Astrolojik Titreşimler: Güneşini Bulmak

Dün gece rüyamda çok meşguldüm. Gezegenlerle işim vardı. Uzayın derinliği, bolca gezegenler, çokça yıldızlar, güneşler, uydular. Zodyak’ın ünlü onikisinin gizemini çözmeye çalışıyordum. Her bir burcu ve gezegeni tek bir sözcükle ifade etmen gerekse ne derdin dedim kendi kendime. Önce burçlardan başladım, nedense de tersten. Balık’tan Koç’a doğru gittim, sonra da Mars’tan Neptün’e turu tamamladım. Her biri için bilinen ve sadece böyle ifade edilince yüzeysel kalan duygusal, uyumlu, mükemmeliyetçi, aykırı dışında alternatif söylemler ürettim. Ürettiklerimi çok sevdim. Bunları bir kenara yaz, unutma dedim.

Güneşe gelince kesildim. Bir türlü dillendiremedim, ifademi merkezine konduramadım. Sonra kafamda görselledim. İçindeki turuncu, kırmızı, volkansı patlamaları gözlemledim. Gözlemledikçe nefes alışını hissettim. Ve de kalbinin atışını. Büyülendim. Büyülendikçe ben nefesten kesildim. Ben bir Uranüs’e gidip geleyim dedim.

Uranüs’e gidip titredim. Titredikçe silkinip silkelendim. Ve yazmaya başladım. Yazdıkça açıldım, açıldıkça mutlandım. Yazıma başlık attım: Astrolojik Titreşimler! Yazdıklarım o kadar hoşuma gitti ki rüyada olduğuma uyandım ve yazdıklarımı hafızama kazımaya çalıştım. Aslında ben bu yazıyı dün gece rüyamda yazdım.

….

Uyanınca malesef hiç bir şey hatırlayamadım. Sadece elimde bir başlıkla kalakaldım. Dedim ki geç ekran başına, başla yazmaya, gerisi gelir nasıl olsa..

Astrolojiye oldum olası ilgi duydum. Yakın çevremdekilerin bir şekilde doğum günlerini, burçlarını bildim, sordum, öğrendim. Bazen neye yaradığını pek bilmedim, bazen bir yerlere değdirdim. Dünya dışındakilerin de hep doğal olarak çekim alanına girdim. Belki bu yüzden çocukken Battlestar Galactica, Star Trek, Uzay 1999 gibi dizilerden kendimi alamaz, vazgeçemezdim. Barbie’lerle oynamazdım, Apollo’culuk ve Starbuck’cılık oynardım. Çoğunluğun kahramanı Apollo’ya karşın ben hep Starbuck’tım, bu uğurda Apollo’cuların hayallerini yıktım.

Astrolojik ilgimi derinleştirme kararıyla almaya başladığım eğitim, rüyalarımın seyrini değiştirdi. Birden kendimi, çocukluğumda beni çeken karanlık, gizemli, bilinmezlerle dolu uzayda buldum. Bir yandan bildik, tanıdık; bir yandan soğuk, uzak. Hem heyecan verici, iştah kabartıcı; hem sıkıntı verici, korkutucu. Heyecan verici çünkü bambaşka, farklı –extraterresterial. Sıkıntı verici çünkü aykırı, bildiğin uzaylı –alien!

Hevesle öğrenmek istediğim, merak ettiğim, yepyeni güneşimi galiba keşfettim. Belki de bu yüzden güneşin ifadesinde kesildim. Yeni güneşimin etrafında pır dönüyorum, bu yolculuk henüz nereye varacak bilemiyorum.

Bu arada rüyamdaki uzayın yazısını hatırlayamadım hala.

Yerine, içimdeki uzayın derinlikleri döküldü adeta.

Dünyadan uzaya.

Ben çıktım bir yola, sonu hayrola..

Unchain my heart and let me go my way

I wanted to wish everyone a good nights sleep with the smooth and peaceful voice of Lisa Ono, but then I found this piece.

So I say, just unchain your hearts and let it take you wherever it’ll flow..

My name is Africa, South Africa Vol V

Where were we?

Oh yes, Swaziland! Off we go!

Day 5

It’s 6.30 in the morning. We’re heading Swaziland. We said bye to giraffes, impalas, jackals and warthogs on behalf of all inhabitants of Timbavati on our way out. A la prochaine fois les enfants!

We stopped by Hazyview for lunch. You can find some nice arts and crafts around the area. We bought an interesting piece of painting from a gallery called Artefunto. They use bamboos instead of canvas and paint over it. What appealed to me most was those done with ostriche eggs and beach sand. I grabbed one of those right away!

