Türk Usulü Hygge

Coffee’yle akşam yürüyüşünden dönüşte apartmanın kapısında durduk. Sol elimi cebime atıp anahtarlarımı çıkarırken kuzey rüzgarı deli deli bastırıp üfürdü. Coffee burnunu o yöne çevirdi, uzun kahve kulakları iki yana havalandı. Ben gayri ihtiyari silkelendim, içim titremişti. Bir an önce evimize kavuşmak için anahtarı kilide basıp Coffee’yi apartmanın içine iteledim. “Türk Usulü Hygge” okumaya devam et

Dur

Yetmiyor farkındayım. O yüzden gözlerimi kapıyorum. Doğrudan o karanlıktan yazıyorum. Işık var mı? Yok. Altın altın pencereler yanıp sönüyor. Bak, bir lotus çiçeği. Ya da kimbilir ne? Ama böyle sert değil, yumuşak bir sesle. Sonrasıysa renksiz, soluk. Ölüyor mu? Siliniyor. Bir çözülme. Yanıp sönenler çarkıfelek gibi bir şeyler müjdeliyor. Müjde? Eskilerden bir teyze. Kahve kızıl saçlı, çapkın kalçalı, tatlı gülümsemeli. Müjde değilim ben. Belki yanındaki. Beraber denizlere açılmış, karşıya geçiyoruz. Hangi karşı önemli değil. Buranın ötesi, bu önemlisi. Kendini ciddiye almanın bir numaralı sesi. Bir de acilacilacilacil konulu iş mailleri. Sürgit gider, iş gitmez, acilacil diye bağırdıkça ağırlaşır, kanar, durur, yatar. Her şey acil, ben önemliyim, sen otur, ben gidiyorum, iyi günler. Yetmiyor çünkü zaman yok, acil ondan. Bu beden bu ruha yetiyor mu, bu zaman bu yaşama yetiyor mu, bu memleket bu insana yetiyor mu, bu dünya bu insanlığa? Büyük büyük laflar, küçük küçük kafalar. Küçüüüük. Yine lokum yeğenim konuşuyor, uygulamalı demoda işaret parmağıyla baş parmak arası minicik mesafeyi gösteriyor. Cıcığın cıcığı kadar zamanlık yeri var insanın dünyanın yaradılışında. Bilemedinizse gidiniz bir yudum Cosmos seyrediniz, Neil amcayla az buz flört ediniz. Bilimli kurgulu uzaylı boyutlu şeylere kapılıp gidince olacağı bu. Bir Valerian hiç Beşinci Element etmez. Sen neymişsin Luc abi? Ne yaptıysan yirmi sene önce yapmışsın. Ben de bundan korkuyorum, yirmi sene sonrasından. Ne bileyim ne kadar var, ne kadar yok? Gözlerim kapalıyken zaman yok. Bak yine oradayım. Uzay boşluğunda. Astronot değilim, kıyafetim yok. Nefes alıyor muyum, önemi yok. Uçmak var ama. Sıskacık, yerçekimsiz bedenim uçuyor da uçuyor. Yıldızların yanımdan akıp gitmesine şahidim. Üçgen üçgen ışık sağnaklarına dalıyorum. Siz de benim şahidimsiniz yıldızlar! Etten kemikten bir beden saatte kaç kilometre yol yapar? Zaman yetmiyor, yol yetiyor. Yoruldun, düşüyorsun. Ben değil, sen. Yetti, di mi? Yetiyor, yetiyor. Bi dur, zamanı geliyor.
“Dur” okumaya devam et

Çalma Listesi

Bir şişe kırmızıyı açtım. Balon kadehlerden birine döktüm. Yanına bir kase cips, biraz da füme et koydum. Masama geçtim. Coffee ikiletmedi, yüz vermediği günün acısını çıkarır gibi gelip dibime kıvrıldı. Anında derin uyku. Horr pıff. Nasıl oluyor da oluyor? Ben de istiyorum. Devrildim uyudum tuşu. Bas, uyu.

Ane Brun bebeksi sesiyle tatlı tatlı söylüyor.

No I don’t belieeevveee
“Çalma Listesi” okumaya devam et

Bitti

Bugün tam bir buçuk yaşına giren yeğenimin en sevdiği laflardan biri bu.

Bit-tii.

Sepet içindeki topları dışarı atıyor, sepet boşalıyor. Bit-tii. Kitabının sayfalarını çeviriyor, arka kapağı kapatıyor. Bit-tii. Şişedeki suyu yere döküp üstünde tepiniyor, kahkahalarla annesine koşuyor. Bit-tii.

Ben de kendi seans sepetimin üçte birini boşaltmış, elimdeki kitabı bitirip kapağını kapamış, çiçeklerime su döküp yeni tomurcuklarına mutlanmış şekilde yeğenimi taklit ediyorum.

Bit-tii.
“Bitti” okumaya devam et

Hayal Karnesi

İnsana dair bugünlerdeki mutlak hissiyatım;

Hayalkırıklığı.

Umutsuz mu geldi kulağa?

Değil.

Fazla fazla umutluluktan, umudun göz boyamasından, insan olduğumuzu unutmamızdan.

Unutkanlık işte.

Hatırlamaktan kaçış.
“Hayal Karnesi” okumaya devam et

%d blogcu bunu beğendi: