Geçiyor

Hemen şimdi, oturur oturmaz yazıyorum. Başka türlü olacağı yok. Geçerken uğradım yazdım, çok kalamayacağım üzgünüm. İçimden değil, elimden gelen bu.

İnsan madden manen olacağını bildiği bir şeye ne kadar hazırlanırsa hazırlansın başına gelmeden anlayamayabiliyor. Anca başına gelince, içine girince, olay gerçekleşince. Ya, işte böyle gizemli gizemli konuşuyorum. Neden? Daha anca dakikası oldu, Jüpiter Akrep’e girdi de ondan. Şu onüç ay benden zırnık laf alamazsınız. Gizliliği gizemi büyütüyor, onunla gelişiyoruz. Uuu. Nokta.  “Geçiyor” okumaya devam et

Yeniay Yay’da: Sınırlarını Aşmakla Eritmek Arasında

Ay’ın Akrep’te ilerlediği günler hep içim sıkışıyor. Sanki kalbimi demirden kıskaçlarla kelepçelemişler, sıktıkça sıkıyorlar. Karanlık, koyu, göz gözü görmeyen bir dünyaya çekildiğimi hissediyorum. Gözlerimi kocaman açıp ne olduğunu görmek istiyorum. Ne kadar açsam o kadar körleşiyorum. İstemeye istemeye gözlerimi kapatmak zorunda kalıyorum. O zaman o karanlığın dehlizlerinden yukarı doğru çıkanı iç gözümle anlayabiliyorum. Dış dünyanın ışığı, mercek ayarıyla tepeden bakmayı bırakıp aşağı indiğimde, kuyunun içine girdiğimde ışığa ya da gözümü açmaya ihtiyacım olmadığını görüyorum. Evet, kör gözlerle görüyorum. Görmek için sadece göz gerekmediğini farkederek.

Dün Ay Akrep’te, Balsamic halde, kapanan fazdaydı. Bir önceki Akrep Yeniayı’nın başlattığı döngüde büyüyüp de olgunlaşamamış ya da geriye sadece çürümüşlüğü kalmış ölüler, sıkı sıkıya anlamsızca elde tutulanlar, korkular, kontroller, karanlık güçlere dair bırakmam gerekenler çığlık çığlığa haykırıyordu sanki. İçim ciyaklıyordu, ben susuyordum. Karanlığa gömülü tabutumun içinde bir sonraki döngüyü bekliyordum. Kabuk mu değiştiriyordum? Yeniden mi doğuyordum? Belki de Westworld’de hafızası sıfırlanıp tekrar tekrar aynı rüyayı gören park sakinleri gibi yaşıyordum.
“Yeniay Yay’da: Sınırlarını Aşmakla Eritmek Arasında” okumaya devam et

Yeraltı Kadınının Bet Geyiği

Bugün bet bir ruh halindeymişim. Bey öyle dedi. Ehliyet yenilemek için girdiğim çeşitli bürokratik işlemler, birkaç saat hapis kaldığım kurumlar ve muhatap olduğum birtakım insanlardan kaynaklı ekşiliğim olabilir. Yo yo, yanlış anlaşılmasın. Bu klasik bir ‘memlekette ne doğru işliyor ki, o da bok, bu da püsür, şu da fısır’ tadında bir serzeniş değil. Nitelik yoksunluğu babında gözlemler, hayıflanmalar, homurdanmalar, söylenmeler ya da hiçbiriyle ilgilenmeyip kafayı çevirip gitmeler.. 

Dikkat dikkat! Bu yazı buram buram kibir kokabilir. You’ve been warned! İngilizcemi de şuraya şöyle koyayım.

Devlet kurumlarına işim kırk yılda bir düşüyor. Taşınma, ehliyet, pasaport, vergi vıdı zıdı. Geçmişe göre nispeten bir ‘sistem’ olduğunu ve sistem ‘patlayıp’ (kullandığına bizzat şahit olunan memurun ağzından alıntılanmıştır) çökmediğinde işlediğini söyleyebilirim. Sistem var, ama onu yönetebilen zihniyet ve nitelik var mı? Cevap bende değil, bugün soru sormakla yükümlüyüm. Ve lakin, varolanlardan mutlak bir tespit yapmam gerekirse cevap şu olur: 

Geyik. 

Her şey, her an ve sürekli geyik kıvamında. Diyaloglar, hitaplar, işi ele alış ve lütfen yapışlar. Sanki işi olup sırada bekleyenler küçük zavallı çocuklar da, şamarcı hocaları tarafından ismen (adı soyadıyla değil, sadece ön ismiyle) çağrılmayı bekliyorlar. Hatice Seliiiin. Haticeee. Memur içeriden bağırıyor, bekleyen kız buradayım diye kalkıp bankoya gidiyor, seslenen memurun başındaki diğer iki memur kıkırdıyor. Sürekli bu kıkırdama. Çünkü içeri yürüyen bir dişi kişi giriyor. Kikiki kokoko. Kıkırdama yoksa triptik bir hallere maruz kalınıyor. Hoop, sistem çöktü. Al işte sistem çöktü. Sistem ful komple tamamen çöktü. Hayırlı işler. Hadi bakalım hayırlı işler. (Yine birebir alıntı). Bekleyenleri baskılamadan ama kendilerince kibarca bir nevi kışkışlama, yapacak birşey yok ben de sistem mağduruyum kartını oynama. Tüm bu haller arasında o tatlı (hayır, hırt mı hırt) geyiği bırakmama. 

Hani o kadar deli manyak olayların ortasında sıradan normal hayatlarımızı idame ettirmeye çalışıyoruz ki geyiğe bağlamayıp da ne yapacağız?  

Mı?  

Hayır efendim, keşke. Bu geyik öyle geyik değil. Nitelikli ve zeka pırıltıları saçan bir komedya falan da değil. Bir yaşam tarzı, varoluş biçimi, kendine matah (olduğunu sandığı) birşeyler atama hali. O geyik zihniyet insanlardan kurumlara, yapılara ve sisteme yansıyor. Sistem geyik yapmıyor, ama geyik yapan kişilerin elinde ya çöküyor ya patlıyor. Sistem hangi dili konuşuyor anlamıyorum -do you speak english my dear?-, ama sistemi kullananlarla aynı dili konuşmuyoruz, onu görüyorum. Lost in translation. İngilizce kullanmaya devam ediyorum. Eh, ne beğenirsiniz oluyor? Saat tam öğlen onikiyi gösterdiğinde sistem çöküyor, yönetenler geyiği patlatıyor. Hayırlı işler abi! Gevrek geyik sürüyor. Zamanlama manidar oluyor. 

Murakami Sahilde Kafka’da hiçliğin çoğalmasından bahsediliyor. Nitelikli hiçlik. Bu ne demek? Nitelikli olan şeylerin yokolması hiçliği büyütür gibi birşey. Murat Gülsoy’un 5 Hafta 5 Roman serisindeki yorumu bu. İşte ben de memleketin sisteminde bir sürü değerin, vasfın, niteliğin, kalitenin (güzel Türkçemize giren çıkan bütün dillerin katkılarıyla) yokoluşundan kaynaklı hiçliği görüyorum. Niteliksiz geyik form alıyor, kanlı canlı gevrek gebelek karşında göbek kaşıyor. Nitelikli hiçlikse elini havadan geçirip avcunla boşluğu tutmaya çalışman gibi yokolup ulaşamadığımız semalara çıkıyor.  

Bey haklı belki. Nedensiz bir betlik içindeyim. Nitelikli hiçlik mi, niteliksiz geyik mi, nedensiz betlik mi? D, hiçbiri. 

Dilini anlamadığım, geyiğini sevmeyip yok saydığım sisteme inat kendi sistemimi niteliklerle doldurmaya çalışıyorum. Başak hocam içimdeki Balık arketipini görüp tüm bu meşguliyet ve doluluk halime sanki ben Başak o Balıkmış yakıştırmasını yapınca bir duruyorum. Belki de dilini anlayamadığım, anlamak istemediğim bu kaosu, dilini bildiğim başka ilhamlarla formlandırmaya gayret ediyorum. Parmaklarımın arasından kayıp giden geyik, zihnimle tutabildiğim nitelik. 

Ekim ayının ilk nitelikli kavuşması 5 Hafta 5 Roman’ın kendi adıma ikinci serisinin ilk dersi bu akşam Dostoyevski Yeraltından Notlar ile başlıyor. Akrep yazarın bizzat o ortamlarda yaşayarak yazdığı yeraltı dünyası tam da Ay bugün Akrep’te ve Venüs’le kavuşmuşken bakalım ne gibi yerinde ve zamanındalıkları beraberinde getiriyor. Buldum işte, tüm betliğim bundan kaynaklanıyor. Yeraltı kadınıyım bugün. Yu-mu-şa-ma-ya-ca-ğım -diyor içimdeki Dostoyevski hanım zat! 

Önümüzdeki hafta ise bir dolu Filmekimi bileti kullanılmayı bekliyor. Heyecanla, iştahla, ilhamla, aşkla seyretme isteği içinde olduğum akan görüntüler, hikayeler hayallerimde birikiyor. Hepsi farklı coğrafyalardan göz kırpıyor. Japonya, Güney Kore, Romanya, Finlandiya, Amerika, Yeni Zelanda, Fransa. Yok yok. En merak ettiğim uzaylılarla anlaşmaya çalışan bir dilbilimcinin üstüne olan Arrival. Hem korkarım hem isterim. Uzaylılarla konuşmanın dilini bana lütfen öğretin. Bakınız insanlardan yana umudunu kaybedip uzaylılardan medet uman bir garip homo sapien. 

Akbank Caz Festivali’nin de eli kulağında duruyor. Bir konsere bilet aldım, diğerlerini göz temasıyla kesiyorum. 

Son haftaysa ufukta bir Oslo seyahati görünüyor. Yakın arkadaş kavuşması, kız buluşması, Nordik kan tazelemesi, Ekim noktalaması.  

Neyse, bu da böyle Ekim ayı durum raporu gibi oldu. Niteliksiz geyikten dem vurup onu da yaparım bunu da ederim seviyesine inmiş gibiyim. Neden? Çünkü ben nitelikli bir kişiyim! Yalan. Halen ‘yeraltı adamı’nın etkisindeyim.  

Kolay elde edilmiş bir mutluluk mu yoksa insanı yücelten elem mi daha iyi? Yeraltından Notlar, Fyodor Dostoyevski, s.173  

En iyisi ben yine betliğime, yeraltı kadınlığıma döneyim. Geyiği kırktan önce de sevmezdim, şimdi de sevemeyeceğim. Bana aptal mı dediniz? Eh tabii, çünkü normalim.  

Kırk yaşındayım artık; şaka değil, kırk yıllık koca bir ömür, yaşlılığın ta kendisi! Kırkından fazla yaşamak ayıptır, aşağılıktır, ahlaksızlıktır. Kim yaşar kırkından fazla? Haydi, bana açıkça, elinizi vicdanınıza koyarak söyleyin! İsterseniz size ben açıklayayım: Aptallar, namussuzlar yaşar kırkından sonra. Bütün ihtiyarların, o ak saçlı, güzel kokular sürünmüş saygıdeğer ihtiyarların yüzüne karşı da söylerim bunu! Hatta çıkar, sokaklarda haykırırım! Buna hakkım var, çünkü kendim de altmış yaşıma kadar yaşayacağım! Üstelik yetmişimi, seksenimi bulacağım! Of! İzin verin, biraz soluk alayım!… Yeraltından Notlar, Fyodor Dostoyevski, s. 43 

Venüs Akrep’te, Ben Nerede

Dün soluğu kuaförde aldım. Venüs Terazi’nin son derecesindeydi, güzellik ve zerafete vurgu süpernova etkisindeydi. Tevekkeli salon kalabalıktı. Üstelik Ay Yengeç’te olunca eskinin hamamlarındaki kadim kadın ritüeli artık kuaförlerde çoluk, çocuk, bakıcı ve anne ekseninde gerçekleşmekteydi. Bense kendi kendime, içimdeki farklı kadın, çocuk, bakıcı ve anne tiplemeleriyle oradaydım. Sıfıra sıfır, bire bir. 

Saçlarım kısaldı, düz düz yanaklarıma sarktı, tırnaklarım bordoya çaldı, güneşle rengi açılan saçım kaşım bir dem koyulaştı. Tüm bu hazırlık yazın elimi sürmediğim o doygun, kadifemsi, şarap kırmızısı ruju sürmek içindi. Bu renk kıvamlı kıvamlı, derinlerden çağırmaktaydı. Çalınıp giden takılarımın ardından ilk boşluğu doldurma çabasını ucu minicik bordo püsküllü bir küpe alarak göstermiştim. Akşamki dost meclisinde bordolanacağımı bilmeden derinlerimdeki uyumu böyle mi yakalamıştım? 

Ne de olsa Güneş 22 Eylül akşamı Terazi’ye geçmiş, Zodyak’ta sonbahar resmen başlamıştı. Sonbaharı Bodrum’da karşılarken hala ısıtıp yakan güneşin ışıkları daha eğik, rüzgar daha serin, suysa ılık mı ılıktı. Soğumaya başlayan toprağa, o toprağa düşmeye hazırlanan yapraklara tezat deniz ana kucağı gibi ılık ve yumuşacık sarmalıyordu. Dışarısıysa ısırıyordu, çıkmak insanın içinden gelmiyordu. 

Bodrum’dan İstanbul’a dönüşse yazdan kışa paraşütsüz atlamak gibiydi. Kızgın kumlardan yağmurlu fırtınalara çakılmak, kuru Ağustos bedeniyle nemli Kasım ıslaklığına yapışmak. Sadece o mu? Sakin sessiz bir tempodan şemsiyelerin silah olduğu, metro istasyonlarının Boğaz köprülerinin yerini aldığı cinnet mahallerine dalmak. İklim şaşkını doğa, şoklama ishali metabolizma. 

Sonbaharın hüznü şehre çoktan gelmiş, üstelik sonbahar başlatıcısı Terazi’nin yöneticisi Venüs de dün gece Akrep’e geçmişti. İlişkisel dinamikler uyum, denge, barışçıl ve adaletli ifadeden derinlere, görünmeyen alanlara, tutkulara, ihtiraslara, kıskançlık ve haset vurgularına girmişti. 

Tırnaklarımda, dudaklarımda, saçlarımda koyu kıvamı bulma isteği iç dünyamın dışa vurum hazırlığıydı. Uzayan tırnaklarımı başkalarına geçirmemek için kestirip törpületecek, ama her zaman tırnaklama potansiyelim olduğunu rengindeki kıvamla hazırda bekletecektim. Yeraltının suyu. Dudaklarım ısırılası, öpülesi de olabilirdi, sokmaya hazır bir yılan diliyle zehir, kan, ölüm de saçabilirdi. Kapıldın mı bırakmazdı, ağına alır sarmalardı. Örümcek kadının öpücüğü. Saçlarım mı? Belki de kesildikçe yerine bilmemkaç tane daha çıkan Medusa’nın dokuz başlı yılan saçlarıydı. Renge ya da dokuya aldanmamalıydı. Her soyunulup bırakılan deri bir diğerinin doğumuna kozaydı. 

Venüs göz alıcıdır. Güneş gibi parlar. Öyle de aşık eder. Halbuki Venüs’ün Akrep’te parlaması zordur. Terazi’de veya Boğa’da olduğunun aksine karanlıktadır, derindedir, elle tutulmaz, gözle seçilmez. Venüs’ü Akrep’te bir arkadaşınız varsa ilişkinizde o sizin en derininizi talep edecektir. Bunun için sizi sonuna kadar zorlayabilir, bırakmayabilir. Kendi gerçeğini ortaya koymaya gelinceyse -eğer oraya gelirse- ancak sizin gerçeğinizin gücünü avcunun içinde tuttuğunda sizinle kendi karanlığını paylaşmak üzere açılmaya yanaşabilir. Bu dinamik, ilişkileri böylesi derinlerde ve kökten yaşamayanlara baskılayıcı ve manipülatif bir yaklaşım gibi gelebilir. Öte yandan ilişkiler, özdeğer ve değer sistemi babında hakikat arayışındakiler için son derece dönüştürücü ve aydınlatıcı olabilir. Venüs’ü Akrep birisinin elmaslarını ancak onun kömür madenine inerseniz, kendi kömürünüzü gösterirseniz görebilirsiniz. Kendi karanlığınızdan onun karanlığına geçerek aydınlıkta birleşebilirsiniz. 

Ormanda göğe baktığınızı düşünün. Dolunay olduğunda mı yıldızları görürsünüz, Ay ortalarda yokken karanlıkta mı? Yıldızlar göğün hazinesiyse, Venüs Akrep’in hazinesi de işte o karanlıktadır. Gerçek, hakiki, özden parlayabileceği karanlığı bulduğu ortamda mücevherlerini, gerçek değerlerini sergileyebilir. Tabii gördüğünüz hazinenin elmaslar mı yoksa öldüren Medusa’nın parlak gözleri mi olduğuna dikkat etmek gerekir. 

Venüs’ün Terazi’deki son derecesinde dış dünyada parlamak istemem boşuna değildi. Bugün bambaşka yerlerdeyim. Sanki Persefon oldum, Athene’nin tapınağına izinsiz girdim, davullar eşliğinde cadı dansı yapıyorum. Dum dum da dum dum. Athene ise aptal mı? Gördü beni, çaktı cezayı, masum Persefon’dan yarattı gözleriyle taşlaştıran Medusa’yı. Öfkeliyim öfkeli. Hele bir göz göze gelelim, alırım elinizden yaşam nefesinizi. 

Bu kadar yeraltı raksı yeter. Yeryüzüne çıkma vakti. 

Gerçek değer. Hakiki güzellik. Tutkulu birliktelik. İhtiraslı aşk. Dönüştürücü sanat. 

İlişkilerimizdeki tutku ne seviyelerde geziniyor? Aşağılardan çekip yukarı çıkarmak korkutucu mu aydınlatıcı mı oluyor? Tutku ve ihtiras, manyetik bir birleşme, kendi içinden başka bir kendini çıkarma gücünü yaratırken oraya saplanıp kalmak yaşam mı ölüm mü getiriyor? İlişkileri kontrol etmekle ilişkilerden korkup onları yok saymak nasıl bir kutuplaşmaya sebep oluyor? Sevgi ve ilişki, değerler ve güzellik böylesi ölüm kalım meselesi haline geldiğinde gerçekten ne kadar yaşanabiliyor? 

Athene’nin tapınağında Persefon kılığında dansım devam ediyor. Kollarım Hades’e doğru uzanıyor. Yeraltının suyu kaynıyor. Dışım ölüyor, içim şarap rengi doğuyor. 

Venüs’ü Akrep olan Jane Birkin Alain Chamfort ile söylüyor. T’as pas le droit d’avoir moins mal que moi.*  

* Benden daha az acı çekmeye hakkın yok.  

Ormanımızdan bize hediye