Reaching the customs of Swaziland seemed like a different world all of a sudden. The roads are still in good shape for driving, the landscapes are very green (surprise surprise again) and the altitude is quite high (another surprise) but there’s a different sense of Africa. I think the ex-colonial, maybe the ‘European’ feel of South Africa is gone. We passed by Mbabane, the capital city and reach Mlilwane Wildlife Sanctuary. We’ll be staying at a real Swazi hut. Here the animals are out in the open. Though it’s not advised, I see kids feeding several impalas around. Kind of an open zoo treatment!

Unfortunately it started raining cats and dogs with loud thunders and lightnings echoing from behind. We heard some areas were struck by serious thunderbolts apparently since the electricity was gone in the reserve. Well, we wouldn’t mind an obligatory romance, as long as there were drinks. Oh yes, some red wine would do.

Day 6

We arranged an early 2-hour morning walk the next day with a guide in the vast reserve. The thin, tall tall eucalyptus trees smelled just heavenly, opening up our lungs, body and brains. A natural spa!

We tracked some crocodile footprints, observed hippos sink and float, sink and float in the lake and the most colorful of all were the birds and their incredible nests hanging down from the trees by the water. We met blesbok, nyala and gnu (wildebeest) for the first time, said hi and bye to several zebras and impalas. Walking in the same land with these animals and driving by them with a 4WD are totally different experiences. I don’t know which one gave me more butterflies in the stomach, but both are worth giving a try.

 

We crossed the border over to South Africa again, to KwaZulu-Natal region. We’ll stay in Saint Lucia for 2 days to do Wetland Park safari and grab a mist of the warm Indian Ocean, yey!

The Wetland Park is right across from our hotel. It looks like the mix of a big river and a lake with swamp texture on the banks. What you do is, take a boat tour to observe some hippo clans, crocodiles, eagles, wild birds and herons.

We walked down to the port where the boats take off during the day. And surprise surprise!

Muddy footprints on the road!

OMG!

That means some swimmies crawl up sometime during the day and walk up the street.

Well, we weren’t left in the dark for a very long time.

At night, we took a walk along the main street where most of the restaurants were situated. Interestingly, all the seafood places were mostly Greek. Well, we couldn’t move too far from our neighbors and the cuisine, could we?

And then we heard some youngsters coming up from the other direction, shouting:

THERE’S A HIPPO ON THE STREET!

THERE’S A HIPPOO!

A HIPPO’S COMING!

HIPPO, HIPPOOO!

I saw a big shadow, thumping his feet really slowly in the middle of the street!

It was for real.

A hippo was walking in the middle of the street!

I panicked!

I rushed my footsteps, left my husband behind, headed towards the nearest restaurant’s terrace. There was a German group eating at the nearest table. I crawled up to their tables, asking ‘There’s a hippo coming, can I sit?’ and I sat down not waiting for the answer back. Well, they didn’t care much and kept on having dinner, not even turning their heads.

– Well OK, it’s my first night here and apparently not yours, so you’re used to the hippos walking up and down the street!!! Duh!

My husband ‘the brave one’ went after the hippo to get some pics. The shot is not very clear but still does its work.

Then we learned, these hippo guys sleep all day in the water when it’s hot. (Sink and float, sink and float, remember?) And at night, they come out, walk up the street, and go pasture behind the streets. Very liberal, n’est-ce pas?

So much adventure for today.

We now know who the footsteps up the road from the port belonged to.

Dolunay Yengeç’te, Ben Nerede?

2 gün önceki duygusal patlamam üstüne düşündüm. Dolunay Yengeç burcunda dedim, bu dolup taşmayı buna bağladım. Ay dediğin gelgitli durumların timsali. Bir gün aşk, bir gün suçluluk ve vicdan. Niye mi?

Evde en ufak bir ayaklanma, hazırlanma, giyinme faslı başladı mı Coffee ve misafir kuzen Gandalf doooooğru arka odaya yanımıza geliyorlar. Olur ya, belki onlar da bizimle çıkacak, nasiplenecekler, kimbilir nerelere gidecekler. Bir hareketli bir o kadar endişeli bekleyişler. Kuyruklar yuvarlak, dairesel dönüşlerdeyse heyecan büyük, bir şekilde bizimle geleceklerini anladılar. Kısa kısa, sağa sola sallanıp duruyorsa emin olamama durumu var. Bunlar gidiyor ama bunun bize bir faydası var mı acep?

Bugün öğlen evde hazırlanıyorum, dışarı çıkacağım. Pat, kapı açıldı. Gandalf bey. Koca burnunu geldi gözüme soktu, hadi sev diyor. Sevmemek elde değil bu yakışıklı alev topunu. Evimizin küçük atı Gandalf beyle koca patili bastıbacak Coffee bey arasında mizaç farkı var.

Evvelki gün Coffee’nin huyundan biraz bahsettim. Coffee orta enerjide, olgun mizaçlı bir sevgi köpeği. Sürekli hadi sev beni deyip kucağına yatıp yılışmıyor, tepene çıkmıyor. İlgin varsa seninle, yoksa kendi aleminde. Çok sıkıştırırsan da (bkz. bendeniz şekil 1A) yolunu bulup arazi oluyor. Gandalf’ın kendi de sevgisi de büyük. Dolayısıyla sevgiyi alma, isteme konusunda daha iştahlı, talepkar, hatta ısrarcı.  Başını, sırtını sevmeye başladığın anda kendini yere koyvermeler, koca bacakları tepelere dikmeler, ya da uzun burnunu bacak arasına sokup (kadın erkek farketmiyor, olayı ya arkadan popoyu ya da önden burnu yaslayıp kendini sevdirmek) orda öyle durma, başı okşatma durumu.

Efendime söyleyeyim, makyaj masasında oturuyorum, saç baş yüz göze çeki düzen verme uğraşındayım.

Pat.

Tam sol bileğimin altına girip bir burun atmaca.

Hadi sev.

2 kulak tutulur, kaşınır, 2 göz arasından öpülür, sevilir. Hadi bakalım otur, ben şimdi hazırlanıyorum denir.

O bakışlar, o bakışlar. Ben makyaja devam.

Pat pat.

Bir daha kol altından daha güçlü bir vuruş gelir. Yahu oğlum, bir dur, hazırlanamıyorum ayol!

Yok, bu sefer arka arka yanaşılır, popo dayanır, kuyruktan sevdirilir, arkaya romantik bakışlar atılır.

Baktım olacak gibi değil, koca kulaklardan kafayı 2 elimin arasına alıp yakın temas başladım nutuğa.

‘Bak Gandalf. Ben seni çok seviyorum. Çok tatlısın, çok yakışıklısın, bizim ilk göz ağrımızsın. Ama seni her senin istediğin dakikada sürekli sevemem. Şimdi işim var tamam mı? Hadi yat aşağı bekle bakalım!’

Küçük Emrah’ın (artık küçüğü kalmadı gerçi ama) Boynu Bükükler diye bir şarkısı vardı hatırlar mısınız? Hah, durum tam o! Yanımda ayakta, ama boynu aşağı doğru bükük, bildiğin eğik ve bükük duran bir tip. Burun yere değdi değecek. Arada göz kapakları altından bakışlar, gözler sağa sola sağa sola kaymada.

Neyse dedim, en azından mesajı aldı, bekliyor. Ben süslenmeye devam.

Bu arada evde temizlik var ve içeride elektrik süpürgesi çalıştığı için içeri giren çıkan oluyor farkında değilim, öyle de bir gürültü. Bir ara ayağımın altında birşey hissettim. Bir baktım Coffee.

‘Aaaah, Coffeecimmm, sen burda mıydın? Canım benimmm, gel bakimm seveyim bir seni, gel gel gel’

Coffee aldı pası, başladı benim elimi yalamaya, ayakları, çorapları hafiften ısırmaya derken..

Birden sola keskin bir dönüş ve bizim boynu bükük hala aynı pozisyonda yanıbaşımda! Boynu bükükleeerrr diye sessizce çığırıyor türküyü resmen.

Başımdan aşağı kaynar sular foş. Bir suçluluk, bir vicdan, anında çark.

‘Ahh Gandalfcım, gel gel, sen de burdaydın di mi? (Yalan) Seni de seveyim, bir tanesin sen. (Suçluluk) Coffee gelmiş duymamışım. (Vicdan) İkinizi de çok seviyorum, ikiniz de birtanesiniz. (Gerçek)

Ayın gelgitleriyle duygusal çalkalanmalar bende devam. Tabi bu oğlanlarla böyle çalkantılara can kurban.

Duygusal Bir Yazı

Aşk nedir? Kime hissedilir? Sevgiline mi? Çocuğuna mı?

Peki ya köpeğine?

Coffee’yi geçen sene Şubat’ta Tuzla Hayvan Rehabilitasyon Merkezi’nden sahiplendik. Bu isimsiz, kimsesiz, kaçmış mı terkedilmiş mi bilmediğimiz yavrucak bedbaht durumdaydı. Uyuzdu, sırtının yarısı tüysüzdü, pembe derisi görünüyordu. Gözlerinde konjektivit vardı, kıpkırmızı ve kanlıydı.  Barınak hastalığı denen bol aksırıklı bir ciğer iltihaplanmasından muzdaripti, kasıla kasıla öksürüyordu. Sıskaydı. Hem kilosu azdı, kansızdı, hem bünyesi zayıftı. Bunlar sadece fiziksel semptomlardı. “Duygusal Bir Yazı” okumaya devam et