Balık Dönemi ve Başak’taki Dolunay

19 Şubat 2016 sabahı Balık dönemi başladı. Balık’la gündemimizi bir ay meşgul edecek temaları düşünerek içimden şunları geçirdim:

Şefkatli, merhametli, sevgiyle sarmalayan, birleştiren, affedebilen, kendimiz dışındaki bütüne ait olduğumuzu hissettiren bir ay diliyorum. Şiirle, şarkıyla, maneviyatla, sanatla..

Duramadım, bir iki platformda yukarıdakileri yazılı olarak paylaştım. Dileğimin tam da memleketin kalbinden tekrar vurulduğu, acıyla sarsıldığı elim olay üstüne denk gelmesi ‘tutunacak iyi birşeyler beklentisi’nin söze dökülmüş hali gibiydi. Yazdıklarımı beğenen, üstüne yorum yapanlarda bunu sezdim. Kendim dahil. Sonuçta yazarak dileğimi bireyselliğimden çıkarmış, bütüne teslim etmiştim.
“Balık Dönemi ve Başak’taki Dolunay” okumaya devam et

Türkiye Hikayelerini Anlatıyor

Küçük bir kız çocuğu. Avaz avaz ağlıyor. Elinde naylon poşet, içinde kağıt mendiller. Sokak satıcısı. Yaşı kimbilir kaç. İlkokul öncesi. Yoldan geçen iki kadının bacaklarına saldırıyor, sarılıyor korkuyla çünkü polisler gelmiş, emniyete götürecekler. Nerede çocuğun ana babası diye soruyor polisler. Ortalıkta kimsecikler yok.

Polisten, üniformadan, resmi görevlilerden ödü kopan, köşe bucak kaçıp kuytuluklara sığınan bu çocuğa etraftan bir adam el uzatıyor, üzülmesin, korkmasın diye onunla konuşuyor, yüzünü okşamaya çalışıyor. Çalışıyor, ama görüntü o kadar sakil ki. Koca bir adam eli, minik bir yanak üstünde yukarı aşağı titrek titrek dokunup kalkıyor. Parmaklar açık, el ve kol cansız, adeta protez. Eğilip bükülmeden, uzak atış seviyor kız çocuğunu. Kızcağızın iç parçalayıcı korkusu ve ağlaması bir yana, yardım elini ‘şefkatle’ uzatan adamın elindeki donukluk, katılık, nasıl seveceğini bilmezlik görüntüsü aklıma düşüyor. Yazdan başka bir ana ışınlanıyorum.
“Türkiye Hikayelerini Anlatıyor” okumaya devam et

Söze Ara, Müziğe Pupa

Steve McCurry son blog girişinde ‘Kelimeler yetersiz kaldığında‘ diyerek dünyadan müzik yapanların karelerine yer vermiş. O karelerden son gördüğüm ve etkilendiğim New Orleans cazı ve Katrina sonrası şehrin durumuydu. Yazı dizimi hatırlamak isteyenler buraya ve buraya.

Bir önceki yazımda çok toprak elementinden bahsettim (eh normal, konu Satürn olunca!), ciddi, didaktik bir dünyada gezindim. Biraz Neptün’e doğru uzanma, müziği hatırlama zamanı. Steve abinin deyimiyle kelimeler yetersiz kaldığı, konular tükendiği için değil. Aksine, kafamda şekillenen bir yazı var aslında.

Bireysel değerlerle yetiştiğimiz toplumun değerleri üzerine düşündüm bugün. Bizi bizi yapan değer sistemine yetiştiğimiz kültür, coğrafi bölgenin etkisi, kendimizi bundan ne kadar bağımsız ifade edebileceğimiz, içine doğduğumuz dönem, neslin farkettirdikleri, bu dönemde kadın ve erkeğin rolleri gibi dünyalarda dönüp duruyorum. Odak noktası Venüs’ün alanları, biraz da Ay, Merkür ve Jüpiter kırıntıları. Çok yakında burada!

Bugünlük dünyevi gerçeklere değil, hayallere odaklanalım. Ruhu besleyelim, sulayalım, yeşertelim. Sözlerin yerini müziğe verelim. Başak’taki Güneş ve İkizler’deki Ay’a, Balık’taki Neptün’le cevap verelim. Beden, zihin ve ruhu böyle bütünleyelim.

Çoook uzaklara gidiyoruz, taa Avustralya’ya. Hiatus Kaiyote’den Mobius Streak. Müzik tarzları ‘tam olarak tanımlamak zor’ diye geçiyor. Future Soul demişler. Kendime daha yakın bir ifade olamazdı!

Enjoy!

