Kum Kitabı

Jorge Francisco Isidoro Luis Borges. Kısaca JLB.

Adını ilk Murat Gülsoy sayesinde duydum. Notumu alarak kendisini tanışılacak yazarlar arasına koydum. Geçenlerde Remzi Kitabevi’ni ziyaretimde raflarda gezinirken karşıma öykülerinden oluşan Kum Kitabı çıkınca zaman şimdidir diyerek aldım.

O gün güney yarımküreden yazarlara sevdalandım. Biri Arjantin’den sepete atılan JLB idi. Diğerleri de Peru’dan Mario Vargos Llosa ve Güney Afrika’dan Nadine Gordimer. Gordimer ve Llosa’yı mini kitap kulübümüz için değerlendiririz diyerek JLB’ye el attım.

Kitaba adını veren öykü Kum Kitabı tam da anlattığı gibi başı sonu olmayan bir kitabı bu kitaptaki öykülerin gerçekliğinde temsil ediyor olabilir miydi?
“Kum Kitabı” okumaya devam et

Zemberekkuşu’yla Aile Çay Bahçesi’nde Raks Ederken

Ateş dönemine girdiğimizden midir, Dolunay’a yaklaştığımızdan mıdır, annemin durumundan mıdır, yoksa genel midir nedir, kafam dağınık yazmak konusunda. Hatta sadece yazmak da değil, yapılacaklar, düzenlenecekler, işler güçler. Bir insan kafasına not alabilir mi kardeşim? Hah, işte benim yapmaya çalıştığım bu. Sürekli aklımın bir köşesine notlar notlar notlar. Seans zamanlarını ayarla. Oda eksiklerini tamamla. Bahar hazırlıklarını yarıla. Mutfak yenilemelerini unutma. Yaz bunları bir kenara, aman yaz sallama.

Kafa böyle olunca her blog başına geçip yazmayı planladığım konuya odaklanmaya çalıştığımda içim sıkıldı, bıraktım yazmayı, kaydettim taslağı. O anda ne varsa ona döndüm, dökülmeye başladım. Geçen hafta bir, bu hafta iki. Biriken taslaklar yapılmamış ödevler gibi içime dert oldu.

Misal, iki kitap üstüne başladığım taslak yazılarım yarım bırakılmış halde masa üstümden bana bakmaktalar. Biri Haruki Murakami Zemberekkuşu’nun Güncesi, diğeri Yekta Kopan Aile Çay Bahçesi.

“Zemberekkuşu’yla Aile Çay Bahçesi’nde Raks Ederken” okumaya devam et

Bugün

Bugün eksiklerimiz üstüne yazasım vardı. Eksik yönlerimizin nasıl gücümüz, yaratıcılığımız olabileceği, içimizde olmayanın nasıl bizzat bizi tanımlayan yegane unsura dönüşebileceğine dair dökülesim.

Ateşten, havadan, sudan, topraktan bahsedecektim. Elementlerimize odaklanıp her birinin neyi ifade ettiğine, kişiliğimizde nasıl vücut bulduğuna, sadece Güneş’imizin (burcumuzun) elementinden ibaret olmadığımıza dair döktürecektim.

Olmadı.

Güneşe teslim oldum.

Tamamen teslim olamadım başta. Elektronik adacığımı, laptopumu, cep telefonumu, şarj kablolarımı yamacımda, tüm çevremde dizip tepe tepe yükselttim. Yine de güneşin iliklerimi ısıtmasına, çoraplarımı çıkarıp çıplak ayaklarımı ve parmaklarımı gıdıklamasına, uzun kollu penyemin tenime yapışmasına, beni terletmesine, Coffee’nin ayağımın altına kıvrılıp kemiklerine vitamin zerk etmesine izin verdim. Dört elementi yazamadım, elementlerden depo ettim.

Önce astroloji köşem için yeni bir telgraf çiçeği köklendirdim, küçük bir saksıya ektim. Yanısıra toprakları azalmış diğer çiçekleri destekleyip besledim, suladım. Kokladım. Dokundum. Okşadım. Toprak elementiyle anın tadına vardım.

Sonra balkona çıktım. Isındım. Alevlendim. Ateşlendim. Keyiflendim. Gülümsedim. Coffee’yle oynadım ufak ufak. Yazdan kalma bu günde ufka yöneldim. Hareketlendim. Ateş elementiyle canlandım.

Düşünceler yerini canlı bedene ve şimdiye bırakınca derin bir nefes alıp verdim. Bugün okuduğum bir yazı üstüne nefes almak ve nefes vermeyi eşit ağırlıkta yapıp yapmadığıma dikkat ettim. Tekrar aldım, tekrar verdim. Gördüm. Uyandım. Taze nefesle dengelendim. Hava elementiyle farkettim.

Ve dönüp karşımda olana baktım. Görmek için yeniden ve tekrar suya odaklandım. Derin, engin, masmavi, şıkır şıkır, dalga dalga denize, akışkanlığa. Hayallere daldım. Gözlerimi kapattım. Yelkenliyle açıldım. Denizde dalga, okyanusta damla oldum. Zerreye dönüştüm, kayboldum. Su elementiyle birleştim, bütünlendim.

Bugün böyle geçti, yazmak sonraya kaldı.

Biri bugün, diğeri yarın.

Olimpiyat Ateşi

Istanbul 2020

Yüzdük yüzdük kuyruğuna geldik. Bugün 2020 Olimpiyatları’nın hangi şehirde yapılacağı belli olacak. İstanbul ve Türkiye olarak hiç bu kadar yakın olmamıştık finiş çizgisine.

Yaklaşık 15-20 sene önce bir zaman. Yemekteyiz. O zaman daha reklamcı değilim, ama masada reklamcı bir kız var. İstanbul 2000 Olimpiyatları için aday şehirlerden, kızın çalıştığı ajans da tanıtım faaliyetlerini yürütüyor. ‘Kazanamayacağız’ diye başlamıştı söze. Ben de ‘böyle yola çıkan bir mantıkla nasıl olur da kazanılabilinir ki?’ demiştim. Bu nasıl bir ruh, nasıl bir hedef koyma, nasıl bir çıkış noktası?

O zaman gerçekten de yakınından geçebilecek gibi değildik. Ne sporcu, ne seyirci, ne organizasyonel alt yapı, ne ekonomi, ne hedefe odaklılık vs vs. Şimdi ne fark var diyeceksiniz. Yukarıdaki saydıklarım anlamında temel en büyük fark baş koyma. Hala içeriğini doldurup dolduramayacağımız, sporcu çıkarabileceğimiz (ve dopingli olmayacakları!), seyirci bulabileceğimiz şüpheli. Hala son dakikacıyız, hala organizasyonel disiplin, planlama, uygulama anlamında kırk fırın ekmek yememiz lazım. İşleri yapış biçimimizle ilgili birşeylerin değişeceğini pek sanmıyorum, bu bizim yoğurt yiyişimiz. Bakınız Türkiye’nin haritası. Aslında yaratıcılığımız ve gücümüz de burdan ortaya çıkıyor. Sıkışık anlarda patlatılan zeka pırıltıları ve gövde gösterilerinden. Ama bahsetmek istediğim bu da değil.

Ben Olimpiyatların İstanbul’a gelmesini istiyorum, herşeye rağmen.

Çünkü bu milletin, bu ülkenin artık sadece ‘önemli olan kazanmak değil, yarışmak’ mantığının ötesinde ‘iyi’ birşeylere kadir olduğunu, parayı bastırıp onu bunu dikmek dışında ruhu olan, insana değen, insanı, toplumu geliştiren, spor gibi herkesi biraraya getiren bir nosyon etrafında gerçek, somut şeyler düşünebildiğini, yapabildiğini, başarabildiğini, Galatasaray’ın yıllar önce aldığı bir UEFA kupasının, futbolun, Sertab Erener’in Türkiye’ye 10 yıl önce kazandırdığı bir birinciliğin, Eurovision’un ötesinde olabildiğini görmek istiyorum.

Mart ayında bir iş görüşmesine gittiğimi yazmıştım. İçeriği buydu, Olimpiyat tanıtımında çalışmak. Ben başka bir yol çizmiş, yola bundan önce çıkmıştım. Bu işse benim geçmişimden bir gölge gibi gelmişti üstüme. Zamanlama olmadı, tenlerimiz uymadı. Halbuki birkaç sene önce olsaydı seve seve, zevkle o ortamda, o organizasyonda canla başla çalışmak ister, sonuna kadar da elimden geleni ardıma komazdım.

Bugün bana düşense iyi dilekleri Buenos Aires saatine göre yüksekte tutmak, gönülden destek olmak, saat 15.00 itibarıyla ekran başında gidişatı takip etmek. Bunu ne iktidar ne faiz lobisi ne de başka polemik yaratacak güdülerle istiyorum. Bunu bu milletin buna layık olduğu, yapabildiği, sevebildiği, isteyebildiği, sevgiyle, aşkla ve hoşgörüyle birleşebildiğine inandığım için istiyorum.

Bugün Ay Terazi’de. Uyum, denge, diplomasi ve stratejiyle hareket etmek için uygun zaman. Güneş Başak’ta. Analitik, detaycı, mükemmeliyetçi bir anlayışla çalışıp rutini sürdürme dönemi. Bu kombinasyonu en iyi şekilde kullanıp gerisini evrene havale etme zamanı.

Olimpiyat ateşi benim içimde yandı. Gerisi ekibe kaldı. Sunumlarına kuvvet!

Not: İstanbul sunum yapan ilk şehir. Saat 15.00-16.00 arasında olacak. Sonra soru-cevap kısmı var. Gece 22.00’de de oylama olacak, sonuç 23.00 gibi anons edilecek. TRT1 15.00 itibarıyla canlı yayınla verecek.

Birbirimize İhtiyacımız Var

Yok yok ne kadar zorlasam da yazamayacağım. Ne Melody Gardot’nun Merkür retro hikayesini ne de büyük çocuk olma tespitlerimle yarıladığım yazımı.

Haftasonu iki günlüğüne gündeme ara verdim. Gazete okumadım, özel bir sosyal medya taraması yapmadım. Hani kafa tatiline çıktım ya, bunu biraz çimen üstü topraklanma, anneyle sohbet etme, Coffee’yle sincap kovalama, Boz’a ilgi ve şefkat gösterme, Bey’le erken yatıp erken kalkma, yüzme, dinlenme minvalinde şekillendirdim.

Tabii nereye kadar?

TV’de İstiklal’deki sokak içi arbedesini, esnafla ‘göstericiler’ arasındaki yumruklaşmaları, vandal tavırları gördüm. Bir panik Twitter’a saldırdım, sonra geri bastım. Bugün palalı saldırgana destek veren, Gezi adı altında eylem yapanları ‘vatan haini’ ilan eden Talimhane esnafının verdiği video demecini izledim.

Ve kendimi gündemden ayırmaya çalışmaktan vazgeçtim.

Düşündüm.

Karşıtlıklar içinde çalkalandığımız şu günlerde hepimiz belli bir mantık çerçevesinde düşünüyor muyuz hakikaten diye düşündüm. Aynı şekilde inanıyor muyuz diye içime dönüp baktım. Kendimizle aynı görüşten olmayanlarla birlikte yaşamayı sürdürebileceğimize gerçekten inanıyor muyuz hissetmeye çalıştım.

Bunu öncelikli olarak kendi üstümde anlamlandırmaya çalışıyorum. Kendimin analizini yaparak düşünce ve inanç sistemimi tartabilirsem kendimi başka görüşten birinin yerine koyabilir ve kabul edebilirim. Kabul etmekle o görüşte veya inançta olmak aynı şey değil. Aradaki fark tevekkül. Kendinde doğal olarak olması gerektiğini düşündüğün hakkın bir diğeri için de geçerli olduğunu kabul etmek, desteklemek – taraf, bakış açısı ne olursa olsun. Taraf olunmaz demiyorum. Tarafsızlık, kifayetsizlik, sonra da fanatik taraflılık, kutuplaşma bizi bugünlere getirdi. Sonunda taraflılığın tanımı -şükür ki- değişti, değişiyor -inşallah! Başımızda olan-olmayan, penceremizde dalgalanan-dalgalanmayandan değil, bizzat bireyselliğimiz, haklarımız, özgürlüklerimiz anlamında bir taraflaşmayla şu anki gündem gündem haline geldi.

Sebep-sonuç ilişkisi kurduğunda, olayların dışına çıkabildiğinde, ayrıldığında, merak edip türlü türlü görüşü okuyup ufkunu genişlettiğinde düşünce sistemini çalıştırmış, mantığa hizmet etmiş oluyorsun. Hava elementi devrede.

Olayların içine girdiğin, kabul ettiğin, birleştiğin, inandığın, anlam yüklediğin, üst bir bilince teslim olduğun zamansa inanca hizmet etmiş oluyorsun. Hem ateş hem su elementi devrede.

Ben ne biri ne öteki olması gerektiği düşüncesinde ve inancındayım. Sorgulama, tartışma, dışına çıkma, uzaklaşma, mesafeyi koyup soğukkanlı kalabilme de olmalı, kabullenme, içine dalma, yakınlaşma, olaya inme, tüm kalbimizle birleşme de.

Tamamen mantık çerçevesinde ‘bu adam böyleyse bunu da böyle yapar’ sığlığında bir mantığı da at gözlüğünden başka birşey değil diye değerlendiriyorum, ‘bunun böyle olduğuna inanıyorum, o yüzden de öyle olacak’ bakışını da tek tip inançtan öte görmüyorum.

Bu analiz niye geldi?

Çünkü bu ikisinin arasındaki dengeyi bir türlü tutturamadığımız, ya birini ya diğerini tukaka yaptığımız sistemimiz herşeyi arap saçına döndürüyor. Bu yıllar yılı belli ikilikler içinde yer almışken şimdi bir sürü kolu var. İstediğinizi seçip beğenin yazın.

Olaylardan uzaklaşıp birbirimize objektif bakmaya da ihtiyacımız var, aynı olay için birleşip birbirimizi kabul etmeye de. Toplumdaki statü tanımlarımızdan, saçımızın renginden, yaptığımız işten, cinsiyetimizden, medeni halimizden, yaşımızdan, meşgalelerimizden, her şeyliğimiz ve hiçliğimizden bağımsız BİRBİRİMİZE İHTİYACIMIZ VAR!

Nokta.

%d blogcu bunu beğendi: