Günlerden Salı: Es

Otomatik yapma şekillerinde yakalıyorum kendimi.

Kastım şu.

Bey geçen hafta biraz nane mollaydı, havlularımızı ayırdık. Kendisi, havlunun her zaman asılı olduğu duvardakini kullanıyor. Ben lavabonun yanındakini.

Bugün kaç kere elimi yıkadım bilmiyorum. Su sipariş ettim, pazardan öteberi ısmarladım, birkaç kez para aldım verdim ve her seferinde koştura koştura banyoya gidip ellerimi yıkadım. En az iki üç kere kendimi duvarda asılı havluya elimi kurularken yakaladım.

Beyinkini.

Of. “Günlerden Salı: Es” okumaya devam et

Bir Acayip Kalp

Kalbinde neye yer açarsan orada bir yaşam başlıyor. O alan attığın tohumu nefeslendiriyor, oksijen veriyor. Gösterdiğin ilgi onu suluyor, besliyor. Devamlılığın köklendiriyor, sağlamlıyor. Ortaya çıkan yaratılış kaynağın kendisi oluveriyor.

İstediklerine yer açamazsan yer yer rüyaların o ‘açılım’ı yerine getirmeye çalışıyor. Bazen açmazların tıkandığı noktaları sergileyerek, bazen her şeyin mümkün olduğunun umudunu aşılayarak. Fantastik imgeler denizinde bilinçdışının ne garip şeyler yarattığını düşünüyorsun. Evet, içindeki garip. Tuhaf.

Bir seansta danışanımla tuhaf sözcüğünün anlamı üstüne tartıştığımızı hatırlıyorum. O daha çok olumsuz anlamlar atfediyor, bense sözcüğü ne olumlu ne olumsuz algılamayı, sadece olduğu gibi görmeyi vurguluyorum. Tuhafı sevmezsen sana olumsuz, tuhafı seversem bana olumlu. Halbuki tartışmamız aslında sözcüğün anlaşılmazlık ekseninde ilerliyor. Ve peşisıra gelen korkular, endişelerde. Kendi tuhaf çemberimizin anlamı örtüşmüyor, ama birbirini görüp karşılıklı oturuyor, aynı masada kalabiliyor.

TDK tuhaf için acayip, garip, şaşılacak, güldürücü, gülünç, anlaşılmaz diyor. Hemen aklıma Zanzibar‘daki House of Wonders / Beit al Ajaib geliyor. Babası kralın vakti zamanındaki hattatı olan Ürdünlü bir adamla acayip üstüne konuşuyoruz. Ben acayibin Türkçe anlamı tuhaf diyorum, o şiddetle karşı çıkıp Arapça’da acayip harika manasında diyor. Dünyanın Yedi Harikası’nı örnekliyor. Karşılıklı garibin harikaya yolculuğuna birbirimizin gözlerinden bakıyoruz. Sonra da bir garip memleketteki harika unsuruna.

Garip, gurbette yaşayanı ve yabancıyı, bir yandan da kimsesizi ve zavallıyı ifade ediyor. Rüyalarının okyanusunda, bilinçdışının derinliklerinde belki de sen o garibi, kimsesiz, yabancı ve gurbetteki yalnızı oynuyorsun. Ve kendi harikalar, acayiplikler diyarının tek hükümdarını. Krallığını nereye inşa ediyorsun? Tacını nerede giyiyorsun? Tahtına nerede oturuyorsun? Gözünü açıp baktığın, kapayıp seyrettiğin iç ve dış dünyanın sadece kendinin bir yansıması olduğunu nasıl karşılıyorsun? Acayip mi, acayip mi? Ah tabii. D, hiçbiri. Sadece az açıkta kalmış totonun getirdikleri.

Carl Gustav Jung rüyaların üç temel işlevinden bahsediyor. Tamamlayıcı unsur, eğitsel unsur ve öngörü unsuru. Sahne korkusu olan birinin rüyasında kendini kalabalık bir izleyiciye nefis bir şarkı söylerken görmesi tamamlayıcı unsur olabilir. Veya bir türlü çözülemeyen ilişkisel bir problemin üçüncü bir kişiye danışıldığını rüyada görmek eğitici olabilir. Öngörü unsuru bir olay olmadan önce içine atılan tohum, filizlenen doğum gibidir. Başına gelince biliyordum böye olacağını dersin, rüyasını görmüştüm. Gerçekten de bilirsin. Ama zihnin bunu açıklayamaz, akıl sır erdiremezsin çünkü bilgi başka yerdedir. Bilincin dışında. Öngörü kısmı olayın kendisinden ziyade senin onu nasıl yaşadığınla ilgilidir. Kendi kendine irdeleyemeyebilirsin. Bir bilene sorduğunda şaşırtıcı sonuçlarla karşılaşabilirsin.

Rüyalar alemim zengin, detaylı, sinematografiktir. Analitik iç bakışa geçtiğimden beri daha bir kıvamlandı, anlamlandı sanki. Belki kafa yorduğumdan, belki bu dünyayı açmaya meraklandığımdan. Çalışırken iş özelinde çok rüya görürdüm. Sunumlar, müşteriler, sıkıntılar, konkurlar, başarılar, başarısızlıklar. İşi bırakmışım, ama hala ajanstayım. Bir ihtiyaç bir ihtiyaç bana. Onlar mı bana, ben mi onlara? Nasıl da yalan dünya. Sonra okullar, sınavlar, koca koca karneler, hocalar. Üniversiteyi kazanmışım, ama liseyi bitirememişim. Rüya esnasında kafa sesim nasıl olabilir diye sorar, ben üniversiteyi bitirdim diye bağırmaya çalışıp çıkmayan sesimle boğazım çatlar. Ara ara çoluk çocuk meselesi hortlar. Doğurmuşum, ertesi günü çocuğu evde bırakıp alışverişe çıkmışım. Annem arar, nerdesin diye sorar. İçim parçalanır, vicdanım suçluluktan suçluluğa koşar. Bilim kurgu filmi misali rüyalarım en leziz, en katmerli kategorisine oynar. Sanki kıyamet günüdür, koyu gri bir okyanus kenarıdır. Dalgalar kabarmış, gökyüzü simsiyah, fırtınalıdır. İnsanlar, hayvanlar, her türlü habitat kaçışta, tüm dünya yollardadır. Tepede robotik helikopterler belirir, takada takada pervaneleri dalgaların üstünde dev halkalar açar, aşağı halatlar sarkar, kimi kumsalda tabanvay koşar, kimi ipe tutunup tırmanmaya çabalar. Kurban olan insanlık, kurtarıcı uzaylılar. Fazla ıslanıp boğulmadan gözler aralanır, gün başlar.

Bu ara ise rüyalarımın besini Coffee ve avanesi. O alanda başlayan yaşamın kaybetme korkusuyla bilinçdışımda örselenmesi. Coffee bir kedi peşinde fırlayıp kaçıyor, zehir zemberek onu aramaya iniyorum. Kendimi çocukluğumun muhitinde buluyor, çok gerilere gidiyorum. Deli gibi yağmur yağıyor, diz boyu su sokakları süpürüyor. Coffee’yi sırılsıklam, kulakları yerlere sarkmış, kuyruğu kırık, ayağı yaralı görüyorum. Koşup ona sarılıyorum. Burnunu koltuk altıma sokuyor, sıcak nefesini hissediyorum. Patisinin kanadığını farkediyorum, ama çok da kötü olmadığını anlıyorum. Onu incitme korkusuyla kucaklamalı mı yavaşça yürütüp götürmeli mi kararsız kalıyorum. Sonra birden başka bir yaralı köpeğin evimize geldiğini görüyorum. Geçici yuvasındakiler kalıcı yuvasını arıyorlar. Başında bir huni, kafası ilaçlı pansumanlı. Huni çıkar çıkmaz hareketlenip Coffee’yle oynamaya davranıyor. Gözlemci halim sanki bize kalmaya gelmiş hissiyatına kapılıyor.

Belki de hem gerçek hayatta hem rüyalarımda köpeklerle daha iyi anlaşıyor, onları koşulsuzca sevip bağrıma basıyorum. En büyük iyileştiricim onlarken en büyük yarayı da oradan alabilirmişim gibi korkulara gark oluyorum. Kalbinde neye yer açarsan orada bir yaşam başlıyor demiştim. O yaşam sonlandığında da kalbin acıyor.

Benden haberi saklanan ve aramızdan ayrıldığını yakın zamanda öğrendiğim Boz‘u başından okşuyor, sırtından kucaklıyor, ıslak gözlerini bol bol öpüyorum. Rüyalarımdaki Coffee’lerin ve avanesinin Jung’un hangi unsuruna denk geldiğini kestiremiyorum. Sadece içimdeki tüm garip, tuhaf, acayip ve harikalara dokunduklarını biliyor, onları köpeklerin sözcüksüz diliyle benliğimde taşıyorum.

Garip tuhafı, tuhaf acayibi, acayip harikayı..

Kafkaesk bakışa göre suçlu suçu değil, suç suçluyu buluyorsa, kalp de beni bulsun istiyorum.

Alan açtım, bekliyorum.

Teşekkür

Kendi kendinize teşekkür eder misiniz? Aferin, iyi iş çıkardın gibi bir onay veya takdir değil. Ya da çok şükür deyip hamdolma hisleriyle dolmak da değil. Bizzat sözlü, yazılı, zihinsel, duygusal, bedensel olarak kendi kendinize başka biriymiş gibi davranıp karşınıza alarak ‘sana teşekkür ederim’ demekten bahsediyorum.

Bir zamandır üstünde durduğum hayatın anlamı ne, benim bu hayattaki rolüm ne, peki bunları irdeleyip bulmanın bana-sana-ona faydası ne gibi sorgulamalar içinde hiçlik, anlamsızlık, sınırsızlık, yokluk hisleriyle huzursuzluk, hoşnutsuzluk, memnuniyetsizlik, kafası karışıklık, amaçsızlık, bilmeme ve istememe kavramları içimde dev bir okyanus gibi büyürken rüyalarım bana denizaşırı haberler, mesajlar getirmekte. Yükselen bir deniz, denizin yuttuğu kurbanlar, aynı denizin geri kustuğu kurtarılanlar, o denize düşünmeden cup diye balıklama atlayanlar ve denize düşerim korkusuyla ta en tepeden o gri mavi dalgalara bakıp uyuşanlar. “Teşekkür” okumaya devam et

NW Londra

Hani James Joyce’un Ulysses’ini okuma deneyimi için anlamak önemli değil, okuma çabası bile yeterli denir. Hani Virginia Woolf’un bilinçakışı tekniğine değinilir. Hani bazı eserleri okumak kan, ter ve gözyaşı gerektirir, ama bitince okuma sürecindeki o ‘niye anlamadım’ hissi yerini toplu bir aydınlanmaya verir. İşte Zadie Smith’in NW Londra’sıyla ilgili hissiyatım bu.

.

Klasik bir roman bitti, hadi dökelim yazıya şimdi incelemesi olmayacak bu. Nasıl olsun? Zadie Smith Akrep. Ama önemli olan bu değil. Kendisinin Güneş-Uranüs kavuşumu varmış. Yani? Bağımsız, sıradışı, aykırı bir ruh. Bağlantısız. Kopuk. Toplum kurallarına uymayan, kalıpları yıkıp yenilemek isteyen bir mizaç. Nasıl yapacak bunu? Dönüşüm temalarıyla. İşte o yüzden burçlara değil, gezegen ve arketiplere bakıyoruz dostlar deyip ben de ortalığı şöyle bir dağıtıvereyim. N’apalım? Benim de o Uranüs’le özdeşleşesim var. Değişiklik olsun diye değil, içimden öyle geldiğinden. ‘Because I choose to’. Next!

.

NW Londra aynen böyle başladı benim için. “NW Londra” okumaya devam et

Sınır

Yoldayım. Arabada. Önde, yolcu koltuğunda. Gidiyorum şehirlerarası istikamette. Halbuki istemiyorum gitmek, o arabada, o yolda olmak. Derin derin iç çekiyorum, ofluyorum. Gitmek istememe baskısından gözüm doluyor, kızgınlıkla dolup taşıyorum. Kendime ve her şeye kızıyorum. Duruma, şöföre, yola, havaya, şehre, işe güce. Pişmanım. Suçluyum. Yetersizim. Ama yapabileceğim hiçbir şey yok. Otoyoldayız. Şehirlerarası yollarda, yerlerde, insansız, ruhsuz, bir yerden bir yere ulaştırmak dışında amacı olmayan aralarda derelerde. Ben de bir şey yapmıyorum zaten. Öylece oturup o arabada gitmeye devam ediyorum, ordan kaçıp kurtulmak ister, bedenim ve zihnim beni tam aksine yöne götürürken.

Bu eski hikaye gerçek. Hissettiklerim hala çok net. Kaldıkları yerden kabarıverdiler bile içimde. Gitmek istememe, kızma sebeplerimi tam hatırlamıyorum. Bunlara rağmen niye gittiğimi de. Önemli olan bu detaylar değil. İçinde bulunduğum durum, hissettiklerim, verdiğim tepki. Kötü veya iyi bir sonu yok hikayenin. Varolan kısmı, yaşanmışlığı, iç mücadelenin somutluğu, bırakma ve uyumlanma safhası. Önce direnerek, reddederek, sonra kabullenip kucaklayarak. Sınırlarım ve sınırsızlığımla.

Kendimizi istemediğimiz ortamların içinde bulabiliriz, bazen bilerek bazen farkında olmadan (aslında yine bilinçdışında bilmeden isteyerek, bilerek). Bu gibi durumlarda nasıl tepki veririz? Önlem alıp düzeltmeye, değiştirmeye mi çalışırız? Reddedip aksi yönde yüzmeye çalışır, savaş mı açarız? Neden bu duruma düştüm diye sebep sonuç üstüne düşünüp düşünüp durur muyuz? Yoksa durumu kabullenip bayrakları indirir, akışın gidişine göre ordan oraya savrulur, duruma uyumlanır mıyız? “Sınır” okumaya devam et

%d blogcu bunu beğendi: