sabah üç-dört-beş. Yine uykusuz bir dolunay gecesi, kaçan uykunun peşinde ev dolaşmaları, ekran karşısında iyice uyarılacak zihin, sabahına yorgun beden.

Kalkmadım, gözümü kapadım. Açılıp kapanan kapılar hayal ettim filmdeki gibi. Sanki yataktan kalkıp içeri gitmişim, masamın başına oturup sırtıma battaniyemi çekmişim, yazıyorum.

Hiçbir şey yazmanın yerini tutmuyor.

“Tutmuyor” okumaya devam et

Tek Başına

Tek başına dans eder misin diye sordu.

Düşündüm.

Sorunun cevabını değil de en son ne zaman doyasıya dansettiğimi.

Müziğin sesini açıp arabayla yol yaptığım manzaralar daha çok üşüştü aklıma. Birtakım savunmalar geliştirdim. Dansetmenin daha genç zamanlara, hayatlara, bitip tükenmeyen enerjik dönemlere has bir vazgeçilmez olduğundan tut da dansedecek yer mekan kafa mı kaldılara varana dek dansın vazgeçilmezlikten çıktığını ispat etme mücadalesine giriştim.

Tekrar sordu, tek başına dans eder misin?

“Tek Başına” okumaya devam et

Çok başıma

Sabah erken randevusuyla buluşmaya geldim. Sessiz, özlediğim, evde gün başlamadan, sokakta araba geçmeden, üst katın tek tük terlik sesleriyle, güneşin parmaklarını geçirdiği zakkumların gölgesinde, tekbaşıma ve çokbaşıma olmaya bir randevu.

Ama çok mümkün değil. İşte bu haftanın misafir köpeği Pingu klavyemin tuşlarını duyup geldi bile. Patpatpatpat kaşınıyor koca kuyruğunu yere vura vura. Neyse ki gelip o ıslak burnunu kucağıma koymadı. Her misafir köpeğin ıslak burnu, sıcak nefesi yüzümün iki parmak ötesinde. He-he-he-he beş kardeş suratıma hızlı hızlı nefes nefese vurur gibi he-he-he-he. Lord oğlumdan böyle görmedik ki bilelim. Yatakta sağdan sola döndüğümde birden yabancı bir karşılama. Günaydın gözleriyle burun burunayım. Küçük bir dile karşı büyük sevgi isteği. Arz talep meselesi.

“Çok başıma” okumaya devam et

Güven

Hayatta babana bile güvenmeyeceksin demişler.

Ben de öyle dedim Coffee’ye. Bana güvenip de sokak köpeklerine lolo molo yapma. Her seferinde kurtaramam seni. Bu da can. Yoruluyor.

Hava güneşli, nasıl güzel. Kemikler -oh- ısınıyor. Coffee’yle sabah yürüyüşümüz için bizim malum yokuştan aşağı salınıyoruz. Mahalleye yeni sığınmış sarılı kahveli bir Sokkö bey yokuştaki kaldırımın kenarında, çalıların arasına konuşlanıp yayılmış, güneş banyosu yapıyor. Farketmiyoruz. Önünden geçeyazıyoruz. Mıntıka sınırına girmemizle Sokkö bey yattığı yerden fırlıyor, diş göstererek havlıyor.

“Güven” okumaya devam et

Yürüyor, Yürüdü, Yürümüş

Bugün yürüdüm. Önümüzdeki yokuştan aşağı, dibindeki sokaktan yukarı. Güneş tüm eğikliğiyle göz hizamdaydı. Ilık, tatlı, kayısı. Güneş gözlüklerimle maskem arasında biriken nefesim gözlük camlarımı buhara boğdu. Gözlükleri çıkardım. Ağzım burnum maske, başım kapüşonla kaplıyken gözlerimi açık havaya teslim etmek -oh be- özgürleştiriciydi. İçeride tutmak istemediğim yüzde elli.

İki aydır gerileyen Mars bugün durağanlaşıp ileri dönmeye hazırlanırken biz de bahçede Coffee’yle yanyana durup hangi yönde olduğumuza, nereye geldiğimize, nereden döneceğimize odaklandık. Coffee burnunu yukarılara yukarılara, mavilere göklere, pamuksu bulutlara uzatıp sağ sol sağ sol kokladı. Ben aşağılara aşağılara, iki ayağıma baktım. Dönüp dolaşıp geleceğim yere. Yanyana bitişik nizam kuzeyi işaret ediyorlardı. Bir nefes alıp sağın üstüne bastım, solu öne attım. Ardından solu geride bırakıp sağı öne attım. İşte tam zamanında bir yürüme meditasyonu. Gerisini Coffee devraldı. O önde ben arkada yola koyulup batıya kıvrıldık.

“Yürüyor, Yürüdü, Yürümüş” okumaya devam et
%d blogcu bunu beğendi: