Güneşine sağlık Jüpiterim: Amerikana

Yakın zamanda dinlediğim bir astrolog, haftanın iki gününü Güneş’inize ayırın, demişti. Yani haftanın her günü Güneş’inizle kahramanın yolculuğunda olmak için debelenmeyin ya da başka başka işler güçler angaryalarla uğraşıp Güneş’inizi de unutmayın gibi bir önerme.

Parantez aç. Güneş kalbimiz, ruhumuz, özümüz, varlık sebebimiz, hani burç diye bildiğimiz (sadece ondan ibaret olmasak da varlık sebebimizin merkezi, çekirdeği), arketipsel yolculuğumuz, bilincimiz. Parantez kapa.
“Güneşine sağlık Jüpiterim: Amerikana” okumaya devam et

Yıldızlar ve Ünlemler

I see Jupiter on the Midheaven!

Desem de inanın çünkü tam tepemizde parıl parıl parlıyor. Az önce Coffee’yle gece yürüyüşünde farkettik. Takımyıldız uygulaması Star Walk’ı açıp teyit ettik. Eve dönünce astroloji programı Solar Fire’da kendisini 10. evde görüp astronomiyi astrolojiyle destekledik. Kim demiş biri ötekini iter diye? Sen sus, önce gözlerin konuşsun! Ünlem sevmeyen bünyem üst üste iki ünlem kullandı. Ay Koç’ta, Mars Kova’da. Patlat bakalım bombayı! Eder üç. “Yıldızlar ve Ünlemler” okumaya devam et

Sirenler

Saat gece yarısı. Dışarıda siren sesleri deli manyak konuşuyorlar. Evet, ötmüyor, konuşuyorlar. Öttüre öttüre konuşuyorlar. Arada Coffee’nin çıkardığı sesleri taklit etmemiz gibi bu sirenler de insan seslerini taklit ediyorlar. İnliyorlar, inim inim inletiyorlar, çığlık atıyorlar, böğürüyorlar, ağlıyorlar, ölüyorlar, diriliyorlar, deliriyorlar, delirtiyorlar. Tiz, bas, bariton, pes, soprano her telden, her keskinlikten çınlamalar, Diyonizyen naralarla yeri göğü şiddetle titretiyorlar. Günün her saati, her dakikası, durmaksızın, abartmıyorum, durmaksızın çığlık çığlığa oradan oraya şehirde dönenip duruyorlar. Böyle şey görmedim, duymadım. Aklıma denizcileri şarkılarıyla büyüleyip yutan Sirenler geliyor. Önünde bildiğimiz denizlerin üç katı büyüklükte gölü, içinden geçen mat yeşil nehiriyle dramatik seslerin, yüksek binaların, balkon ve terasların, tüm o beton, çelik ve cam konstrüksiyonlar arasındaki ağaç ve parkların, sesi dramatik kendi derli toplu şehri Şikago burası.

“Sirenler” okumaya devam et

Dear NOLA, You’ll Be Missed

10 günlük New Orleans seyahatinin bu kadar hızlı geçtiğine hala inanamıyorum. Ta Ocak ayından beri planlanan seyahat, göz açıp kapayıncaya kadar bitti gitti. Hayat böyle işte. Bir hedefe doğru gidiyorsun, o hedefin hayalini kuruyorsun, üstüne düşünüyorsun, sonra senin kurguladığından çok daha kısa bir sürede bitiveriyor.

Hüzünlü.

Baktım, NOLA’dan girdiğim yazılar arasında şehre dair elle tutulur olan sadece müzik mekanları var. E zaten seyahatin çoğu konferanstan ibaretti. Astroloji kısımları bende saklı kalsın diyerek biraz kentsel biraz yemeksel tadımlıklar vereyim sizlere. Yalnız şimdiden uyarayım, yazım uzun, yeme içme ağırlıklı olabilir. Uzun yazıya dayanamam derseniz resimlere bakar geçersiniz. Yok, hem okur hem bakar ama bir tarafım şişer derseniz, o sizin bileceğiniz iş. Ben gezdiğim gördüğümün yanında yediğim içtiğim dinlediğimi yazmaktan, fotoğraflamaktan daha fazla keyif alır oldum. Diğerlerini zaten istediğiniz her yerden açar okursunuz. Keza bizim işimize çok yarayan Lonely Planet ve birkaç seyahat blogunun hakkını yiyemeyiz. Ve tabi sevgili eski NOLA’lı Tankut’un.

Haydi bakalım başlıyoruz.

Biraz kentsel bilgiler.

NOLA From Mississippi

New Orleans, Louisiana, kısaca NOLA, çok sıcak ve rutubetli bir iklime sahip, Mississipi nehri deltasında yeşil, canlı bir şehir. Şehir merkezinde Amerika’dan ziyade Avrupa ve Latin Amerika havası var. Küba veya eski İspanyol kolonisi ülkelere gidenler, Fransız etkisi görmek isteyenler ne demek istediğimi anlayacaklardır. Şehir merkezindeki French Quarter, nam-ı diğer Fransız Mahallesi, iki katlı alçak binalar, balkonlu teraslar, renk renk çiçekler, dar sokaklarla bezeli. Hem tarihi merkez hem de yeme içme, müzik mekanlarının beşiği. Her köşe başında bir vudu dükkanı, sanat galerisi, lokal Cajun mutfağından lokantalar.

French Quarter

Biz Fransız Mahallesi’nde kalıyorduk. Karşımızda Mississippi nehri, her sabah karşı kıyıdan güneşin doğuşunu seyrettik. Sağolsun jet lag. Sayesinde sabah 06.00’larda uyanıp birkaç güzel gün doğuş fotoğrafı yakaladım.

Sunrise

Nehrin karşı kıyısında Algiers yerleşim alanı var. Yarım saatte bir kalkan vapurlarla ücretsiz geçiyorsun, yürüye yürüye mahalleyi en fazla bir saat içinde bitiriyorsun. Burada yeme içme babında birşey yok. Yani pek yok, bir iki cafe var. Yine de gidip görmeye değer. Evlere, verandalarına, çiçeklerine, 300 senelik ağaçlarına (ve o ağaçların tepesinde düğün yapmayı planlayan Belediye Başkanı ve mahalleliye! Şaka değil, gerçek!) bayıldık. Vapurdan iner inmez oralılar hemen ‘Hoş geldiniz, nasılsınız? Nerelisiniz? İlk defa mı geliyorsunuz? O zaman burdan düz gidin, şu şu şu sokaklara bakın, sağa dönün, meydana çıkın, kilise ve Belediye Sarayı’na bakın’ gibi hemen yardımcı oldular. Bir güleryüz, bir misafirperverlik.

Algiers
Algiers Door
Louis Armstrong @ Algiers

Sadece Algiers’de değil, her yerde insanlar son derece sıcakkanlı. Sokakta ‘naber, nasıl gidiyor?’ diye laf atıyorlar. Ama bizim bildiğimiz anlamda laf atma değil. Günlük hayatın bir parçası. Ve bütün hitap şekillerinin içinde ‘canım, hayatım, ballı böreğim, sütlü çöreğim’ gibi ifadeler var. Gevşeyip kendini bu ruh haline bırakırsan, sen de gevrek gevrek onlarla aynı muhabbete giriyorsun, yoksa bayram değil seyran değil amcam beni niye öptü diyebilirsin.

Katrina kasırgasının etkisi hala sürüyor. Merkezde gözle görünen birşey yok, hele Algiers kasırgadan en az etkilenen mahalleymiş, ama şehir dışı pek toparlanmamış. Özellikle fakir mahallelerde toparlanmaya dair pek de ümit yokmuş. Yine de devlet yeni yollar, köprüler, otobanlar götürmüş, yapmış. Bir gün şehir dışına çıktık. Taksi şöförüne Katrina’yı sorduk. Mississippi’nin üstünden geçen otoban tipi bir köprüdeydik. Yanımızda ve ötede yüksek beton bloklar vardı. Şöför blokların üst sınırındaki çamur rengi sarı hattı gösterdi. ‘Nehrin suyu işte bu seviyeye kadar yükselmişti’ dedi. Suların çökmesi haftalar, bazı yerlerde aylar sürmüş. Deniz seviyesinin altındaki bu şehirde hayat zindana dönmüş. Kasırga öncesi 600.000 olan nüfus şimdi 300.000 civarıymış ve NOLA dışına inanılmaz göç varmış. Doğal afet canlarını fena yakmış.

Merkezde hafif Büyükada havası da seziyorsun çünkü fayton var! Şehri faytonla gezebiliyorsun, istersen rehberlik de alabiliyorsun. Bir de bizim ilk akşamdan rağbet ettiğimiz önü bisikletli iki kişilik taksiler. Genç oğlanlar, kızlar seninle gevezelik ede ede hem bisikleti sürüyor hem de püfür püfür seni bir yerden bir yere götürüyorlar.

Fayton Durağı

Hava çok sıcak olduğu için (kapalı mekan ve AVM’lere gösterdiğimiz tüm dirence rağmen) bir yerden sonra dayanamayıp iç mekanlarda klimalı ortam arar oluyorsun. Tek sorun klimalardaki ayarsızlık ve iç mekanların karanlığı. Dışarısı o kadar sıcak ki (biz ordayken 32-35 derece arasıydı, üstüne yapış yapış nemi koyarak tabi) iç mekanlar 15 derece, dondurucu soğuk. Üstelik kara, siyah, karanlık. Ben yeri, tavanı, duvarı siyah, kahve, seramik AVM görmemiştim. Burda var. İçeri girince kısa süreli körlük oluyor çünkü göz adapte olamıyor karanlığa. Storlar siyah, yere kadar indiriliyor. Ben içeri girip serinliyor, dışarı çıkıp ısınıyordum. Sürekli bir gitgel. Keza otelde, konferans sırasında da aynı şekilde. İçeride pantolon, kapalı ayakkabı hırka, dışarı çık, soyun babam soyun, şapka, gözlük, koruyucu krem gırla.

NOLA’ya özel yapılacaklar listesinde şehirde Fransız Mahallesi’nde dolaşmak, dükkan bakmak, yemek yemek, müzik dinlemek dışında, Mississippi’de nehir turu almak, bataklık turuna çıkıp timsahlara bakmak (daha Amerikan usulü turistik olarak timsahları beslemek gibi versiyonları da var), vudu, vampir, mezarlık turuna çıkmak gibi sadece buraya özel etkinlikler var. Bunlardan bataklık turu bizim ilgimizi çekti, bir günümüzü ayırmayı kafamıza koyduk. Sonra baktık saatlerimiz ve bataklık bölgesine git-gel mesafesi uymuyor. Ve pek de doğal ortamında görebileceğin gibi değil. Hani adam kafasını timsahın ağzına sokacaksa (var böyle şovlar) almayalım dedik. İçimde kalan tek kısım bu oldu sanırım. O da zaten bana hitap etmiyormuş. Vahşi hayattan bir kesit değil, reality show gibi mübarek!

French Quarter Balconies

Yeme içme olayına gelirsek;

Lokal mutfağa daha ilk günden daldık. Bir kere sabah kahvaltısı babında ünlü ve turistik, ama gidip görmeye değer Cafe du Monde’a gidip beignet ve cafe au lait’den (sütlü kahve) nasiplenelim dedik. Jet lag sonrası ilk sabah kendimizi dışarı attığımızda saat 07.00’ydi, cafeye vardığımızda ise 07.30. Dışarıda oturmak ve servis almak mümkün değildi çünkü servis 08.00’de başlıyordu. Zaten sandalyeler masaların üzerinde ters duruyordu. Düzeltip oturmak istesen Asya kökenli çalışanlar gelip uyarıyor, oturtmuyorlardı. Paket almak istiyorsan da caddeye kadar çıkan kuyruk vardı. Sabah 07.30’da! İnanamadık! Bu deneyimi daha sonraya bırakıp kendimize güzel yumurta sipariş edebileceğimiz bir cafeye gittik.

Cafe Du Monde @7.30 AM

Stanley.

Jackson Square’de. Yerimize oturmak için beklemediğimiz tek yerdi sanırım. İçerisi bomboş da olsa illa kapıdaki hostesin gelip seni almasını, oturtmasını bekliyorsun. Böyle bir sistem var. Bizim çılbır gibi yapılan suda pişirilmiş, poşelenmiş yumurta (poached eggs) ve kızarmış ekmek yedik. Oldukça lezzetliydi, biraz tuzluydu.

Stanley
Stanley Sign

Araya biraz yürüyüş, biraz keşif, biraz turizm ofisi molası aldık. Arkasından şu beignetleri tekrar bir deneyelim dedik.

Cafe du Monde.

Decatur Street’te, Jackson Square’in karşısında. Beignet dediğin bir çeşit hamur tatlısı. Lokma gibi, ama şerbetsiz, kuru. Ayrıca şekli de köşeli, daha büyük. Üstüne bol kepçe pudra şeker dökülüyor. Bir porsiyonda 3 beignet geliyor. Beignet’leri yerken el, parmak, üst, baş, ağız, diş, dudak batıyor. Ben pek tatlıcı olmamama rağmen sevdim, birden fazla yemek istedim, kısmet olmadı. Beignet yanında klasik menü yapacaksan cafe au lait içiyorsun. Yoksa sade kahve, sıcak çikolata gibi alternatifler de var, yiyecek başka birşey yok. Bu arada Cafe du Monde bir zincir dükkanmış. Daha sonra gittiğimiz AVM’ler, şehir dışındaki merkezlerde de bolca rastladık.

Beignet & Cafe Au Lait @ Cafe Du Monde

İlk gün bunların sırasını hatırlıyorum. Burdan sonrasını karıştırabilirim. O yüzden sırasız olarak seçtiklerimi yazıyorum.

Gumbo Shop.

Saint Peter Street’te. Şeker bir avlusu var, ama biz feci bir yağmura yakalanıp buraya sığınınca içerde oturmak durumunda kaldık.
Burda lokal NOLA yemekleri yiyorsun. Gumbo, Creole, Cajun, Jambalaya. Gumbo denen yemek biraz çorba, biraz sulu mercimek görünümlü. İçinde genelde acılı, bol baharatlı deniz ürünleri (karides, yengeç), tavuk, meksika fasulyesi, pirinç oluyor. Gumbonun tipine de tadına da çok bayıldığımı söyleyemem. Fotosunu bile çekmemişim. Daha düzgün görünümlü ve bu kadar karışık malzemesi olmayan Jambalaya’ya OK verdim. Jambalaya, biraz ispanyol Paella’sı gibi. Islak pirinç, içinde karides, acılı baharat. Lokal yemekleri denemek isterseniz Gumbo Shop denenebilir.

Yağmur
Gumbo Shop
Jambalaya

Coffee Pot.

Saint Peter Street’te. Burda da lokal mutfak olan Gumbo, Cajun, Creole vs yenebiliyor. Biz sabah kahvaltısına gittik. Çok keyifli bir avlusu var, Gumbo Shop gibi. Yalnız o kadar sıcaktı ki içerde klimalı salonda oturduk. İç mekanda pervaneler, avizeler, büyük ayna, renkli duvar kağıtları başka bir zamana götürüyor insanı. Ne yedik derseniz önden yine poşelenmiş yumurta ve grit. Grit lapaya benziyor. Sanki pirinci çok haşlamışlar da püreleşmiş gibi geliyor. Arkasından da Cala diye bir tatlı. Beignet’ye benzer, ama daha tatlı, lezzetli, kavrulmuş. Yine bol pudra şekerli. Mmm.

Coffee Pot
Cala

Kupcakes ETC.

Algiers’da. İçerde günlük tatlılar, cupcakes, limonatalar var. Bir de bir duvarda satılan çocuk kıyafetleri. Son derece kiç olabilecekken süper sempatik bir yer. Cupcake ve çilekli tarta bayıldık. Karşı konulabilecek gibi değildi.

Kupcakes ETC @ Algiers
Cupcake @ Kupcakes ETC

Cafe Amelie.

Royal Street’te. Favori mekanımız. İki kere gittik. Şahane bir avlu/bahçe. Sıcak gelirse içerisi de keyifli. Servis, garsonlar çok düzgün. Hatta bizce garsonlar NOLA’dan değiller! Menü az ve öz. Biraz fransız, biraz italyan, biraz NOLA. Güzel şarap listesi var. Bir gün öğle yemeğine gidip mozzarella topları ve linguini yedik. Yanında da güzel bir Pinot Grigio içtik. Son sabahımızda ise kahvaltıya gittik. Kahvaltı dediğim 11.00’de açılıyor, aslında kahvaltı yok, ama menü brunch’a uygun. Naneli limonata, keçi peynirli, cevizli, erik marmeladlı ekmek, arkasından ıspanaklı peynirli kiş. Son olarak yemeği Frappe ile taçlandırıp mideyi daha fazla yemeğe kapattık. Bu cafenin bir de üst kat tuvaletinde duvarlarda asılı ‘erotic art’ var. Karakalem ve yağlıboya yapılmış, birtakım çiftler çeşitli hal ve durumlarda, 18. YY zamanlarında diyelim. Foursquare’deki mekan tip’lerine bile girmiş.

Cafe Amelie
Goat Cheese Paste & Lemonade @ Cafe Amelie

Port of Call.

Esplanade Avenue’da. Yediğimiz en iyi burger! Kalınlığı, eti, istediğimiz gibi pişirilmesi, her şeyi tam kıvamındaydı. Burda Amerikan işi burger yedik, özellikle NOLA işi diyemem, ama iyi ki yedik. Yazınca yine ağzım sulandı.

Port Of Call

Huck Finn’s.

Decatur (Iberville) Street’te. Burası daha fast food mahiyetinde bir yer. Otele yakın olduğu için değerlendirdik. NOLA’ya özel PO boy sandwich denemiş oldum. Hem de timsah sosisinden! Nasıldı? Hmm, oldukça tuzlu, baharatlı, biraz sucuk gibi bir tadı vardı. Birayla çoook iyi gitti. Bira ne içtin derseniz yeri gelmişken söyleyeyim. Abita Amber. Kavruk, karamelize bir bira. Dark değil, blonde değil, bir içim su. Bayıldım. Bol tükettim. Sıcakta da su gibi gitti.

Alligator Sausage PO Boy Sandwich
Abita Amber

Court of Two Sisters.

Royal Street’te. Burası dışardan keyifli duruyor çünkü yine gizli bir avlu/bahçe durumu var, ama oldukça turistik. Sabahtan uzayan bir brunch oluyor, açık büfe veriyorlar. Hiç haz etmedik. Başka bir gün akşam yemeğine gittik. A la carte menüden sipariş ettik. Ben salata ve ızgara alabalık (trout) yedim, beğendim. Şarap Riesling söylemiştim, beğenmedik, ama onun için hadi ben iyi seçim yapamadım diyeyim. Buraya muhakkak gidin demem, ama Fransız Mahallesi’ndeyseniz bir göz atabilirsiniz. Oralıların önerdiği bir mekan, bahçesi avlusu keyifli. Yemeklerine biz özellikle bayılmadık.

Court Of Two Sisters Backyard

Bravo Cucina Italiana.

Metairie’de, Veterans Memorial Boulvard’da, Lakeside Shopping Mall’un yanında. Burası NOLA’ın 15 dakika dışında bir başka yerleşim merkezi. Amerika seyahati olur da Apple ürünlerinden sipariş eden olmaz mı? İlla ki. İkinci günden Apple Store arayışına girdik. NOLA’da Apple Store olmadığını, tek dükkanın bu AVM’de olduğunu öğrenip yollandık. Giderken de lokal yemeklerden şişmiş midemiz biraz italyan işi ve salata görsün deyip burayı bulduk. Iyi ki bulmuşuz! Önden bol yeşillikli salata, zeytinyağı, sıcak ekmek, arkadan taş fırından çıkan ister kalın ister ince hamurlu pizza. Ben domates peynire o kadar muhtaç kalmışım ki soğanlı domatesli kuşkonmazlı bir pizza söyleyivermişim. Yerken parmaklarımı yemişim. NOLA’dan kalkıp buraya yemeğe gidilmez belki, ama şehir dışına yolunuz düşerse mideniz şenlenebilir.

Pizza Verduro @ Bravo Cucina Italiana

Bunların yanında her sabah Canal Street’teki PJ’s Coffee’den kahve ve bagel aldık, konferans öncesi kahvaltı ettik. Yokluktan, bayıldığımızdan değil.

Aynı şekilde bir sabah Mena’s Palace’ta peynirli omlet, hash browns, kızarmış ekmek ve çaylı kahvaltı ettik. Yine yokluktan.

Cheese Omlette & Hash Browns @ Mena’s Palace

Sonra bir akşam d.b.a çıkışı Frenchman Street’te Cafe Rose Nicaud’da espresso ve macchiato attık. Single espressoyu koskoca karton kahve bardağına koyup servis eden yeri ilk defa gördük!

Bourbon House Oyster Bar’da ise istiridye yemeğe gidip Amerikalıların ‘sakın yemeyin, petrol sızıntısından bunlar çok kötü etkilendi’ demelerine inandık, sipariş etmedik. Sonra kendilerinin tepsi tepsi istiridye sipariş ettiklerini görünce bozulduk, ne iş dedik. Üstüne yeni bir tepsinin geldiğini gördük, bari deneyelim dedik. Bu sefer kızartılmış istiridyeler geldi, üstleri bir nevi püre gibi sosluydu. Benim yediğimde bacon vardı sanırım. Yiyiş o yiyiş. O gece sabaha kadar kustum. Alttan üstten mahvoldum. Ertesi gün konferansta iki seansı kaçırmama mal oldu. Allahtan fazla uzun sürmedi. Dolayısıyla burasıyla ilgili ne demeliyim bilmiyorum. Bir tek bana oldu, diğer herkes sağlam devam etti. En iyisi siz denerseniz sostan kaçının. Bir de nolur nolmaz her içki ve içeceği tepeleme buzla dolduranlara ‘ben soğuk, buzsuz rica ediyorum’ deyin. Buzlar musluk suyundan donma ne de olsa.

Tüm bunların üstüne NOLA’nın malesef pis bir şehir olduğunu söylemeliyim. Belki iklimden, belki bataklık bölgesi olmasından kaynaklı bir kötü koku durumu var. İnsanların bol içip yerlerde yuvarlanma durumu da cabası tabi. Böyle bir şehirde hijyene dikkat edecekseniz buzsuz içeceklerle başlanabilir.

Yazacaklarımı tükettim mi bilmiyorum, ama ben tükendim. Zaten baktım Zagat’a doğru çalışmaya başlamışım. En iyisi ben şimdilik böyle noktayı koyayım. Müziği, yemeği, iklimi, insanıyla emsalsiz New Orleans’a dönüp veda edeyim.

Sevgili NOLA, nolursa olsun, özleneceksin!

Turist
Crescent Moon @ Frenchman Street

NOLA NOLA Vol IV

Dönüş zamanı.

Bir hafta nasıl geçti anlamadım.

Çok hızlı ve yoğun başladık, sonra konferansla birlikte dağıldık.

Normal.

Sabahtan akşama kadar kafa vererek dinlemek, dinlemek, dinlemek.

Öğretici.

Yorucu.

Son iki gece konferans biter bitmez kendimizi otelden dışarı atmamıza rağmen ben bir saat içinde tükenip geri döndüm.

Yorulmuşum.

Hem kafa yorgunluğu hem beden.

Bazı akşamlar müzik dinleyeceğiz diye aç kaldık, bazılarında karnımızı doyuracağız diye müziksiz.

Hey canını sevdiğim İstanbul.

Dur durak bilmeyen gece hayatına, haftanın her günü, günün her saati açık olan restoranlarına, barlarına, konser mekanlarına bakıp da her yurtdışına çıkışta ‘şimdi bizde olsa..’ dedirten şehir İstanbul.

NOLA’yla ilgili dönmeden önceki en önemli tespitim bu.

Ya müziğe doyuyorsun ya da karnını doyuruyorsun. İkisini aynı anda yapamıyorsun çünkü konser mekanlarında iki, bazen üç vardiya grup çıkıyor. Çoğu saat 20.00 itibarıyla programa başlıyor. Yemek mi yiyeceksin müzik mi dinleyeceksin, karar vereceksin. Biz zaten tüm gün 18.00’e kadar konferansta olunca ya birine ya ötekine anca yetişiyoruz. Bir öyle bir böyle dengeliyoruz.

Bu akşamın son gecemiz olması itibarıyla favori ve açılış mekanımız Preservation Hall’la taçlandıralım dedik. İyi ki de gittik. Bu geceki performans bir öncekinden çok daha neşeli, hareketli, canlıydı. Seyirci de daha genç ve coşkuluydu. Karşılıklı bir atışmayla bol güldük, el çırpıp ritim tuttuk, konser bitiminde gruba bahşiş bıraktık, bir de CD’lerini kaptık.

Çıktığımızda saat 22.00 olmuştu. Önceden yemeğe vakit olmayınca başladık ayaküstü atıştıracak yer aramaya. Yok kardeşim yok. Çoğu mutfak çoktaaan kapanmış. Açık olanlar bizi paklamaz, bizim istediklerimiz açık olmaz. Öyle bir durum.

Bir iki yere girip nereyi önerirsiniz dedik.

Ayaküstü, dünya mutfağına ne dersiniz dediler.

İyi dedik.

Çıka çıka neresi açık çıktı?

Ali Baba!

Adı Ali Baba, ama tabelada Yunan döneri gyros yazıyor, yerlilerin tarifine göre humus vs yapan Lübnan lokantası oluyor.

Buralarda hepsi bir zati. Ha Türk, ha Lübnan, ha Yunan.

Neyse, Ali Baba dışında yiyecek bir yer bulduk, ama 7 gün 24 saat hizmet verme kültürünü devam ettiren yine bizim oraların adamları dedik.

…..

NOLA’dan canım İstanbul diye bahsettiğime göre benim dönüş vaktim gelip çatmış.

İki gündür kaşıntılardayım.

Dönüş stresi basmıştı sanırım, hani yeterince göremedim yapamadım diye. Bugünse çoook rahatım.

Çünkü artık dönüş yolundayım.

Kısmetse dönüşte turistik gezilerimizden de bir kupleyle bu yazı dizisini sonlandırırım.

Kimbilir, belki içine biraz yıldızlardan haberler de koyarım.

Rastgele.