Konusuz

Saat gece 01.00. Yazmak için yazıyorum. Bir konum, gündemim yok. Ya da çok var, seçemiyorum. O mu bu mu diye düşünmeye başladığım yerde vazgeçiyorum. İtiyorum elimle hepsini, beğenmiyorum. Yazmayı, düşünce halinden dinleme ve duyma haline geçiş olarak nitelendiriyorum. Ben öylesini anlamlı buluyorum.

Bugünlerde kiminle konuşsam kendine dönük bir çalışma içinde. Farkındalık, kişisel gelişim, kendiyle barışma, kendini kabul etme, öğrenme. Bilinçaltında ne varsa bilinç seviyesine çıkarma uğraşları. Yöntem farklı, varış noktası aynı. Bütünlük ve mutluluk.

Ben astrolojiye bu açıdan bakıyorum. Kendime ve ilişkilerime yönelik farkındalığı artırma, duygu, düşünce ve hareketlerimin sebeplerini bulma ve anlama. Matematiksel birtakım hesaplarla analitik tespitler, işin içine yorumun girmesiyle bilgi yığınından anlama dönüşüyor. İşte bu beni çok heyecanlandırıyor.

Ben bu heyecanı bilindışındakinin bilince gelmesi olarak görüyorum. Belki varolan birşey, orda, öylece duruyor, ona uzanıp ulaşılmayı bekliyor. Onu bulduğum anda beynimdeki karıncalanma, damarlarımda şakır şakır akan kanı hissetme, kalbimde pompalanan ritmi kulaklarımda duyma hallerine düşüyorum. Kafamda hemen, oracıkta görünmez klavyemle yazmaya başlıyorum. Düşünceler, duygular sel gibi akıyor, her birini tutmam, çekip almam zor olabiliyor. O noktada başlığı seçiveriyorum, seçtiğim anda rahatlıyorum. Bana ya bir başlangıç veriyor ya da bir bitiş. Öz.

Başlığım konusuz olunca yazı da böyle uçuşuyor.

Ne diyordum? Bütünlük ve mutluluk.

Yazarken içsel bir yolculuğa çıkıyorum sanki. İçimde o güne ait titreşimi bulmaya çalışıyorum. Neticede beden her şeyi hatırlıyor. Nerde sıkışıklık var, nerde rahatlama, nerde mutluluk, nerde hüzün, öfke. Örneğin bunu yoga yaparken insan çok net deneyimliyor. O gözle, iç gözünle bakarsan. Ben yazarken de o gözü bulmaya çalışıyorum. Bulduğumda parmaklar, klavye sürgit çalışıyor, anlıyorum. Ruhsal bütünlüğe ulaşma yolculuğunda yazmayı mutluluğun yanına koyuyorum.

Kalbimde bir çarpıntı var. Bu çarpıntı hafif huzursuz, biraz canımı sıkmış. Aşağıdan yukarı, gırtlağıma dayanıyor. Burundan derin, tam nefes almam gerekiyor. Dönüp sebebini arıyorum. Sabahki bir telefon. Ne zamandır kaçtığım, ama kaçmamın anlamsız olduğu bir konuşma. Açtım, konuştum, bitti. O konuşmayla birlikte o defter kapandı. Yine de izi kaldı. Hala orda bir yerde duruyor. Sonra akşam gelen bir mesaj. Sanal dünyanın her yöne çekilebilir dilinden. Kinaye mi var yoksa umutlu bir beklenti mi? Belirsiz. Belirsizliğin izi. Huzursuzluk. O da oturmuş, sabahki sıkıntıyla içimde çene çalıyor. İlk tepkilerim üzüntü, sonra öfke. Hiç düşünmeden, öylece. Sevgili Ay’ım konuşuyor. Son derece öznel, duygusal. Biraz düşününce (evet düşünebilince) bir sakinleme, dur bakalım, bir dur deme, her işin hayırlısı, değilse de değil ne var canım diyebilme. Sevgili Güneş’im, mesafeli, mantıklı.

İzler yerinde duruyor, burundan derin nefes alıp vermeler devam ediyor.

Sonra soruyorum, hiç mi güzel iz kalmadı bugünden?

Kaldı.

Denize yakın, elim nerdeyse suda balıkçı motoruyla Kanlıca’ya geçiş, Emirgan’a karşı güneşe son bir bakış ve güneşi batırış, biraz rakı biraz balık biraz muhabbet biraz astroloji. Evet, muhabbette özlediğim astroloji. Sonra kayısıya dönük çıkan ilk dördün, 2. köprünün içinden birinci köprü, uyumsuz renkler cümbüşü, uyumsuzlarla uyumlu neonlu motor geçişleri..

Dışardaki uyumsuz renklerle içimdeki uyumsuz hisleri birleştirdim, uyumsuzların uyumunu yazarak nispeten gevşedim. Mutluluğun yolu benim için yazmaktan geçerken, gecenin mutlusunu huzurlarınızda ilan ettim.

%d blogcu bunu beğendi: