Duygusal bir yazı numero 2

Gandalf bize geleli tam 2,5 ay olmuş. 4 Kasım’da alıp ormana, Istrancalara gitmişiz. Anasını da o haftasonunun ertesi gurbet ellere yolcu etmişiz uzaktan, sessizce.

Yarın ayın 19’u, 2012’nin Ocak ayı. Gandalf’ın sahibesi hanım dönüş yoluna geçiyor, oğluna kavuşmaya geliyor. Bize de sessiz bir hüzün çöküyor olur olmaz, 2 ay 15 gün sonra.

Bu süre zarfı içinde kendisiyle karı koca çeşitli itiş kakış durumlarımız oldu. Hem döverim hem severim hesabı. E ne de olsa bizim evdeki oğlan Coffee sahiplendiğimizden beri elimizde yoğrula yoğrula, istediğimiz ayarda bir hamur mahiyetinde kıvamını almışken, başka bir ekol, cins, karakter, boy, pos, endam gelmesiyle evdeki hesaplar ister istemez değişti.

Öncelikle kendini misafir olarak gören Gandalf beye evin kurallarını öğretelim dedik.

1. Bizim evde köpekler koltuğa çıkamaz. (Sanıyoruz)

Aa bir bakıyorum Gandalf içeriki odada kanepede sere serpe.

2. Bizim evde köpekler kendi yataklarında uyurlar. (Sözde)

-Allah allah, yahu Bey, Gandalf’ı gördün mü? Yer yarıldı içine girdi.

Evet yer yarılmış, yatağın içine girmiş. Öyle bir girmiş ki, yatak çarşafı kahve, bizimki senden kahve, bütünleşmiş görünmez olmuş Harry Potter misali.

3. Bu evde köpekler masadan, sehpadan yemek almaz, yemeklere sulanmaz, hele ağızları hiç sulanmaz.

Peehh, hangi birini saysam? 3 yaşındaki Lara’nın elinden kapılan dondurma kornetini mi, sehpadan kapılan ekmek sepetini mi, mutfak tezgahından götürülen 2 adet tuğla büyüklüğündeki hamsikoliyi mi? Yok canım, abartıyorum. En fazla biz yerken burnunu gözümüze sokup dibimize girmiş, koklamış, salyaları salmış, salınan salyalardan oluşan küçük vıcık köprücükler hemen altında duran kıskanç Coffee’nin kafasına yapışmıştır, o kadar!

4. Bizim evde köpekler mutfağa girmez, en fazla kapı girişinde oturur veya yatar, bekler.

Cevap için bakınız bir önceki madde, hamsikoli vakası.

Neyse, bütün kurallarımızı sayıp dökmeyecağim, ama başlangıç olarak bir hadi yallah deyip besmeleleri çektik.

İlk haftalarda böyle in aşağı, çık dışarı, yat bakalım, kalk ordan komutlarıyla inledik biraz biraz. Bir yandan evdeki rutinlerin bir köpek için ne kadar, ne kadar faydalı olduğunu, bu rutini bekler hale geldiğini ve kuralların hayatını kolaylaştırdığını anladığını ve doğal olarak itaat ettiğini gördük.

Gandalf aynen Coffee gibi artık gün be gün gözümüzün içine bakarak (hatta çoğu zaman lapacı Coffee’yi de sollayarak) ‘hadi çıkmıyor muyuz?’ ‘artık yatmıyor muyuz?’ ‘hadi kalkmıyor muyuz?’ dedi, kapıda Coffee’den önce hazırol pozisyonunda oturup kayışının takılmasını bekler hale geldi. Her sabah ve akşam dışarı çıkmalar, akşam aynı saatte Coffee’yle sırayla yenen yemekler -hiç aynı anda yemek vermedik, hep sırayla birbirlerini beklemeyi öğretmek üzerine gittik-, orman ve sahilde uzun yürüyüşler, bütün bunlar gündelik hayatın bir parçası haline geldi. Böylece Gandalf da rahatladı, şımarık misafir pozisyonundan çıktı, eve uyum sağladı, yerleşti, yerini benimsedi.

Geçtiğimiz haftalarda bize geldikten sonra ilk defa kayınvalidemin evine gittik. Bakalım nasıl tepki verecek dedik. Tabi bir heyecan silsilesi koptu. Coffee’yle birlikte içeri dışarı, yukarı aşağı koşuşturmalar, arada ‘mutfağa girebiliyorduk bu evde ya, di mi?’ denemeleri, sehpadan peçete kapıp parçalama, ilgi çekme durumları vs. Bir müddet sonra duruldu. Normalde dışarıyı seyrettiği koltuğun tepesine çıkmak yerine, yine o koltuğun önünde ama yerde, dışarıyı seyretmeye başladı. Yanında Coffee’siyle.

Belli bir saati geçtikten sonra (genelde bu hep Coffee’ye olur) baktık ikisinde de bir gözümüzün içine ve kapıya bakma durumları. Hadi eve gidelim çağrısı sessiz sessiz derinden veriliyor. Döndük eve. Ohh, dünya varmış di mi kuru popolular? Herkes kendi şiltesine, yatağına serildi, bir horultular, bir sesli rüyalar görülüyor ki..sanırsınız bütün gün ormanda dört nala koşturduk itleri, pelteleri çıktı.

Bunlar işin dış dünya boyutu. Bir de iç dünyamızın girmekten kaçındığımız kıvrımları var. Bir gün nasıl olsa dönecek fikriyle kendisiyle hep ilgilendik, sevdik, ama belli bir mesafede durduk. İster istemez gelişen bir savunma mekanizması. Coffee’yle birlikte o kadar uyumlu, canlı, dostlar ki enerjimizi ikiye katlayıp yükselttiler. Ve bu Gandalf’ın gelişiyle oldu. Beklenmedik bir şekilde yakalandık, zamanında farkedip duygulara hemen müdahale ettik, yakaladığımız yere bir düğüm attık, bağladık.

Dünden beri bende de benim Bey’de de bir Gandalflama durumu baş gösterdi. Bakıp bakıp ‘özleyeceğiz seni be dümbük’ der bulduk kendimizi. O da bizi o kadar iyi anladı ki, koca ıslak burnunu ve salyalı ağzını bizden esirmeyen bu küçük at, 2 gündür küçük küçük el yalamalarında, çenemize yumuşak burun atmalarında, pati atıp sevgi göstermelerde. Şımarık sevgi istemelerden olgun ağırbaşlı sevgi verme safhasına geçmişiz meğer. Bendeki Coffee’yi sıkıştırma taktikleri kendisine sıçramış durumda, oğlancağız da hafiften dumura yatmada. Bu kadına ne oldu böyle şaşkınlığıyla birlikte verilen sevgiyi hiiiiç ikiletmeden karşılıkta kusur etmemekte.

İşte böyle.

İç dünyamızın kıvrımlarına hala çok girmiş değilim. Bilinçdışım bunu biliyor, bilincim onu bana çağırmakta direniyor, bünyeyi savunuyor.

Bunu bilir bunu derim.

Gerisi başka bir yayına..

Geçmişten bir hayalet: Beady Belle – Ghosts

Sene 1999.

Babylon yeni açılmış, sürekli alemlerdeyiz, gecelere akıyoruz.

Beady Belle’le ilk tanışmam bu parça sayesinde olmuştu: Ghosts.

Babylon’da bol çalınır, biz de arz-ı endam edip ortalıklarda salınırken beni benden alan parçaların başında gelirdi. Tabi işin içinde biraz redbull vodka, biraz long island ice tea durumları vardı, kabül. Ama o zamandan müzik arşivimde sağlam bir yer edinmeye aday olmuştu Beady Belle.

Güzel mi güzel kadın vokal Beate Lech, hem sesi hem cismiyle gönlümü çaldı, bu parçayla da ayrı bir yere taht kurdu.

Geçen sene Ghetto’da verdikleri konseri (seneler sonra) canlı izleme şansını yakaladık. Uzun zamandır seyrettiğim en keyifli performanslardandı, tadı damağımda kaldı. Ghosts’u seslendirmediler, ama yeni ve önceki albümleriyle canlı performans o kadar doyurucuydu ki aklıma bile gelmedi Ghosts. Ta ki konser çıkışı bende tüm albümlerinin olup sadece ilk albüm Home’un olmadığını ve bu albümün çıkış parçasının da ‘Ghosts’ olduğunu keşfedinceye dek! (Bilmemek değil, öğrenmemek ayıp.)

Hemen bir tane kaptım, kapıda kendi elleriyle CD’yi veren Beate abladan satın aldım. Bir taşla iki kuş yakaladım. Hem parçayı hem imzayı.

Şimdi size Soundcloud’da bulduğum miksini hediye ediyorum.

Orijinali benim, vermiyorum.

My name is Africa, South Africa Vol VI

Hello again.

If you’re curious whether we survived the Hippo shock from the night before, we definitely did.

What we lived was quite ordinary actually, but then we learned that the hippos were the most lethal animals in Africa that cause the most human casualties. That was the real shock!

What’s next?

Let’s see.

Day 7

We took a boat tour in St Lucia Wetland Park in the morning. The boat was packed, sort of like a Eurovision song contest. The funny chubby captain kept on asking the nationalities of the visitors and giving credit accordingly:

United Kingdom, four points; France, cinque points; Deutschland sechs punkte!

Yeah yeah, touristy but true.

There was very strong wind causing the river to be much more wavy and muddy but we were lucky to see many swimmies. The sinking-and-floating-and-sleeping hippo groups, several herons, a very handsome, proud eagle, and a quite aged, 4-m-long crocodile!

We wanted to get a grip of the Indian Ocean and heard that the best beach around was Cape Vidal. They were right. The smooth white sand, warm, turquoise Indian Ocean and the never ending shoreline was just awesome. And if there wasn’t such a sand storm, it would have been much better! I don’t remember being beaten by the sand due to such strong wind anywhere in the world! What was that really? The sand literally ‘hitting’ my bare legs and feet really hurt. Ouch! Unfortunately we couldn’t swim, but just sighed at the two families and young single girls sun bathing and playing with the waves. 

There were beautiful log houses right behind the beach located in a forest open to wildlife. We could see baboons hanging around for instance. We wished we stayed there instead of St Lucia city center. Maybe next time.

We ended the day in iSimangaliso Wetland Park. Here, you do your own game drive, driving your own car. There are several routes you can take, view points you can stop and observe the animals. We were longing to see a rhino pack but unfortunately we had to settle with kudu, buffalo, warthog and zebra clans. Still!

Day 8

This is our last day in St Lucia and this part of the trip. We’re finishing our safari route with a visit to a preserved Zulu Village nearby where we’ll see the Zulu way of life, meet some locals and visit a nursery.

The local Zulu language is very interesting, with some incredible sharp sounds like -tches, -tckes coming from your throat, teeth and tongue. If we had more time, I would have loved to learn some more. All I remember now is ‘Sanibona’ which is ‘Hello, good morning’ and ‘Siyabonga’ which is ‘Thank you’.

Although the village was touristy (there are guides that take small tourist groups to the village and tell you about the Zulu life regularly), you can see the conditions are still very poor. Most men are unemployed, women make mats and sell them for just nothing. And of course the kids in the nursery are a total different story. They all look adorable, have some singing and dancing to show to the foreign spectators, and have expectations from you. That’s the touristy bit we don’t like. There’s no escape from feeling like a Brangelina going there to adopt all of them and leave. That’s the exact look and feel. You sign a notebook and leave something for charity, whatever comes out from your heart but you even write down how big or small your charity goes to the notebook, as well. You can’t go unnoticed!

I felt like cuddling all the kids in there and leaving with several of them, especially one (you’ll know who). Instead, we said long good-byes to each other, waving hands, turning back, waving hands, saying good-bye again and again.

We stopped by a house where we observed a Zulu lady make the Zulu mats. She showed me how to make one and I did as she taught me. She clapped her hands, clap clap clap. Bravo to me. Yes, bravo and sad. Another touristy, sad look and feel. But that’s just the way it is. This is the system, showing the outsiders what’s only ‘left’ of their traditional local life and culture, earning their bread from it.

We took off from KwaZulu-Natal region and drove to Durban to fly to Cape Town.

In the afternoon, a completely different story awaited us. There began the second chapter of our trip: Western Cape Area.

We’ll be back after a short break.

End of Part I.

Astrolojik Titreşimler: Güneşini Bulmak

Dün gece rüyamda çok meşguldüm. Gezegenlerle işim vardı. Uzayın derinliği, bolca gezegenler, çokça yıldızlar, güneşler, uydular. Zodyak’ın ünlü onikisinin gizemini çözmeye çalışıyordum. Her bir burcu ve gezegeni tek bir sözcükle ifade etmen gerekse ne derdin dedim kendi kendime. Önce burçlardan başladım, nedense de tersten. Balık’tan Koç’a doğru gittim, sonra da Mars’tan Neptün’e turu tamamladım. Her biri için bilinen ve sadece böyle ifade edilince yüzeysel kalan duygusal, uyumlu, mükemmeliyetçi, aykırı dışında alternatif söylemler ürettim. Ürettiklerimi çok sevdim. Bunları bir kenara yaz, unutma dedim.

Güneşe gelince kesildim. Bir türlü dillendiremedim, ifademi merkezine konduramadım. Sonra kafamda görselledim. İçindeki turuncu, kırmızı, volkansı patlamaları gözlemledim. Gözlemledikçe nefes alışını hissettim. Ve de kalbinin atışını. Büyülendim. Büyülendikçe ben nefesten kesildim. Ben bir Uranüs’e gidip geleyim dedim.

Uranüs’e gidip titredim. Titredikçe silkinip silkelendim. Ve yazmaya başladım. Yazdıkça açıldım, açıldıkça mutlandım. Yazıma başlık attım: Astrolojik Titreşimler! Yazdıklarım o kadar hoşuma gitti ki rüyada olduğuma uyandım ve yazdıklarımı hafızama kazımaya çalıştım. Aslında ben bu yazıyı dün gece rüyamda yazdım.

….

Uyanınca malesef hiç bir şey hatırlayamadım. Sadece elimde bir başlıkla kalakaldım. Dedim ki geç ekran başına, başla yazmaya, gerisi gelir nasıl olsa..

Astrolojiye oldum olası ilgi duydum. Yakın çevremdekilerin bir şekilde doğum günlerini, burçlarını bildim, sordum, öğrendim. Bazen neye yaradığını pek bilmedim, bazen bir yerlere değdirdim. Dünya dışındakilerin de hep doğal olarak çekim alanına girdim. Belki bu yüzden çocukken Battlestar Galactica, Star Trek, Uzay 1999 gibi dizilerden kendimi alamaz, vazgeçemezdim. Barbie’lerle oynamazdım, Apollo’culuk ve Starbuck’cılık oynardım. Çoğunluğun kahramanı Apollo’ya karşın ben hep Starbuck’tım, bu uğurda Apollo’cuların hayallerini yıktım.

Astrolojik ilgimi derinleştirme kararıyla almaya başladığım eğitim, rüyalarımın seyrini değiştirdi. Birden kendimi, çocukluğumda beni çeken karanlık, gizemli, bilinmezlerle dolu uzayda buldum. Bir yandan bildik, tanıdık; bir yandan soğuk, uzak. Hem heyecan verici, iştah kabartıcı; hem sıkıntı verici, korkutucu. Heyecan verici çünkü bambaşka, farklı –extraterresterial. Sıkıntı verici çünkü aykırı, bildiğin uzaylı –alien!

Hevesle öğrenmek istediğim, merak ettiğim, yepyeni güneşimi galiba keşfettim. Belki de bu yüzden güneşin ifadesinde kesildim. Yeni güneşimin etrafında pır dönüyorum, bu yolculuk henüz nereye varacak bilemiyorum.

Bu arada rüyamdaki uzayın yazısını hatırlayamadım hala.

Yerine, içimdeki uzayın derinlikleri döküldü adeta.

Dünyadan uzaya.

Ben çıktım bir yola, sonu hayrola..