Israrlardan Sakınınız

Israrcı insanlar bana sıkıntı veriyor. Özellikle bir hizmet veya ürün satmak için kapınıza veya telefonunuza yapışanlar fena halde. ‘Teşekkür ederim, ilgilenmiyorum’ demek yetmiyor, bir ısrar bir ısrar. ‘Ama efendim bu suyun pH değerlerini biliyor musunuz?’ ‘Sadece bir 15 dakikanızı alacağım, size çok ayrıcalıklı bir hizmetimizden sadece siz özel müşterimize bahsedeceğim. Siz de kazanın ben de kazanayım, hah hah haa’ raddesinde, çeşitli kısa ve uzunluklarda gelişen ama gelişmemek için karın ağrısı çeken diyaloglar zinciri. Araya sıkıştırılan sorular. ‘Avrupa yakasında mı ikamet ediyorsunuz Anadolu yakasında mı?’ ‘Evli miydiniz?’ ‘Mesleğiniz? Demek siz de bir sektörü temsil ediyorsunuz. Ne güzel ne güzel’ vs. O laf arasına sıkıştırılmış sorularla istenen bilgi alınıyor genelde, bazen kurtulmak için bazen afallandığı için farketmeden pıtır pıtır bilgiler dökülüyor böyle ağzınızdan.

İlgilenmiyorum kardeşim.

İL-Gİ-LEN-Mİ-YO-RUUUUUMMM!

Demin bir sigorta şirketinden orta yaşlı olduğunu tahmin ettiğim şen şakrak, kaçın kurrası bir hanım ısrarla 15 dakika görüşmek istediğini, belki de çok özel bir tanışma, karşılaşma olacağını vs anlatıyor bana hattın öbür ucunda. Son derece kibar, kelimeler özenle seçiliyor, ifade ediliyor ama ısrarcılığıyla benim taraftaki kibarlık mecburi nezaketle sıkıntıya dönüşüyor. Sonunda kendisine de ‘Bakın çok hoş, çok kibarsınız ama artık lütfen bu konuşmayı sonlandıralım. Daha fazla kişisel bilgi de vermek istemiyorum, vaktinizi de almak istemiyorum’ dedim. Mesaj alındı. Allahtan. Bunun için de içim bir nebze rahat.

Ama yine de tam olarak huzura ermiş değilim. Niye karşımdakinin ısrarcılığını geri çevirdim diye ben sıkıntılanıyorum? O üzerimde kurulan baskıyı hala atabilmiş değilim. Öyle bir ‘görüşmeliyiz, tanışmalıyız, dinlemelisiniz’ mesaj bombardımanına tutuluyorsunuz ki demek ki geri çevirseniz bile  tortusu kalıyor.

‘If you love someone, set him free’ durumu var ya, bendeki ruh hali o. Bunun aşkla maşkla ilgisi yok tabi.

‘If you want to sell to someone, let her be’

Israrlardan sakınınız.

Evdeki huzur

Saat geceyarısını geçmiş.

Üst kat komşudan gülüşmeler, konuşmalar, topuklu ayakkabı sesleri duyuluyor.

Dışarıda polis sirenleri, kedi mırnavlamaları, köprünün uğultusu.

Şehir uyanık, sesli.

Bizim ev sessiz.

Klavyemden çıkan yumuşak tıpırdamalar, genleşen mutfak tahtasından taktuklamalar, arada bir Coffee’den derin iç çekişler…

O kadar.

Ev sanki çoluk, çocuk, arkadaş, köpek, sucu, çöpçü, kurye, ben, sen, o ile geçirdiği bütün bir günün hareketini tatlı bir huzur ve sükunete bırakmış, uykuya dalmak üzere.

Bense bu uyku içindeki uyanıklığı seviyorum.

Seslerin ve sessizliğin farkındalığını.

Kafamda sessizlik çınlıyor.

Ve ben onu dinlemeye doyamıyorum.

Heyecanlıyım…

…çünkü ne zamandır yapmak istediğim birşey için ilk adımı attım. Bir blog adresi aldım ve yazmaya başladım. Burdan dünyaya ilk defa sesleniyorum. Ses ver dünya!

Bir gündemim yok, kategorim yok, etiketim yok – henüz. Zamana bırakıyorum. Şu an elimdeki en önemli, en gani değer bu. Zaman. 15 sene durmadan, aralıksız çalışırken bulamadığım, yaratamadığım zaman şimdi ve burada, tamamen benim avucumda.

İşi bırakalı ne kadar oldu? Yaklaşık 6 ay. Bu sürede neler yaptım? Hmmm…Oldukça etkisinde kalınan uzun bir Afrika seyahati, yoga ve meditasyon, hayvan barınaklarına yardım ve bu sayede sahiplendiğimiz köpeğimiz Coffee, gece hayatına dönüş, gündüz hayatına dönüş, güzel uyku, güzel beslenme, müze, sergi, etkinlik babında geçmişte kaçan balıkların acısını çıkarma, ev, eş, aile, arkadaşlar, çocuklar, köpekler, kedilerle keyifli kahkahalı günler geceler sohbetler yemeler içmeler, işten ayrılmamla mesleğim reklamcılığı bırakmaya karar verişim, başka neler yapabilirim arayışları, bunun kaşıntıları, beyin fırtınaları…Süreci devam ettiriyorum. Henüz çok erken. Yapacak, düşünecek, belki de yazacak  çok şey var.

İşte bu yüzden heyecanlıyım, bu yüzden burdayım…