1984

Bu başlığı attım atmasına da beni buraya getirenleri nasıl toparlayacağım bakalım. Atla deve değil, beklentiniz yükselmesin hemen. Önce Murakami, sonra Orwell ve sonunda Muse.

Hayatımda okuduğum en uzun ve kalın kitap Ayn Rand’in üç ciltlik Atlas Vazgeçti’siydi. Okuyalı altı yedi sene oluyor sanırım. Açılışı bu kitabın prelüdü sayılan Hayatın Kaynağı ile yapmış, kendimden geçmiş, arkasından Atlas Vazgeçti’yle sürüklendikçe sürüklenmiş, kitabı bitirdikten sonra arkasına ne koyacağımı bilememiştim. Bir müddet okumadan boş boş dolandım ortalıkta. Gerçeklik hissimi kaybettim. Öyle bir etki bırakmıştı. Bir yandan da bu üç cilti nasıl anlamadan ve çok da uzatmadan, bölünmeden okuduğuma şaşırmıştım. İşimin en yoğun dönemine girdiğim, büyük bir mücadele ve rekabetle çalıştığım, tam da yükselmekte olduğum bir zamanda bu kitaplardaki başkaldırı, cesaret, azim beni bambaşka diyarlara götürmüş, içimdeki öfkeyle birlikte hayranlığı perçinlemişti. Şimdi okusam aynı etkiyi verir mi bilmiyorum. Ben hala ben işte. Etkilendiğim şeyler hala oldukça zihinsel, ideolojik, ilhamlara yönelik. Yine de bu kendini kaybetme derecesinde etkilenme hali o döneme, o yaşa, ‘yapmaya’, ‘başarmaya’ odaklı mizaca ait. Fark bu.

Bir iki hafta bir evvel arkadaş toplantısında son dönemde okuduğumuz kitapları, yazarları tartışırken konu Haruki Murakami’ye geldi. Fikrine değer verdiklerimden okuyup çok etkilenenler olduğunu gördüm. Hem fantastik hem kurgu hem felsefi diye anlatıldıkça benim ağzımın suları aktı, beynimin sinirleri karıncalandı. Özellikle önerilen Haşlanmış Harikalar Diyarı ve Dünyanın Sonu’nu almaya karar verdim. İlk fırsatta yoga çıkışı uğradığım Remzi Kitabevi’ne daldım. Ortadaki tezgahların üstünde dizili kitaplara göz atmaya başladığımda Murakami’nin son kitabını gördüm. 1Q84. Nedense o açık yeşil kapak, köşeli font ve tipografi içimde birşeyleri gıdıkladı. Bakmak için elimi atmamla dehşete düştüm. Resmen dehşete düştüm! İki Redhouse kadar kalın, sıvama ciltli, kendinden ipli, bir nevi ansiklopedi. Sayfa sayısı yaklaşık 1250! Of. Otomatik olarak Ayn Rand ve Atlas Vazgeçti’ye ışınlandım. O zaman da bir gözümde büyümüştü sanki o ciltler, ama büyük bir iştahla alıp aynı iştahla okuyup bitirdiğimi hatırlıyorum. Bunun da hemen tanıtımını okudum. O beyin sinirlerindeki karıncalanmalar geri geldi. Yok yok, ben bunu bırakamayacağım, kesin okuyacağım dedim. Ne kadar sürer ya da sürer mi sürmez mi, artık işi yukarıya havale et, devam et diyerek bir kolumun altına Murakami ansiklopedimi, diğer kolumun altına diğer Murakami, bir Sabahattin Ali, bir de Yaşar Kemal sıkıştırıp çıktım kitapçıdan.

1984

Bu kadar kalın bir kitaba bakıp ön ve arka kapağını okumakla geçirdim biraz vaktimi. Hani diğerlerini mi öne alsam falan diye kıvrandım çünkü başladım mı bu beni kapatacak bir süre biliyorum. Ben öyle aynı anda birkaç kitabı okuyabilenlerden değilim. Konsantre olup kendimi vermek, tek birşeye odaklanmayı seviyorum. Sabit burcum ne de olsa. Başladım mı birine, sardıysa, süreklilik içinde devam ediyorum.

Sonunda hadi bismillah deyip başladım okumaya. Aomame ve Tengo’yla tanıştım. Tiplemeler, anlatım, hiç gitmediğim ve çook görmek istediğim Japon diyarları kafamda canlanıp renklenmeye, boyut kazanmaya başladı. Girişle hikaye bende bazı ampuller yaktı, iliklerimi doldurdu, benliğimi sardı. Ayn Rand ve Atlas Vazgeçti sonrası benzer etki sunacak bir yazar ve kitap okuyorum hissiyatı ve hayaline girdim. Hayalle gerçek birbiriyle örtüşecek mi romanın sonunda göreceğiz. Okumamın daha hızlı gidememesinin en büyük rakibi işte bu ekran, blog, teknolojiyle alakalı bağımlılıklarım. Yolculuk halen heyecanla devam ediyor. Bakalım.

Kitabın etrafında bugün biraz internette arama tarama yaparken gördüm ki 1Q84 ismi aslında Japonca bir söz oyunundan ibaret. Q harfinin ve 9 rakamının okunuşları benzer şekilde olup roman aslında George Orwell’in 1984’üne gönderme yapıyor. Kült roman 1984’ün gerçekliği yazıldığı yıllarda garip gelse de şu anda yaşadığımız düzenin birebir yansıması değil mi? Bu aydınlanmayla içimde bir ayaklanma oldu yine. Ya işte. Ayn Rand’den bugüne o rekabet, mücadele artık beni yoruyor, ben bunu istemiyorum artık canım desem de yalan söylüyorum kendi kendime. Hey Big brother, benim derdim seninle.

İşte bütün bunları düşünürken TV’de neden olduğunu bilmediğim BBC kanalı açıktı karşımda. Muse konserine rastladım. Konser açılışı Uprising’le geldi. Bu parçayı ne kadar az dinleyip ne kadar içten sevdiğimi farkettim. İçimde garip notalara basıyordu, sanki bazı yaşanmışlıklara, bazı tortulara. Ve tabii ismindeki başkaldırıyı farkedip hemen sözlerini dinleme, klibine bakma ihtiyacı hissettim. Yanan ampüller, çakan şimşekler, birleşen parçalar. Bilemiyorum, belki de bugün her şeye fazla anlam yüklüyorum. Astrolojide döngülerden bahsediyoruz hep. Birbirini tamamlayan olaylar ve bunların üstümüzdeki etkilerinden. Ben Murakami, Orwell, 1984 diye düşünürken birden Muse’un 2009’dan kucağıma düşen bu parçası, sözleri ve klibi bana ne diyor acaba, düşünmeden edemedim. Sözlerden bir iki kuple.

Interchanging mind control,
Come let the revolution take its toll,
If you could flick a switch and open your third eye,
You’d see that
We should never be afraid to die

İşte size başlığı 1984, içeriği 2012 olan bir derleme.

İlhamım Muse’dan ya da belki Uranüs’ten.

Yol arkadaşlarım Japon ülkesinden ve bizim evrenden.

Seyahatim boyunca bana eşlik etmek isterseniz eğer,

Mindmills Turizm size şimdiden iyi yolculuklar diler.

Kızlarından Babalarına – İmza:Kızın

Bir gün babanıza bir sayfa mektup yazmanız gerekse, içinizden neler dökülür hiç düşündünüz mü? Ona neler demek istersiniz? Sansürsüz, içten, gerçek, olduğu gibi. Noktasına virgülüne müdahale etmeden, nasıl akıyorsa öyle.

Ben geçtiğimiz bahar böyle bir fırsat yakaladım. Heyecan verici bir projeye dahil oldum.

İmza : Kızın.

Basın Bülteni’nden alıntılıyorum:

114 kadın bu kitapta buluştu..

Bir zamanlar babalarının küçük kızları olan üç kadın ‘Hadi’ dedi ve çeşitli yaşlardan, farklı kesimlerden, ayrı görüşlerden, içlerinde tanınmış isimlerin ya da tanınmış babaların kızlarının da olduğu yüzden fazla kadın kağıdı kalemi eline alıp yaşamlarındaki ilk erkeğe, babalarına yazdıkları bir sayfa mektupla onların kendileri için ne kadar önemli olduğunu tüm yalınlığıyla ortaya koydular. Kimi ‘babam keşke hayatta olsaydı,’ diye iç geçirirken kimi ‘zamanında keşke yan yana dururken daha fazla anlatıp birbirimizi dinleyebilseydik,’ diyordu. Bu hayata hazırlanırken babası kimine güçlü bir dayanak olmuştu, kimisi içinse babası hatırlanması bile sonsuz acılar veren, en ufak tereddüt duymaksızın küçük kızını terk edip gitmiş bir adamdı.

Geliri 21.Yüzyıl Eğitim ve Kültür Vakfı (YEKÜV) kanalıyla, çocukların eğitimi için bağışlanacak olan bu kitap, belki de daha önce ortaya konmamış “nasıl bir kız babası” olunacağının bir kılavuzu niteliğinde.

Projeyi duyar duymaz atladım. Kardeşimi de ayarttım. Proje sahiplerinin duyuruyu yaptıkları günden çok kısa bir süre sonra yazımı bitirip yolladım. Bu süreç içinde şahsen tanımadığım, blogcular dünyasından takip ederek aşina olduğum ahbaplıklarım olmaya başladı. Ve tabi projeyle ilgili çeşitli yazışma çizişmeler.

Benim için ilginç kısımlarından biri projenin başlangıç döneminin benim astroloji eğitimimin de başına denk gelmesiydi. Astroloji merakım ve heyecanımı proje sahiplerine bir şekilde geçirmişim ki İmza: Kızın’ın doğum haritasına şöyle bir göz atmamı istediler! Şimdi kelimesi kelimesine ne dediğimi hatırlamıyorum, ama oldukça olumlu bir enerji akımı oldu. Sorulu cevaplı, bol gülen suratlı, kahkahalı yazışmalar yapıp karşılıklı gaza geldik. Sıkı sıkıya sarıldıkları projelerine inanmalarına benim de bir nebze katkım olduysa ne mutlu bana. Zira ben onlardan aldığım yorumlarla yeni merakıma daha fazla sarıldım.

İşte böyle bir başlangıç, aylar süren çaba ve bekleyiş sonrası haber geldi ki kitaplar basılmış!

Vayvayvay! İşte bir hayalin gerçekleştiği an sayın seyirciler.

Proje sahipleri ellerinde tuttukları somut ürünün müjdesiyle biz yazarlara güzel haberleri iletirken bendenize babama vereceğim kitabın heyecanla karışık stresi basmaya başladı. Dönüp yazımı tekrar okudum. Tabi ki beğenmedim! Of.

Bu arada babamın bu durumdan henüz haberi yok. Sürpriz! Siz sevgili okuyucular, güzel güzel bu haberi okuyup eşe dosta duyurun, ama babama söyleme hakkını bana bırakın olur mu? Sürprizi kaçmasın.

Evet efendim, şimdi teşekkürler kısmı.

Öncelikle burdan Selgin GB‘ye teşekkür. Kendisini şahsen tanımasam da blogunu takip etmem sayesinde projeden haberdar oldum ve heyecan duydum. Bana yazılarıyla bu gazı veren kendisidir. Bilsin, bilinsin. Ve tabi bu projedeki yoldaşları Esra ve Banu‘ya da teşekkür. Ortak proje, ekip işi, dayanışma örneği. Hepinizin eline sağlık. İyi ki böyle birşey yaptınız!

Şimdi de haberler.

Kitapların satışı İdefix’te başladı. Kitabevlerinde ise Tüyap Kitap Fuarı sonrası yerini alacak. Burdan anlayabileceğiniz gibi kitap fuarda da okuyucularını bekliyor olacak. Bense kendi özel kopyamın yolunu postayla gözlüyor olacağım.

Reklam kuşağına geçersek;

Idefix’ten online sipariş vermek isteyenler buraya.

17-25 Kasım arasındaki Tüyap Kitap Fuarı’nda kitapla ve yaratıcılarıyla tanışmak isteyenler 24 Kasım’da saat 14:00-17:00 arası Yitik Ülke Standı’na (2. SALON 603 C).

WordPress kullanıcıları ve blog takipçileri, buraya.

Twitter ve Facebook kullanıcıları buraya.

…..

Dayanamadım, kendi yazıma dönüp tekrar tekrar baktım da, bugün yazsam bambaşka şeyler dökülürdü içimden valla. Sonra düşününce anladım ki, insan babasına belki de her gün başka mektup yazar, yazar yazmaz bir daha yazar, yaza yaza hayat yazar, yazar çizer siler başa döner.

Sevgili Babiş,

İyi ki varsın, iyi ki babamsın.

İmza: Büyük Kızın

Yazıcı-yım, Yazı-yorum

¨…Yazarın asıl amacı yazdığı şey değildir. Asıl amacı yazmaktır. Yazmak, yani insanın, gerekirse, edebi birikim yapmak üzere dünyadan ve kendisinden uzaklaşması. Ele alınan ‘konu’ sorunu ancak ikinci planda gelir. Konu, metin üretiminin zorunlu, zorunlu olarak olağan koşuludur. Yazmaya izin verdiği sürece, hangi konu olursa olsun iyidir. 1946’ya kadar altı yıl boyunca bir ‘günlük’ tutuyordum. Kaygıdan kurtulmak için yazmaktaydım. Ne olursa olsun. Bir yazıcıydım…¨

André Gorz, Son Mektup, s. 29

Bu kitabı okuduğumdan beri ‘evreka’ der gibi bu paragraf üstüne düşünüyorum. Yazmak. Yazıcı olmak. Yazarken konuyu akabinde getirmek.

Ortaokul yıllarında günlük tutardım. Gün be gün, tarihli takvimli, duygulu bunalımlı, ‘teenage love’lı, onu yaptım bunu ettimli, isimli cisimli. Evet evet, günlüğümün ismi vardı: Daisy. Sevgili Daisy diye başlardım, sanki bir kız arkadaşıma sırlarımı açarmışım gibi.

Niye Daisy?

Babamın rehberlik dönemlerinden tanıdığı Belçikalı bir Daisy vardı. Kardeşim ve ben ona Daisy Abla derdik. Daisy Abla ara ara Türkiye’ye bizi ziyarete gelir, bana, anneme, kardeşime hediyeler getirirdi. Küçükken tabi yabancı dil yok, nasıl anlaşırdık pek hatırlamıyorum. Belki o çat pat üç kelime Türkçe, ben aynı şekilde how are you, ne var you tadında İngilizceyle. Sonra ortaokul döneminde İngilizcenin hayatıma girmesiyle ona mektup yazdım bir iki kere. Uzaktaki hayali bir ablaya. Çok az gördük kendisini sonra, ama benim günlük, şimdi düşününce, adını ondan almıştı galiba.

Günlük tutmak dışında mektup da yazardım ara ara. Mektup yazmayı da severdim günlük tutmak kadar. O zaman ne Facebook var ne internet. Bir IYS (International Youth Service) mektup arkadaşı sistemi vardı bizi dünyadaki diğer çocuklara ‘canlı’ olarak bağlayan. Bir form üstünden hangi ülkeden, kaç yaşlarında, kız mı erkek mi ‘penpal‘ istediğimizi işaretler başvururduk. Sonra bize bir adres ve isim gelirdi. Başlardık yazışmaya.

  • Selam. Ben Lesliyan. İstanbul, Türkiye’de yaşıyorum, ortaokulda ingilizce okuyorum. Sporu, müziği, hareketi çok seviyorum. Bak, resmim de bu. Sen kimsin, neler yapıyorsun? Hadi sen de kendinden bahset. Görüşürüz.

Her zaman düzenli ve süreklilik içinde gelişmezdi bu mektup arkadaşlığı. Ama bir cevap gelsin! Yazışmalar, fotoğraf değiş tokuşları, kızsal durumlar dökülürdü ortaya. Galiba hiç erkek mektup arkadaşım olmadı. İstemediğimden değil, öyle denk gelmişti. Ben de kız mektup arkadaşlarında bir şekilde günlüğümdeki sırdaşlığı buluyordum belki.

Şimdi düşününce, yazmayı ve yazışmayı daha o zamandan seviyordum işte. Mektup yazmada bir alışveriş durumu vardı, evet, ama salt yazmaya, anlatmaya ve dünyanın bir ucundaki bir başkasıyla paylaşmaya o zamandan istekliydim, bunun yolunu gözlüyordum. Günlük tarafı daha kendime dönüktü tabi. Kendime (ya da hayali Daisy’ye) yazıyordum, okunmasın diye çekmeceme, kitapların arasına bir yerlere saklıyordum. Saklıyordum saklamasına da sonra cinfikirli, kurnaz kardeşim yerinden bulup çıkarıp okuyordu. Olur olmadık yerde de ‘aaa, ben biliyorum sen Ahmet’i seviyorsun’ filan gibi patlatmalarla kanı beynime sıçratıyordu ya, neyse!!! Ben ergendim, o da çocuk. İtişiyorduk, ama intikamım çok acılı olmuyordu. Hem yazmamı da engellemiyordu. Yazmaya ve günlüğü aynı yere koymaya devam ediyordum. Gidip gelen IYS mektuplarını da.

Bundan yıllar sonra yetişkin yaşımda pek günlük tutmadım. Annemlere gittiğimde üniversite yıllarında not aldığım bugün şunlarla buluştum, şuraya gittim, şunu seyrettim ajandamı buldum, o kadar. Onu bile unutmuşum. Öncelikler değişmiş, iş güç hedefler önceliğe geçmiş, yazmaya çizmeye yer kalmamış, müşteri-ajans yazışmaları, iletişim briefleri, toplantı notları dışında.

İşi bıraktıktan sonra birden ve öyle durup dururken yine o yazma isteği köpürdü içimde. İçerik değildi aklımdan geçen, sadece yazmak ve boşaltmaktı kafamdakileri. Bunu önce bir tuvalet günlüğü diye niteledim, aklıma gelenleri önümdeki bir deftere karaladım. Bir ay nerdeyse her gün yazdım, sonra üç ay hiç yazmadım. O aralar blog yazma fikrine yanaştım, fikirle birlikte çalkalandım. Bu kadar kişisel yazmaya değer veren ve elinden öyle gelen ben, birebir, teke tek yazılar devrinden birden tümevarım stratejisine mi geçecektim hepten? Ayayay, durdurdur, içim kasıldı şimdi birden. Üç yazı girmemle kurudu benim blog maceresı dibinden. Zaman aldı yazma enerjisini bulup cesareti toplama, kendini hepten ve bu sefer gerçekten ortaya koyma düzenine geçmem gerçekten. O gün bugündür yazıyorum, bazen konulu bazen konusuz, ‘yazıcı-lık’ sevgimi süreklilik içinde idame ettiriyorum.

Bu yazıya başlarken aklımda ne günlüklerim ne mektuplarım ne Daisy Abla vardı. Sadece Andre Gorz’un Son Mektup’undan yukarıdaki alıntı. Belki de Daisy Abla ve şimdi aklıma gelen mektup arkadaşlarım Amerikalı Jennifer ve adını hatırlayamadığım İtalyan-Avustralyalı beni andı.

İçimdeki yazıcıyı bana tekrar hatırlattığı için bu kitaba, sonra da bu kitabı bana kazandıran 250 Gr Kitap kurucusu mamanuuba‘ya teşekkürlerimi burdan iletirim.

Ve derim ki,

Yazıcı-yım, yazı-yorum.

Kitap, Kadın, Memleket

Ta kışın 250 Gr Kitap kulübümüzden bahsetmiştim. Üstünden zaman geçti, kitapları seçip okumaya, Facebook grubumuzda yazışmaya devam ettik, ama kalabalık ve çok gündemli hayatlarımızda bir daha bir araya gelip okuduklarımızı tartışamadık. Bugüne kadar.

Bugün şeytanın bacağını kırdık. Az ve öz (iki kişilik) bir toplaşma oldu, ama oldu ya, gam yemeyiz! Konu kitaplara gelinceye dek memleket meseleleri, toplumsal gözlemlerimiz, kişisel gelişim, astroloji, biraz saç baş ve kadınsal konular, biraz çoluk çocuk ve köpeksel durumlar gibi daldan dala atladık, her şeyi şöyle bir tarayıp masaya yatırdık.

Baktık konu konuyu açıyor ve konuşacak üç kitap var, ‘önümüzdeki maçlara bakalım’ diyerek kitap dışı sohbeti bir kenara bıraktık, sondan başa doğru kitap muhabbetine daldık. Neler mi okumuştuk?

Andre Gide – Kadınlar Okulu

Stefan Zweig – Clarissa

Anais Nin – Aşk Evindeki Casus

Tersten gitme yöntem olunca Anais Nin Aşk Evindeki Casus’la başladık. Sabina, evli ve fakat kocasını sayısız erkekle aldatan bir kadın. Kendini tamamlayacak bir erkek yerine aradığı özellikleri farklı adamlarda bulan, onlarla bukalemun gibi başka kadın rollerine bürünen bir karakter. Her aldatış sonrası suçlulukla geri döndüğü, sığındığı liman ise kocası Alan. Alan belki de hayatındaki baba figürü, dolayısıyla onun vazgeçilmezi, ‘onsuz yapılmaz’ı. Sabina odipal kompleksi olan bir kadının kendi başına varolamayıp kendini farklı erkeklerle bütünlemesi, ifade etmesinin bir örneği.

Bu kitaba girmekte başta zorlandım. Her okuduğum sayfayı iki sayfa geri dönüp tekrar tekrar okuma ihtiyacı hissettim. Girdikten sonra da lıkır lıkır içtim. Sonundaki metaforik bitişle yine bir gelgit dalgasından geçtim. Sabina’nın vicdanıyla yüzleşmesiyle ben de ruhumu kitapla teslim ettim.

Andre Gide Kadınlar Okulu’nda 1920’lere döndük. Eveline, kocası Robert ve kızları Genevieve’in penceresinden o döneme, o dönemin kadına, insanlara, ilişkilere, evliliğe, topluma bakış açılarını gözlemledik. Kadının temiz, saf, işlenmemiş, (hem fiziksel hem zihinsel olarak) el değmemiş halinin makbul olduğu, ötesinin düşünülmediği ve yadırgandığı bir zihniyetin egemen olduğu bir dönem. Eveline cahil bir saflıkla Robert’le evlenir, onu gözünde büyütür. Zaman içinde kendini geliştirir, kocasının yavan ve yabanlığı karşısında hayrete düşer. Robert’se başladığı noktadadır ve onun için Eveline’in değişimi beklenmedik bir tokat gibidir. O da bu değişimi yadırgar ve hazmedemez. İstemez de. Kızları Genevieve ise annesinin gelişmiş halinin bir uzantısıyken, döneminin ötesinde bir genç kız olur. Hatta bu cinsel tercihine bile yansır.

Hikayeyi üç ayrı karakterin ağzından, üç ayrı bölüm halinde, günlük şeklinde tutulan mektuplar olarak okuruz. Annenin kızına (kişisel gelişimi anlamında) sahip çıkması, kocasını onun gözünde kollaması, bir yandan kızın gerçeğin tüm çıplaklığıyla farkında olması, kocanın/babanınsa kibir dolu, yüksek egolu, şovenist dünyasında ‘dünyadan’ haberi olmaması ve karısını, kızını hor görmesi benim için çarpıcı ve bugünün dünyasında da geçerli olan tespitlerdi.

Stefan Zweig Clarissa’daysa Birinci Dünya Savaşı dönemine gittik. Baş karakterimiz Clarissa güçlü, otoriter, sorumluluk sahibi, asker bir babanın kızı. Babanın çocuklarıyla ilişkisiyle işiyle ilişkisi bir. Sorumluluklar, yapılacaklar, ödevler. Çocuklara geçen hayat görüşü ve hayata tutunma şekli de bu. Sorumluluklar, yapılacaklar, ödevler. Bu yüzden Clarissa için okumak, çalışmak, hizmet etmek, işe yaramak önemli. Babadan kıza geçen bu. Aşık olduğu adamdan hamile kaldığında ve tam bu sırada savaş patlayıp sevgilisi birden düşman tarafından birisi durumuna düştüğünde, Clarissa’nın en büyük travması babasına bunu nasıl açıklayacağı. Babasını rencide etmemek için, onun bunu kesinlikle kaldıramayacağını düşünerek karnındaki çocuktan vazgeçme raddesine gelecek kadar sorumluluk ve görev bilincinde. O kadar duygu alanı yok. Oldukça acıklı. Aynı babanın çocuklarıyla ilişkisinde, iletişimindeki gibi. İşiyle ilgili tatsız durumu çocuklarına açıklamak ve anlatmak yerine onları karşısına oturtup yazdığı bir nevi bildiriyi onlara okuyor örneğin.

Uzun zamana yayılarak okuduğumuz bu üç kitapta beni en çok etkileyen kadınların rolleri oldu. Bunu Andre Maurois İklimler’i okurken de hissetmiştim. Kadının vasıfsız, bireylikten uzak, evlenmek, çocuk yapmak, anne olmak ve evi çekip çevirmek dışında meşgalesinin olmadığı, olur da kitap okuyarak, yabancı dil öğrenerek, belki sanatla, müzikle ilgilenerek kendini geliştirirse anca kafasının çalıştığı, iki kelam edebilecek hale gelebildiği dönemler. Çalışan kadın anca hizmet sektöründe, yani hemşire, hastabakıcı rolünde. O da savaş dönemlerinde. Haliyle. Bu kadın tiplemelerini okurken kaşıntılar bastı, içimdeki öfke kabardıkça kabardı. Ben kesinlikle bu dönemlerde yapamazdım, yaşayamazdım dedim. Tabi bugünden bakıp konuşmak kolay. O bağlam içinde kimbilir ne olurdum, neye karşı çıkardım, çıkmayı düşünebilir miydim, cevabını veremedim. Sonra da böyle dönemlerde yazan, çizen, düşünen, sivrilen kadın yazarları, sanatçıları düşündüm. Bir kere daha, bu sefer derinden, çok derinden hayranlık duydum.

Tüm bunları yazarken araya birkaç haber programı, birkaç memleket meselesi ve duruma isyan eden bir yazı girdi. Düşündüm. Şu anda da memlekette buraya doğru bir yöneliş yok mu ki dedim. Ürperdim. Hem de sadece kadın olarak değil, insan olarak düşünmesi, sorgulaması, karar vermesi istenmeyen, bireylikten uzaklaştırılan, güdülen, ‘siz hiç uğraşıp düşünmeyin, biz sizin için düşündük, karar verdik, yaptık, ahanda buyrun’ mantığında hareket eden bir düzen yok mu ki?

Dedim ya, bugün kitapları konuşmadan memleket meselelerine, toplumsal gözlemlere girdik diye. Ben orda kalmışım demek ki. Kitapları okurken (özellikle) kadın karakterlerin haritalarını düşündüm, çıkarımlarda bulundum. Bugünse Türkiye’nin haritasını konuştuk, konuştukça orda kaldık, hep de olumsuzlukları gördük galiba.

İşte kitapların (ve astrolojinin) gücü! Düşündürüyor, sorgulatıyor, sebep-sonuç ilişkisine götürüyor insanı. Dönemsel, dönemsiz, tarihsel, tarihsiz tespitler ve ilintilendirmelerle daha da boyutlanıyor.

Bugünün kıssadan hissesi ne derseniz; kitaplara, okuduğumuza, düşündüğümüze, konuştuğumuza, tartıştığımıza, düşünen bireyler olduğumuza, bunu dile getirdiğimize çok mutluyduk. Farklılıklarımızın farkında olarak, bunu kabul ederek, eşitliğin bunu getirdiğini bilerek. Sonraki adım olarak da şimdilik bir sonraki kitabımızı tespit etmekle yetindik. Zira bugün yoğun bir gündemi kısa zamana sıkıştırdık. Kitap, kadın, memleket dediğin, üç bilinmezli denklem. Tespit ve çözüm bende diyen, buyursun yapsın bize bir örneklem.

Hayat-Ölüm-Hayat

Bugün ne zamandır okunmamış kitaplar rafımda koca bir blok şeklinde durup bana bakan bir kitabı elime aldım.

Kurtlarla Koşan Kadınlar.

Clarissa P. Estes.

Bu kitabı bana ajanstan çok yakın bir arkadaşım hediye etmişti. Kitabın kalınlığını görünce hafiften ürkeceğimi tahmin etmiş olacak, ‘Bunu böyle roman okur gibi baştan sona okuman şart değil. Gidişat ağırsa içindeki mitolojik hikayelere bak. İçinden geliyorsa açıklamalarıyla devam et. Gelmiyorsa her eline aldığında bir hikaye oku. Zaten hikayenin özünü sen içinde bulursun’ demişti.

Geçen sene ara ara elime aldım, rastgele sayfaları açtım. Karşıma ne çıkarsa şöyle bir baktım, ama tam içine dalamadım. Baktım, iki hikayeye iki kitap ayracı koyup bırakmışım. Çirkin Ördek Yavrusu ve Fok Derisi, Ruh Derisi. Ayraçları çıkardım. Hiç okunmamış muamelesi yapıp baştan alırım dedim.


Biraz yönlendirmeyle biraz da içgüdüsel olarak bugün oturup İskelet Kadın’ı okudum. Bu sefer sadece hikayeyle sınırlı kalmayıp ‘Okuduğumuzu anladık mı?’ kısımlarına da girdim. Hikayenin bütün metaforlarını, psişe açıklamalarını yuttum. Okudukça hayatımdan anlar canlandı, astrolojik mitler belirdi, yogadan sesler tınladı.

Hikaye şöyle;

Bir nehrin derinlerinde İskelet Kadın sürüklenmektedir. Bir balıkçı büyük bir balık tutma beklentisiyle onu bilmeden avlayıp yukarı çeker. İskeleti görmesiyle korkudan terörize olur. Hemen kurtulmak ister. Küreklerine asılır, kıyıya çıkar, evine sığınır, dualar eder ama İskelet Kadın ağlara takılmış, evine kadar sürüklenmiştir. Adam kadını kendi evinde görmesiyle şefkate gelir. İskelet Kadın’daki oltaları temizler, onu kürklere sarar, sonra da uykuya dalar. İskelet Kadın çok susamıştır. Balıkçının gözünden gelen bir damla yaşı kana kana içer. Sonra adamın içine girer, güm güm atan kalbini eline alır, davul gibi çalar, şarkılar söyler. Kemikten vücudu etle dolar, kanlanır, saçlanır, canlanır. Adamın kalbini yerine koyar, içinden çıkar ve ona sokulup yatar. Sabah uyandıklarında ikisi bambaşka iki insandır, bir olmuşlardır.

…..

Önce bu kitapla ilgili metaforlara ve anlamlarına girmeyi düşünüyordum, sonra birden vazgeçip bana hissettirdiklerini yazmaya karar verdim. Yine de kısaca Hayat-Ölüm-Hayat döngüsüne değinmem lazım.

Hikaye sevgi ve hayaller için çıkılan bir avdan ve derin dönüşümden bahsediyor. Bu dönüşüm Hayat-Ölüm-Hayat döngüsü olarak nitelendiriliyor. Sevgiyi, aşkı bulduğumuz anda birşeyi öldürüyoruz. Öldürdüğümüz şeyle yeniden doğuyoruz. Bu, bir ilişki içinde her haliyle kalabilme, kendini verebilme, iyi gün-kötü gün gitgellerine tolere edebilme gibi bir sürü ilişki dinamiğini ve hayat döngüsünü anlatıyor. Derinlemesine irdelenme kısmını kitabı okumak isteyenlere bırakıyorum.

Hikayeyi okurken hayatımdaki ilişkileri, başından sonuna geçirdiğim evreleri düşündüm. İlişki deyince illa aşk meşk durumundan bahsetmiyorum. Yeni bir arkadaşlık, yeni bir iş, yeni bir meşgale, yeni ilgi alanı veya tabi ki sevgili, eş. Her şeyi bunun içine soktum. İkilik gereken ne varsa, diğeriyle aramda oluşan bağı ilişki diye tanımladım.

Gittim ilişkilerin ta en başına. Duyduğum heyecan geldi aklıma.

Heyecan.

Karşındakini yavaş yavaş tanımak, anlamaya çalışmak, keşfetmek, hissetmek, ona çekilmek, daha çok çekilmek, çekildikçe tutku duymak.

Tutku.

Çekim alanının merkezine oturmaya başlamak, onsuz yapamamak, bağlanmak, bağlandıkça endişe duymak, endişeyle korkmak.

Korku.

Ne yapacağını bilememek, kaçmak kaçmak kaçmak istemek, kalmayı-kaçmayı-kalmayı-kaçmayı denemek, deneyemiyorsan düşünmek, düşündükçe sarpa sarmak, öyle ortada kalmak, kalakalmak.

Kalmak.

Durmak, bakmak, sorumluluğu almak, yutkunmak, hazmetmeye çalışmak, bir daha yutkunmak, gözlerini açmak, gerçekten bakmak, görmek, kabullenmek.

Kabul.

İyi-kötü. Güzel-çirkin. Heyecanlı-sıkıcı. Cesur-ürkek. Olur-olmaz. Dişi-erkek. Pozitif-negatif. Hava-ateş. Toprak-su.

Birlik.

Ölüm.

Doğum.

Hayat.

…..

Ne mi diyorum?

Bilmem.

Bugün böyle geldi, ben de yazıyorum.

Merak ettiyseniz, İskelet Kadın’ı tavsiye ediyorum.

%d blogcu bunu beğendi: