Stephan Micus – To The Evening Child

Bugün biraz meditatif bir ruh halindeyim. Belki dışarıda pıtır pıtır yağan kardan, belki kardan eve sığınmışlıktan, belki 1 haftadır kendimi okuma, yazmaya bıraktığımdan, içe döndüğümden. Hal böyle olunca ya sessiz köşene çekiliyorsun, çıt istemiyorsun, ya da bu ruh haline eşlik edebilecek tınılara tolere edebiliyorsun.

Stephan Micus’u keşfim geçen sene yogaya başlamamla oldu. Derslerin sonunda Savasana’da kaldığımız son dakikalarda, Yin Yoga’da pozda 5 dakika kalarak bedenin vasıtasıyla kendinle yüzleştiğin anlarda, bu parça içimden öyle birşeyleri yükseltip patlattı ki sadece yoga stüdyosunda kalmasın benimle eve gelsin, hayatıma girsin, gerektiğinde seyahat etsin istedim.

Stephan Micus Alman asıllı bir müzisyen. Asya ve Afrika kökenli çeşitli etnik enstrümanlarla müzik yapıyor, vokalleri kendi seslendiriyor ve tamamıyla uyduruk bir dilde şarkı söylüyor. Parçaları dinlendirici, belki hüzünlü ve çok derinden etki eden bir nitelikte. Kabul etmek gerek; her zaman oturup da dinlenebilecek cinsten bir müzik değil.

Birkaç sene evvel İstanbul’da konser vermiş. Yine gelir diye umuyorum.

Ve yogadan bana hediye Stephan Micus ve beni alıp başka diyarlara götüren To the Evening Child’la sizi başbaşa bırakıyorum.

Kova Değil Saka Burcu – Mu?

Dün Milliyet’teki yazısında Hakan Kırkoğlu Kova burcuna yeni bir tanım getirmiş:

Saka burcu.

‘Şaka değil, Saka’ diye de belirtmiş. (Haklı, ben de Twitter’da ilk okuduğumda bu nasıl bir şaka diye düşünmeden edemedim. Türkçe karakterden yoksun klavyeler sağolsun!)

Yazıyı görmediyseniz burdan ulaşabilirsiniz.

Zamanlama çok yerinde, şu anda Kova burcu zamanı. Ben de bir Kova’yım. Geçen hafta kendime armağan ettiğim Doğum Günü Hediyesi yazımdan anlamışsınızdır.

Saka Ocağı, Osmanlı döneminde Kapıkulu Askerleri’ne su ve içecek tedariğini sağlarmış. Bir nevi destek birim, ama bu destek hayati.

Kova, nam-ı diğer su taşıyıcı, Yunan ve Roma mitolojisinde su taşıyan veya döken bir adam olarak resmediliyor. Su, dünyaya hayat veriyor ve bunu aktardığı bilgilerle sağlıyor. Bir yandan oldukça rasyonel bir burç olup duygularla arası pek de rahat olmayan Kova’nın duygularla ilişkisini de yine bu su temsil ediyor. Burcu anlamak için de hem bu taşıyıcı insana hem de taşıdığına bakmak gerekir. Kova’nın Türkçedeki kullanımının bu anlamda eksik bir tabir olarak değerlendirilmesini yerinde buluyorum.
Aquarius

Çocukluktan gelen astroloji merakımla burcumu, artık kendi burcum olduğu için kişisel olarak mı yoksa objektif bir gözlükle dünyaya getirmeyi vaad ettiği köklü değişiklikten ve eşitlikten mi bilmiyorum, çok sever ve benimserdim. Bir de şu Türkçe isminin kabızlığı olmasaydı.

Kafamda idealize ettiğim, hatta her zaman kendimle de bağdaştırmadığım, başka bir kişilik olan Kova’yı, kelime anlamıyla telaffuz edilmesiyle birlikte yeşil ya da mavi plastik bir temizlik kovası olarak hayal ederdim. Ve tabi çok bozulurdum. Pis, basit, yer silmek için kullanılan, içinde kara sular olan bir kap.

Bir yandan bizim kültürümüzde pek (!) sevdiğim futbol geyiklerinde kovanın, gol yiyen kaleci, sürekli yenilen takım vs için bolca ve horgörüyle kullanılması da kılıma giderdi.

Dolayısıyla hemen yabancı dillerdeki karşılıklarına dönerdim.

Aquarius.

Waterbearer.

Verseau.

Ve bunlara bayılırdım. Hem fonetik olarak hem imgelem olarak.

Saka Ocağı’ndan haberdar değildim. Görevleri ve varlık sebepleri itibarıyla bizim dilimizde Kova’yı ifade etmek için gayet uygun olduklarını görüyorum. Ve tabi kova mısın birader geyiğinden kurtulma ihtimaline bile memnunum, bırakın burcun doğru ifade edilmesini, ama içim tam rahat değil.

Neden?

Çünkü aklım saka kuşuna gidiyor!

Yine de isminin bile sorgulanıyor olmasını umut verici buluyorum.

Kova’nın doğasında bu var işte.

Düzeni değiştirme, varolan otoriteye karşı gelme.

Kendi ismini bile değiştirmeye çalışıyor, daha kovadar ne olsun?

Here’s to the Waterbearers from Hair – Age of Aquarius!

Jamie Cullum – Don’t Stop the Music

Geçtiğimiz İstanbul Caz Festivali’nin en iyi konseri bence tartışmasız Jamie Cullum’ın Santral KıyıAmfi’de verdiğiydi.

Muhteşem bir canlı performans, inanılmaz bir karizma, yediden yetmişe bütün genç kızları ve kadınları kendinden geçiren bir cazibe..Evet evet, bu mini mi minicik, incecik, gencecik adamın sahnede nasıl devleştiğine ve kademe kademe, hare hare nasıl bir elektrik yaydığına ancak o konseri izleyenler tanık oldu. Hatta sadece kadınlar değil, erkekler de..

O gecenin anısına, bir cover parçası nasıl bambaşka hale getirilir ve hafif bıyık altından tiye alınarak yakarılır, işte ispatı.

Herhalükarda sonuca bayılıyorum ve pls don’t stop the music diyorum!

The ‘Cape’abilities of Africa – Vol I

Hey there!

It’s been a while that I wrote about Africa.

Yesterday I ran into a travel program on TV showing some golf tourism and safari in South Africa, and suddenly it hit me. I missed it over there, so why not continue writing about the second chapter?

If you need to remember where we were, check here.

Day 8 – continued

Welcome back to Part II of our journey: The ‘Cape’abilities of Africa.

Having finished the north-eastern part down to Durban, we flew to Cape Town to continue the ride.

First feel about the city as we took our heads out from the airport:

Very mediterranean-like, being a city by the ocean (and the region actually by 2 oceans!), beautiful sunshine and bright blue sky. The weather’s just great but there’s a really strong wind.

We settled to our hotel in the city center very close to Long Street and took a walk there. The streets are kind of deserted, not much people walking, not many cars around though it was around 7 or 8 pm but the restaurants, cafes, bars are crowded. The space and stillness due to lack of people and traffic is kind of creepy but there’s nothing wrong about safety or anything. We were just suggested to take main roads and not to enter any dark in-between streets -well, that’s what we do most of the time in any crowded, cosmopolitan city in the world.

We ended up going to Mama Africa to grab a bite on Long Street where they serve local food with game menus along with live African music. It was too touristy for us, but we weren’t surprised because we had heard this place from many friends who had been to Cape Town. Nevertheless, the food, the atmosphere and the service was OK. We were seated right away, the service was fast, the drinks were mouthful. Pas mal du tout!

On our way back to the hotel, we were approached by some locals that asked for money saying they’re broke, unemployed, needed help. We live in Istanbul and are used to this system. We just kept on walking. The peculiar thing was the only people on the streets were the bodyguards of the venues and these approachers.

Day 9

Good morning Table Mountain!

We couldn’t say hello to you yesterday as you were covered in fog and clouds, but today you rise right across our hotel window with pride. We can’t wait to climb up to your top!

It is said that if there’s good weather and not too much wind, head up to Table Mountain right away as you never know when and how fast the weather will change. If you’re caught up to high winds there, you should head to the cable immediately to climb down as they have to close the mountain!

We had a long day ahead of us, so didn’t lose time and headed right to the entrance. Being a popular tourist attraction there was a long cue for the cable. We waited for 1.5 hours. Gosh! We eventually changed the mountain’s name to ‘Cable Mountain’ between ourselves.


The view from up above is amazing. It is a long, very steep way up, about 1100 m high.

Having a flat top, it’s really a vast area, a very-well protected, big national park with interesting, beautiful flowers, birds, animals. You get to see the whole city, the Atlantic Ocean, Robben Island, the Lion’s head and others. We spent around an hour there, just walking, gazing around and taking some pics.

Cape Town city center is quite crowded during daytime. The residential areas, buildings, houses seem quite new and neat, the environment green.

We drove by Muizenberg where there’s the famous colorful cabins and stopped by at Fish Hoek. This is a fisher village with fine white sand by wavy turquoise ocean. We had lunch at The Gallery on the shore -a big shrimp and calamari plate with beer. Yummy!

We then headed to Boulders beach where we met the funny penguins which look like cartoon characters.

Please.

Look at their feet.

Don’t you feel like puddling with them?

And they have much more fur than I had imagined. They turn towards the sunset and sleep on their feet. Quite funny.

And last stop for the day: Cape of Good Hope National Park.

There was just 1 hour to the sunset so we had to rush rush rush. The cable to Cape Point was closed so we ran up the hill which was 1.5 km long. Fiyuw! The baboons accompanied us with their cubs on their backs. They are not the most beautiful animals on the planet, that’s for sure, but their pink buts and the way their carry their cubs were a real sight.

Cape Point was just breathtaking. We just didn’t want to leave. My husband felt like praying, I felt like meditating. And so we did. One of the reasons was since we were late and there was just no one around, the whole park was all to us. We were alone and felt very spiritual. (We arrived there around 5.30 pm and had to exit the park at 7.00 pm.)

We climbed back down and drove to Cape of Good Hope. I think I lost myself here. The white stones and rocks, the waves beating against them, the smell of iodine and the silence. Some breath meditation, some stretching and just staying still. I felt refreshed, renewed.

At night we had dinner in City Grill at V&A Waterfront.

But wait!

I have to tell you that we were almost returning to the hotel all starved.

It was around 10.00 pm only and almost all the restaurants had closed their kitchens. We were shocked! We had a great day but were so tired and hungry. Definitely needed a glass of good wine and some proteins.

The waiter in charge at City Grill took us in but was a kind of stuck up guy. At least at first. We didn’t fancy the approach but didn’t have much of a choice really. We then had a chat with him about wine and coffee, he came to his senses! He served us a tasty rare sirloin along with the best Shiraz we had so far since we arrived to South Africa. And I have captured it just for you.

Oh wow, what a long long and fulfilling day this has been.

TBC.

Doğum Günü Hediyesi

Ortaokul yıllarındayken gözüme uzak gelen bir 2000 senesi.

Yeni bir asra geçiş zamanı.

İki sıfır sıfır sıfır.

Rakamsal olarak bile garip.

Fazla yuvarlak ve düz.

Belki de füturistik.

Bu yeni asıra ulaştığımızda kaç yaşında olacağımı düşünüp ne yapıyor olacağımı hayal ederdim.

Hayal şu:

Bir iş kadını.

Uzun hardal sarısı bir palto giyiyor, kruvaze, büyük düğmeli.

Ayağında kahverengi topuklu ayakkabılar.

Elinde deri, saplı, cepli, dilli tokalı yine kahverengi bir evrak çantası.

Saçlar uzun, dalgalı, salınmış.

Kendisi bir spotla aydınlatılmış sanki.

Aşağıdan yukarı doğru bakıyoruz.

Kamera açısı bu.

Mekan Taksim AKM önü.

Sanki bir toplantıdan çıkmış da biriyle buluşacak.

İmaj bu ama ne yapacağıyla ilgili bir öngörü yok.

Hedef çalışmak, başarılı olmak ve bunu görüntüye de dört dörtlük yansıtmak.

Çocuksu öğrencilik hayalimde içerik önemli değil, kapağa konsantre olmuşum.

…..

Sene 2000.

Bendeniz yolun başında bir reklamcı.

Saçlar uzun, yele.

Aynen bu tarife uygun paltom, ayakkabılarım var.

Deri çanta yerine elimde genelde kocaman kreatif sunum çantası.

Toplantıdan toplantıya, sunuma, müşteriye koşuyorum.

Yalnız düşündüğüm aşağıdan yukarıya doğru baktığımız yüceltilmiş imgelem yerine biraz yerlerde sürünüyorum.

Sabahlara kadar ajansta, renk ayrımcıda, matbaada, gazete matbaasında, prodüksiyon şirketinde, dublaj stüdyosunda yatıp kalkıyorum.

Reklam dünyasından haberdar olmayan arkadaşlarım nasıl olup da şu renkleri bir türlü ayıramadığımı anlayamıyorlar!

Yine de memnunum.

Çalışıyorum, düşünüyorum, üretiyorum, en önemlisi öğreniyorum.

Her gün öğreniyorum.

…..

10 sene geçiyor.

Mutluyum, olmak istediğim yere geldiğimi biliyorum.

Vardığım için mi heyecanımı kaybediyorum yoksa vardığım yerin hayalimden farklı olduğu için mi, sorgulamaya başlıyorum.

Sanırım her iki şıkkı da işaretliyorum ve kafamdaki imgelemi yenilemeye çalışıyorum.

Bildiğim çarkın içinde dönerken bunu pek de beceremiyorum.

Başkasını düşünemiyorum.

Sonraki bir sene kendi iç denizimde çırpınıp duruyorum.

İş dışındaki görsel imgemden korkup kaçıyorum.

…..

Bir gün küt diye işi gücü bırakıyorum.

Arkasını düşünmüyorum.

Bu sefer düşünme bakalım, hayatın sana sunacaklarına açık ol, neler olacak gör bak diyorum.

Coffee çıkageliyor, doğum günü hediyesi oluyor.

Onunla birlikte kafamda yeni bir tipoloji oluşturmaya başlıyorum.

Ama görüntünün önünde sis perdesi var, tam ayırt edemiyorum.

Zaman içinde kendimi yoga ve astrolojinin ekseninde buluyorum.

Görüntüyü biraz daha netleştiriyorum, hala bir auto-focus’a ihtiyaç var diyorum.

Rüyalarıma sürekli ikinci bir köpek giriyor.

Pat Gandalf bize geliyor.

Evet, yine duramadım, çağırdım diye düşünüyorum.

E madem çağırmadan duramıyorsun, başka başka diye soruyorum.

Solunmamış havalar

Yüzülmemiş sular

Çıkılmamış dağlar

Koşulmamış ovalar

Yenmemiş yemekler

İçilmemiş şaraplar

Toplanmamış mantarlar

Okunmamış kitaplar

Yazılmamış yazılar

Dinlenmemiş müzikler

Denenmemiş hobiler

Tanışılmamış çocuklar

Okşanmamış hayvanlar

Yaşanmamış hayatlar

Yaş kırka çok yaklaşırken, yap-işlet-devret modeli’nden ara-bul-yaşa modeline geçiyorum.

Bu sene kendime doğum günümde bunu armağan ediyorum.