Yazıyorum, Oh Yazıyorum

İşi bıraktıktan bir müddet sonra ne yapmak istediğimi kestirmeye çalışır arayışlarda bir edebiyat ajansına görüşmeye gitmiştim. Edebi kısmından ziyade yönetsel tarafı ilgimi çekmişti. Yunan bir arkadaşım Atina’da bu işi yapıyordu. Telif hakları yönetimi.

Bir ajanstan diğerine gitmek, ama içeriği değiştirmek mantıklı gelmişti o zaman. Seneler senesi Müşteri İlişkileri yönetiminde olunca reklamı çıkar edebiyatı koy, hem kendini besle hem ufkunu aç, hem idari uzmanlığını başka bir alanda konuştur diye düşünmüştüm.

Görüşme beklediğimin aksine bir edada geçmişti. Benim o tarafa bakışımla, o tarafın bana bakışı koca bir boy aynasından acımasız bir akis gibi yüzüme yansımıştı. Neydi o akis derseniz, ifade etmem zor. Tamamen duygusal. (Bugünlerde bu ifadeye taktım nedense) Sadece iki tarafın da birbirinin ne yaptığından tam olarak haberdar olmaması, dolayısıyla birtakım varsayımlarla birbirlerini bir yerlere oturtmaya çalışması, ama işte olmaması, hiç olmaması.

O günden bana kalan en önemli detay şu soruydu:

Bir kitabı okuyup hakkında yazabilir misiniz?

Hım.

Durmuştum şöyle bir.

Sessizlik.

Bilmem demiştim sonra. Böyle bir tecrübem yok. Belki zaman içinde. Yazabilirim. (Yazabilir miyim?) Belki. Herhalde. Bilmem.

Şimdi burda iki kritik konu var.

  1. Kitap okumak
  2. Yazı yazmak

Orda beni korkutan aslında yazı yazmaktan ziyade kitap okuma kısmıydı galiba. Bununla ilgili geçmişte iki kelam etmiştim. Yine de yazı yazma kısmı bende bir yerde asılı kaldı. Kitap okuma kısmı hiç beklemediğim şekilde arap atı gibi açıldı, gidiyor. Hatta koşuyor sayın seyirciler, koşuyor. Tabii ki kendi çapımda. Beklentiyi yükseltmeyelim. Bir zamanlar ayakkabı, çanta alma (!) merakım gibi kitap almaya sarmış durumda hissediyorum kendimi. Neyse ki kullanılmadan kitaplıkta cici cici durmuyorlar. Altları çizile, kapakları büküle, ama itinayla koklanıp tadına varılarak okunuyor, okutuluyorlar. Bey olsun, dostlar olsun. Paylaşımcı bir insanım.

Yazmaya gelinceyse ayrı bir derya, ayrı bir kop da gel durumu hasıl olmuş durumda. Blog yazmanın getirdiği haz, şarj ve deşarj olma gerçeği bir yana, blog dışı yazılar da bana öyle bir heyecan ve gaz veriyor ki yazıyorum işte, oh be yazıyorum diye çığlıklar atmak istiyorum!

Geçen seneki İmza:Kızın bunun başlangıcı oldu sanırım şimdi dönüp bakınca. İyi ki katılmışım bu projeye. Şimdiyse tamamen başka bir içerikte bir dergi için bir yazı hazırlıyorum. Bugün 23 Nisan, neşe doluyor insan tadındayım! Konu tahmin edebileceğiniz gibi astroloji. Ammavelakin derginin içeriği aslında bambaşka sularda. Ne yaparım, ne ederim, nasıl bağlarım derken şu meşhur İrlanda seyahatinde öyle bir sürpriz çıktı ki karşıma cuk oturdu, topu gediğine koydu. İki gündür bu yazı üstüne çalışıyorum. Ve görüyorum ki içerik bana bırakılmış da olsa bir konuya odaklanıp yazmak dediğinde çalakalem bloga yazmaktan bambaşka kriterler giriyor işin içine. Bakınız Yoga Kampı yazılarım 1, 2, 3. Biraz onun kıvranmalarındayım. Tahminimden biraz daha fazla zamanımı alacak, ama en azından içerik çıktı. Karşımda duruyor. Şimdiyse ‘revizyon’ faslındayım. Ah sevgili (ex) kreatif dostlarım, kulaklarınızı çok ama çok çınlattım bugün, inanın!

Yine de, her şeye rağmen, ya da iyi ki, evet iyi ki iyi ki, yazıyorum oh yazıyorum!

Bu kadar gaz, toz, yakıt, ateş nerden geliyor derseniz, Ay Koç’a girdi, Aslan ufukta yükselmekte. Bendeniz yükselen Aslan kabardıkça kabarmışım görüyor musunuz? Anlattıkça anlatasım, coştukça coşasım, koşasım, uçasım, yazasım var!

Yarın Yeniay Koç’ta demiştim. Neler gündeme gelecek hatırlamak isteyenler buraya. Benim bu ayki başlangıcım, atılımım, tohumum bu işte. Yazmak. Belli oluyor mu? Peki siz, ya siz? Bu denli heyecanlı, hevesli, dürtüsel, belki de gözü kara, risk almaya değer başlangıcınızı buldunuz mu?

…..

Hayatta bu bloga yazdığım en hızlı, en akışkan, en revizyonsuz yazım olmuş olabilir. Bu da ateşsel bir hareket, dürtüsel bir akıcılık değildir de nedir?

Merkür Buraya, Mars Öteye

Ağır aksak giden, iki ileri bir geri diyen, sürekli geçmişe dönen ne vardıysa iletişimde, ilişkilerde, teknolojide, ticarette geçtiğimiz üç hafta içinde,

artık rayına oturma ve adım adım ilerleme dönemine girdi dün itibariyle.

Merkür ileri hareketine başladı, iki gün sonra başlayacak yeni astroloji yılının haberini verdi.

Mars da geçen hafta Koç’a geçti, su elementindeki yoğun vurgu hevesli, sabırsız, girişimci ve başlatma odaklı bir devinime doğru hafiften ateşlendi.

Güneşin ısısını hissettiniz, başınızı azıcık toprağın altından çıkardınız, filiz vermeye başladınız mı?

Elementer

Toprakla temas etmeyeli çok zaman olmuş. Doğaya çıkmayalı üç ay, yoga yapmayalı iki aydan fazla. Dört element arası dengenin ayarı kaçmış. Bir taraf ağır basıp diğer üçü gaz olup uçmuş.

Vücudumdaki ateşin eksildiğinin farkındayım. Sürekli bir üşüme halindeyim. Hastalanmakla hastalanmamak arası gidip geliyorum. Vitamin ve sıcak bitki çayı kürlerini evde giyilen kat kat soğan modeli giysiler, çoraplar, battaniyelerle destekliyorum. İçim üşüyor. Ateş sönmüş, bünye titriyor.

Sonra su elementine ve akışkanlığıma bakıyorum. Kaskatı bir vücut, katırdayan bir bel. Ger beni, uzat beni, esnet beni diyen bacaklar, kollar, omuzlar, koskoca beden. Zihin desen o da sabite bağlamış, zihin suyu da içe kaçmış. Düşünceler katılaşmış, suyun yumuşaklığı, akışkanlığı yitip gitmiş.

Bünyem bu dönem tam gaz hava elementine bağlamış. Zihin, beden, ruh dağa kaçmış. Yükseklere çıktıkça dünyayla teması yitirmiş, havalanmış, kanatlanmış. Bol düşün, çok oku, hep analizle temas soyut düzlemde kalmış.

Bedenle temas ve topraklanma ihtiyacıyla bugün yin yoga yaptım. Şükür. Sınırlarımın ve içimdeki tüm elementlerin yukarıda saydığım tespitlerine yerde, matın üstünde beş parmağı açık ellerim, çıplak ayaklarım, yerden uzak bedenim, içe döndükçe kendine yaklaşan kendimle vardım. Toprağa yaklaşmak istedikçe bu iki küsur ay süresince ne kadar uzaklaştığımı, zihne yoğunlaştığımı gördüm. Bağı yeniden nefesle kurabildim. Alnım yerde çocuk pozisyonunda nefes verdikçe kürek kemiklerimin, sırtımın açıldığını, yere bir nebze daha yaklaştığımı, genişlediğimi, esnediğimi hissettim. Ve tabi sürekli düşünceyi öne alıp bedeni arka plana atmanın somut getirisini de.

Çoğu derste olduğu gibi kendimle yüzyüze gelip sınırlarımla temas ettikçe düşüncelerim otomatik olarak tetiklendi. Kafamda şu anda yazdığım yazının temelleri atılmaya başlandı, zihnim hemen uçuşa geçti. Yazıma başlık attım. Beğenmedim, yeni başlık düşündüm. Yazmak istediğim birkaç tespit, gözlemle devam ettim. Her seferinde hocanın ana davet eden sesiyle geri döndüm.

Bugünkü dersin benim için en anlamlı birkaç dakikası hocanın şu minvaldeki sözlerinden oluştu:

Bugün 30 Ocak 2013 Çarşamba. Bugün daha önce hiç yaşanmadı ve yaşanmayacak. O yüzden ezbere bildiğimiz ve otomatik olarak yapacağımız davranış kalıplarından sıyrılıp hislerimize kulak verelim. Şu an ne hissediyorsak onlara spontane bir şekilde cevap verelim. Geldiği gibi kabul edelim.

Yanan ampul. Beynimde karıncalanan sinir uçları. Uzayan saç dipleri. Yumuşayan göz kapakları. Dışarıya yansıyıp yansımadığını bilmediğim iç bir gülümseme. An.

Blog yazmayı bıraktım. Toprakla temasa döndüm. Çıplak ayaklar (evet, bu çıplak ayaklarımın yere basmasını birkaç kere daha yazmak, resmetmek, hissettirmek istiyorum bugün), çıplak eller, çıplak boyun, çıplak yüz, çıplaklık, temas, yer, toprak.

Elementer bir gün benim için bugün. Temellere dönüş, hatırlayış. Elementleri olduğu gibi algılayış. Su, toprak, ateş karşımda, hemen yanı başımda. Hava her daim kafamda, karşımdaki ekranda, nefesimde, etrafımda. Farkettiğim kadarıyla. Buna da şükür, değil mi ya?

Ay bugün Başak’ta. Toprak elementiyle sınırlar, şükran, temel ihtiyaçlar, bir de faydalı analiz bugünkü duygusal besin ihtiyacımı karşılamakta. Şimdi dönüp biraz da astroloji çalıştım mı benden elementeri yok şu hayatta.

Elementer günler..

 

Az Çoktur

Az ve öz söylemek mümkün müdür? Çok fazla söze hacet kalmadan kendini ifade edebilmek? Her şeyi döküp anlatmak şart mıdır? Söylenmeyenler eksik mi kalır? Eksik kalsa ne olur?

Tersine çokça şahit oluyorum. Yaniler, demek istediğimler, onun içinlerle uzayıp giden, çok virgüllü, hiç noktasız cümleler, paragraflar, ilişkiler.

Nedir bu uzun uzadıya kendimizi anlatma ihtiyacı? Diyecek çok mu şeyimiz var yoksa kendimizi olduğu gibi ifade etme yetimiz mi yok? Düşünmeden mi konuşuyoruz yoksa karşı tarafı mı dinlemiyoruz?

Ajansta uzun mailler yazdığım dönemleri hatırlıyorum. Külçe gibi inerdi o yazılarım. Höh diye. Çoğunun içeriği iş özelindeki nedenleri niçinleri bir rasyonele oturtma, sunduğumuz fikri savunma ve neden doğru olduğuna dair karşı tarafı ikna etmeye çalışmamdandı. Bu bir deformasyona sebep oluyor tabi. Kendini kısa cümlelerle ifade edememek.

Zaman geçtikçe, belki o uzunluk ve ağırlıktaki içeriğin fiziksel ve ruhsal yansıması, belki de ‘gerçekten bunların hepsini demeye gerek var mı?’ sorgulamalarının başlamasıyla kısmaya başladım denecekleri. Bir marka için yaptığımız konumlandırma çalışması ‘Less is more’ konseptini kafamın bir köşesine yazdım. Bunu alan yaratma, eleme yapma anlamında ara ara kullandım. Kendini ifade etme anlamında hala çabalamaktayım.

Bu çok söyleme, çok yazma, çok savunma kendini çok önemsemekten mi geliyor? Belki de kibirden. Sen bilmiyorsun, ben biliyorum tavrından.

Kibire takmış durumdayım bu aralar. Kibirli insan gördüm mü etrafımda, okuduğum yazıda, hayatın bir noktasında içimde birşeyler alev alev yanmaya başlıyor, savaşma isteği canlanıyor, ateş elementi öyle bir harlanıyor öyle bir harlanıyor ki – biraz su serpip yatıştırmam gerekiyor. Bu ateş elementi çalıştığı zaman anlamak lazım ki tepkisel bir durum var. Sendeki birşeylere dokunuyor, başlıyorsun parlamaya, kılıç kalkan kuşanıp haçlı seferine çıkmaya.

Aslen kimin kibirine sinirleniyorum acaba?

Cut to the chase darling. Less is more.

Oh, really?

Çarklar Hızla Dönerken

Hayat hızlandı, olaylar çorap söküğü gibi ilerliyor, gelişiyor. Hem de heyecan verici gelişmeler.

Ay Koç Burcu’na geçti, harekette bereket günleri geldi. Bir yandan Güneş Akrep’in karanlık sabitliğinden çıkıp Yay’ın ateşli, hevesli değişkenliğine geçti. Etkilerini bende hemen gösterdi.

Nasıl anlatsam, nerden başlasam..

Önce astroloji.

Bir süredir geri hareketinde olan seans talepleri ileri hareketine başladılar! Bir seansı kabul etmek diğerlerinin arkasını getiriyor, bu kesin. Birbirinden bağımsız zamanlar, insanlar, mekanlar bütününde tesadüf dediğimiz, ama aslında o zaman olmasının (astrolojik ve karmik) sebepleri olan olaylar eş zamanlı vuku buluyor. Biri öneriyor, öteki mesaj atıyor, diğeri hadi diyor. Bense yerimde sabit duruyorum. Halen Merkür gerilemedeyken başlayan bu iletişim akışını düşünüyorum. Bir yandan ağırdan alıyorum bir yandan yürü ya kulum diyorum. İlerliyorum.

Blogum Mindmills.

Takipçilerim gün be gün artıyor. Başlarda okunurluk, görünüm ve izlenim oranlarına önem verirken şu anda üye olup blogumu eposta veya WordPress üstünden takibe alanlara, sadece takip etmekle kalmayıp bizzat yazılarıma yorum yapanlara daha çok değer veriyorum. Bu karşılıklı (veya belki de henüz tek yönlü) iletişim beni heyecanlandırırken hafif de endişelendiriyor. Bugün birkaç takipçi daha geldi, bense iki gündür yazı giremiyorum. Iııhh, eksi puan eksi puan. Sonra okuyucuya yönelik yazma fikri kafamda dönüp dolaşıyor, ibrem şaşar gibi oluyor. Birilerinin okuduğunu, okuyacağını bilerek yazmak bana ilham veriyor, ama okuyucular için değil kendim için yazmaya devam etmek istiyorum, ben bu sebeple yola çıktım diyorum. Hımm, sanırım böyle yazınca popülerlik endişesiyle yüzyüze kaldığımı itiraf etmiş oluyorum. Endişelerim bir kenara takipçilerimi seviyorum, iyi ki varsınız diyorum.

Dahil olduğum kitap projesi İmza Kızın.

Bugün kendi kopyam elime ulaştı. Doğal olarak hemen kendi sayfamı açıp okudum, sonra da kardeşiminkini. Tatlı bir gülümseme yayıldı yüzüme. Hemen kitabın resmini çekip tweetledim. Arkasından bir arkadaşımla bir cafede buluşmaya gittim. Daha kitabın hevesini alamadığım için cafede açtım kitabı karıştırmaya başladım. Bir yandan arkadaşımı bekliyorum, bir yandan maillerime bakıyorum. Bir baktım İmza Kızın ekibinden bir not. Kitapla ilgili bir film yapmışlar, onu haber veriyorlar. İşte burda. Sonra önümüzdeki haftalarda bir basın toplantısı düzenlemeyi düşünüyorlar ve katılabilecek yazarları da çağırıyorlar. Ben bunları okuyup düşünürken tanıdık bir sima masama yanaşıp kitabı işaret etti ve ‘İmza Kızın?’ deyince proje sahiplerinden Banu’yla şahane bir tesadüfle (ya da işte tesadüf olmayan olaylar silsilesiyle) tanıştım. Hemen arka masada başka bir yazarla toplantıdaydı. Tesadüf bu ya! Eve dönünce yazıları rastgele açarak okumaya başladım. İçimde kabarcıklar köpürdü, boğazıma doğru düğümler kat kat oldu. Çok acıklı ve duygusal olacağından korktuğum bir kitabın aksine bu kadar gerçek, içten, olduğu gibi yazıları okumak, içimde hissetmek bu projeye dahil olmamı bir kez daha anlamlı kıldı. Ve bir önceki yazımda kendimi eleştirip beğenmediğim babama mektubumu tekrar sevmeme. Çocuksu bir yazıydı belki benimki çünkü ben de babamı düşünüp yazarken dünkü çocuk olmuştum yine. Bu arada babam HALA bilmiyor. Kardeşimle seyahatte şu an. Benim noniye bu konuda güveniyorum. Dönünce birlikte bu işi bir güzel kotarmalı biliyorum. Geç olsun, güç olmasın.

İşte böyle.

Bütün bunlar yazmadığım süre içinde mi oldu diyeceksiniz?

Hayır.

Geçtiğimiz iki gün Ay Balık’ta, Güneş Akrep’in son saatlerindeyken biz ormanda çürüyen kızıl yapraklar üstünde, foşurdayan dereler pınarlar içinde, göz gözü görmeyen sis pus arasında, etrafta pıtır pıtır pörtleyen mantarlar diyarında yürüyor tırmanıyor iniyorduk. Son derece ıslak, nemli, karanlık, puslu bir dünyada, su elementinin civarlarında.

Yukarıdaki bütün yazdıklarımın hepsi ise bugün Ay Koç’ta, Güneş Yay’dayken vuku buldu. Hevesli, hareketli, aktif günlerde, insiyatifi alınan girişimlerle, ateş elementinin çevresinde.

Doğa, şehir, ruh kışa adım adım biraz daha yaklaşırken çarklar hızla dönmeye, hayat ilerlemeye devam ediyor. Bana da arada kapılıp gitmek arada durup seyretmek kalıyor.

Bir de gidip yatmak.

%d blogcu bunu beğendi: