Senin adın kim? Benim adım Coffee.

Geçen sene bugün.

Bir gece evvel Bey’le annemlerde kalmışız.

Bir gün evvelse Yedikule Hayvan Barınağı’na gitmişiz. Köpeklerle vakit geçirmişiz, bize yoldaş olacak birine bakmışız. Gönlümüzü tam anlamıyla çelen biri olmamış, ama hepsini sevmişiz. Mama, bisküvi, gazete götürmüşüz. Bu bizim rutinimiz olmuş. Bir aydır ara ara Yedikule’ye gider olmuşuz.

Tuzla Hayvan Rehabilitasyon Merkezi’ne de gitmemiz önerilmiş. Biz de demişiz ki yine Yedikule’ye gidip bir bakalım, sonra karşıya geçip bizimkilerde kalalım, sabahtan oraya devam ederiz. Yedikule’de barınakta leş olan üstümüz başımızı aynen bir torbaya koyup ana evine yollanmışız. Ertesi gün kokulu lekeli kıyafetleri ayakkabıları yeniden giyip Tuzla’nın yolunu tutmuşuz. Niyetimiz o gün sadece gidip bakmak, ortamı koklamak, gönlümüze yakın duran bazılarıyla biraz daha vakit geçirmek, onlara sevgi ve ilgi vermekmiş. Ordan biriyle ayrılmak pek değilmiş. Zaten içimiz de biraz burukmuş.

Çünkü bir 10 gün evvel bu niyetle 6 aylık bir Malamute kırmayı evimize almışız. Bakıcıları tarafından (nedense) On diye çağrılan yakışıklıya hemencecik Bond ismini koymuşuz, evde salonun güneş alan yerlerinde sızışına şahit olmuşuz. Sahiplenme konusunda kesin karar verip aşıları için annesi Malamute’un sahibi hanımı aramışız. Müjdeyi kendisine vermişiz, oysa hevesimizi kursağımızda bırakacak bir tepkiyle karşılaşmışız. Bond’un annesi çok zor bir hayvanmış, evde yalnız kaldığında çok ağlar, hatta ulurmuş. O kadarmış ki sahipleri yaşadıkları apartmandan taşınmak zorunda kalmışlarmış, o kadar şikayet almışlarmış. Biz de haliyle ürkmüşüz, nihayetinde biz de apartman dairesinde bakmaya niyetlenmişiz. Ve tabi 24 saat ilgi isteyen bir hayvan konusunda ister istemez çekimser kalıvermişiz. Annesinin sahibi hanım içimizin rahat olmasını, Bond’un çiftliği olan bir arkadaşları tarafından sahiplenileceğini ve kendisine çok iyi bakılacağını bize söylemiş. Biz de boynumuz bükük ‘peki’ deyip bakıcılarına Bond’u, pardon On’u teslim etmişiz. Halbuki evimize girdiği an itibarıyla ona isim vermiş, sahiplenmişiz bile ama farkında pek değilmişiz. Dolayısıyla aklımız hala On’da, barınaklara gitmeye devam etmişiz.

Bu psikolojiyle Tuzla’nın yolunu tutmuşuz. Önce bir Dalmaçyalı’yla, arkadan Parfe isimli siyah bir sokak köpeğiyle tanıştırılmışız. Ben Parfe’yle, Bey Dalmaçyalı’yla dolaşmışız da dolaşmışız, bütün merkezi turlamışız, diğer kafeslere teker teker bakmışız. Bu arada birbirimizle konuşmamışız, ama ikimiz de gözümüze orta boylu, beyazlı kahveli, yuvarlak kulaklı, koca patili bir oğlancık kestirivermişiz. 2. turun sonunda gönüllü Deniz Hanım’a aynı anda ‘şurdaki kahveli oğlanla bir tanışsak?’ deyivermişiz. ‘Av köpeğini mi diyorsunuz?’ demiş.

Oğlancık, diğer bütün köpeklerin aksine biz ortalıklarda dolaşırken ne havlamış ne ilgi istemiş, öylece durup bakmış. Ne zaman biz kafesin önüne gitmişiz, heyecanla iki pati üstüne çıkmış, parmaklıkların arasından titreyerek bizi koklayıp yalamaya çalışmış. Bey önceliği bana vermiş, ben kulağı sarı küpeli oğlanla tasmalı turlamaya başlamışım. Ne çekiştirmiş, ne bir taşkınlık yapmış. Oğlancık benimle sakin sakin dolaşmış, belki yarım saat belki 1 saat. Sonra oturmuşuz, onu da yanımıza oturtmuşuz. Bey de bakmış, ayrıca vakit geçirmiş oğlanla. Sakinlik ve sukunet devam etmiş. Geçmiş 2 saat daha. Alıp gitsek mi diye bakmışız birbirimize, belki de içimizden götüreceğimizi bilmişiz, ama tam da teslim olamamışız hemen oracıkta. İşlemler, kimlikler, kayıt vs derken oğlanı arabanın bagajında bizim evin yolunu tutmuş bulmuşuz bir anda.

Doğru veterinere götürmüşüz.

Hemen bir kan testi, ilaçlı yıkama yaptırmış, kendisine karne açtırmışız.

Çok hastaymış aslında, uyuzmuş, tüylerinin yarısı yokmuş.

Gözler kırpkırmızıymış, konjektivit olmuş.

Barınak hastalığı denen bir ciğer iltihaplanmasından muzdaripmiş.

Yokmuş da yokmuş işte.

Tedaviye hemen başlamışız.

Mama, kaplar, ilaçlar hazır edilmiş, tam teşekküllü işe girişmişiz.

Eve geliş ayrı bir heyecan olmuş, ama aynı heyecan oğlanda pek yokmuş.

Ne içerde koşturmuş ne kalorifer yanına kıvrılmış.

Girdiği yerde kalakalmış.

Bizim yer gösterip oturtmamızı beklemiş, yatar yatmaz da uykuya dalmış gitmiş.

Ertesi sabah kalkmamış yerinden biz seslenmeden,

Sadece hasta değil, depresyondaymış kendisi derinden.

Coffee demeye karar vermişiz ona birden,

Burnundaki benekler has kahve çekirdeğinden.

……

Tam 1 sene geçmiş o gün ve gecenin üstünden,

Ve tam da bu sabah Coffee gelip iki öpücük kondurmuş gözlerimizden.

Kurulmuş saat gibi mübarek, nerden bildin bugün o gün derken,

Hiçbir şey dememiş, bakmış bize ağzında bir oyuncak içten içten.

…..

İyi ki doğdun, iyi ki geldin.

İyi ki, iyi ki, Coffee, Coffee…

The ‘Cape’abilities of Africa – Vol II

And the adventure continues in Western Cape.

Day 10

The weather’s cloudy today, and so we decide to stay in the city. I had seen some wonderful pics of the Malay-Muslim quarter Bo-Kaap before we made it here. There couldn’t be a better time.

First we made it to Bo-Kaap museum. Nothing interesting unfortunately, kind of dissapointed. The neighborhood in this quarter is so clean and neat. And so colorful. The minarets of the mosques are a totally different story compared to the Ottoman architecture. Something new for us.

Next we hit Greenmarket. A little bit of beads, a little bit of African souvenirs. Bargain bargain bargain. Luckily, it’s in our genes. The locals learn we’re turkish and they call us ‘ohhh, my brotherss and sisterrrss’ and we’re like ‘ye,ye,ye, we’re family you know, how much are you gonna make it?’

There are modern art galleries around the area. We peep through some and want to leave with many big rolls. I love the paintings with big, spacy savana landscapes portraying just one flat top acacia tree with a red African sunset behind. Breathtaking, yet quite pricy.

We stopped by a cafe called Zig Zag Shop Cafe. The coffee is ehh, comme çi comme ça, I wouldn’t recommend it for its coffee,but the shop was cosy and cute. It’s like a patisserie with home made cakes, but at the same time an urban shop with some stylish goodies – I got myself a sheep leather bag, with soft soft skin.

Needing to stay up and awake in this grey gloomy day, and the previous coffee not working well in terms of caffeine, we follow the strong coffee scent with our sensitive nose and reach Antony’s Golden Cafe. Coffee-lovers! You should definitely knock a quality espresso here. This is a small coffee shop that has a rich variety of coffee beans from all around the world. Not to sit and chat but just ‘have a sip and go’ type.

In the afternoon we went back to V&A Waterfront again. We had heard of Den Anker for some great seafood and trappist beer, but couldn’t really locate it being tired and hungry the previous day. Well, today is our lucky day. There it was.

We ordered mussels that come with potato chips. To be honest, I have my share of mussels wherever I go (though I got impoisoned from them 3 times, all in Paris by the way). I just love seafood, both for its taste and for the having-to-play-with-its-shells part. BUT, I’ve never seen such healthy looking, big big, such orange, tasty, delicious mussels in my life. If you have, give it to my ignorance then. What are those, what are those really? Oh my gosh! We licked our fingers and the shells, drank the soup and all and still felt we couldn’t get enough.

Along with this wonderful dish, we ordered the famous trappist beer. Actually my husband had trappist, Orval and Westmalle, I had abbey beer, Augustijn. Trappist was kind of thick and strong for me, but the Abbey was just mmmm, delicious. I think we were a bit tipsy when we took off.

While we decided to walk by the marina and observe some sailboats, we were suddenly under a rain shower and had nowhere to hide. Yuck! Had to spend some time in the tolls for the Robben Island first, then at a shopping mall. We got one of the best shopping items we liked in the trip – sea rescue t-shirt for the nieces and nephews in the family.

Feeling exhausted, we headed back to the hotel and spent the night in the room watching some series. In turkish we say ‘we ate the night’, meaning we just spent it for nothing but the long eating and drinking bit fulfilled our day.

So thank you for today. Thank you.

TBC

Stephan Micus – To The Evening Child

Bugün biraz meditatif bir ruh halindeyim. Belki dışarıda pıtır pıtır yağan kardan, belki kardan eve sığınmışlıktan, belki 1 haftadır kendimi okuma, yazmaya bıraktığımdan, içe döndüğümden. Hal böyle olunca ya sessiz köşene çekiliyorsun, çıt istemiyorsun, ya da bu ruh haline eşlik edebilecek tınılara tolere edebiliyorsun.

Stephan Micus’u keşfim geçen sene yogaya başlamamla oldu. Derslerin sonunda Savasana’da kaldığımız son dakikalarda, Yin Yoga’da pozda 5 dakika kalarak bedenin vasıtasıyla kendinle yüzleştiğin anlarda, bu parça içimden öyle birşeyleri yükseltip patlattı ki sadece yoga stüdyosunda kalmasın benimle eve gelsin, hayatıma girsin, gerektiğinde seyahat etsin istedim.

Stephan Micus Alman asıllı bir müzisyen. Asya ve Afrika kökenli çeşitli etnik enstrümanlarla müzik yapıyor, vokalleri kendi seslendiriyor ve tamamıyla uyduruk bir dilde şarkı söylüyor. Parçaları dinlendirici, belki hüzünlü ve çok derinden etki eden bir nitelikte. Kabul etmek gerek; her zaman oturup da dinlenebilecek cinsten bir müzik değil.

Birkaç sene evvel İstanbul’da konser vermiş. Yine gelir diye umuyorum.

Ve yogadan bana hediye Stephan Micus ve beni alıp başka diyarlara götüren To the Evening Child’la sizi başbaşa bırakıyorum.

Kova Değil Saka Burcu – Mu?

Dün Milliyet’teki yazısında Hakan Kırkoğlu Kova burcuna yeni bir tanım getirmiş:

Saka burcu.

‘Şaka değil, Saka’ diye de belirtmiş. (Haklı, ben de Twitter’da ilk okuduğumda bu nasıl bir şaka diye düşünmeden edemedim. Türkçe karakterden yoksun klavyeler sağolsun!)

Yazıyı görmediyseniz burdan ulaşabilirsiniz.

Zamanlama çok yerinde, şu anda Kova burcu zamanı. Ben de bir Kova’yım. Geçen hafta kendime armağan ettiğim Doğum Günü Hediyesi yazımdan anlamışsınızdır.

Saka Ocağı, Osmanlı döneminde Kapıkulu Askerleri’ne su ve içecek tedariğini sağlarmış. Bir nevi destek birim, ama bu destek hayati.

Kova, nam-ı diğer su taşıyıcı, Yunan ve Roma mitolojisinde su taşıyan veya döken bir adam olarak resmediliyor. Su, dünyaya hayat veriyor ve bunu aktardığı bilgilerle sağlıyor. Bir yandan oldukça rasyonel bir burç olup duygularla arası pek de rahat olmayan Kova’nın duygularla ilişkisini de yine bu su temsil ediyor. Burcu anlamak için de hem bu taşıyıcı insana hem de taşıdığına bakmak gerekir. Kova’nın Türkçedeki kullanımının bu anlamda eksik bir tabir olarak değerlendirilmesini yerinde buluyorum.
Aquarius

Çocukluktan gelen astroloji merakımla burcumu, artık kendi burcum olduğu için kişisel olarak mı yoksa objektif bir gözlükle dünyaya getirmeyi vaad ettiği köklü değişiklikten ve eşitlikten mi bilmiyorum, çok sever ve benimserdim. Bir de şu Türkçe isminin kabızlığı olmasaydı.

Kafamda idealize ettiğim, hatta her zaman kendimle de bağdaştırmadığım, başka bir kişilik olan Kova’yı, kelime anlamıyla telaffuz edilmesiyle birlikte yeşil ya da mavi plastik bir temizlik kovası olarak hayal ederdim. Ve tabi çok bozulurdum. Pis, basit, yer silmek için kullanılan, içinde kara sular olan bir kap.

Bir yandan bizim kültürümüzde pek (!) sevdiğim futbol geyiklerinde kovanın, gol yiyen kaleci, sürekli yenilen takım vs için bolca ve horgörüyle kullanılması da kılıma giderdi.

Dolayısıyla hemen yabancı dillerdeki karşılıklarına dönerdim.

Aquarius.

Waterbearer.

Verseau.

Ve bunlara bayılırdım. Hem fonetik olarak hem imgelem olarak.

Saka Ocağı’ndan haberdar değildim. Görevleri ve varlık sebepleri itibarıyla bizim dilimizde Kova’yı ifade etmek için gayet uygun olduklarını görüyorum. Ve tabi kova mısın birader geyiğinden kurtulma ihtimaline bile memnunum, bırakın burcun doğru ifade edilmesini, ama içim tam rahat değil.

Neden?

Çünkü aklım saka kuşuna gidiyor!

Yine de isminin bile sorgulanıyor olmasını umut verici buluyorum.

Kova’nın doğasında bu var işte.

Düzeni değiştirme, varolan otoriteye karşı gelme.

Kendi ismini bile değiştirmeye çalışıyor, daha kovadar ne olsun?

Here’s to the Waterbearers from Hair – Age of Aquarius!