Wohoh

Biri bana şunu desin, yazsın.

Hayatımın harika, çok iyi bir dönemindeyim, mutluyum, sağlıklıyım, yediğim önümde yemediğim arkamda, başka şey de istemem, sevdiklerimleyim, istediklerime sahibim, özgürüm, yaratıcılığımın doruğundayım, maddi manevi tamım, tamamım.

Desin biri bunu bana. Ona şükür, buna şükran, yetinmeye çalıştıklarımızla değil. Hakikaten mutlu olan yazsın. Sevaptır. Herkes nasiplensin.

“Wohoh” okumaya devam et

Sabah, Akşam, Uyku, Koku

Saat 06.30. İki saattir ekran başındayım. Uykunun kaçtığı o sabahlardan. Lambayı bile açmadım. Sadece bilgisayar ışığı. Sabah ezanı başladı. Karanlık sessizlikte nasıl içli, hüzünlü. Kavurdu ve geçti. Şimdi bitti. Yine sessizlik.

“Sabah, Akşam, Uyku, Koku” okumaya devam et

Geçer

Kırk yaşına bu sene girmiş bir tanıdığıma diyordum ki; artık ne istediğini değil ne istemediğini keskin bir şekilde anlamaya başlıyorsun. Otuzlardaki azim, iştah, daha daha hevesi yerini eleyen, kapatan, süzen bir yere bırakıyor. Önceliklerin yer değiştiriyor. Bazı şeylere müthiş esneklik geliştirip bazı şeylere hiç dayanamıyorsun.

O yüzden şimdi yazıyorum, yapmak istemediğim başka ıvır kıvırların yerine.

2001 senesindeki krize dönüyorum. Bunu daha önce yazmış mıydım? Belki de kendimi tekrar ediyorum. Tarihten bir parça.

“Geçer” okumaya devam et

Genesis

Bütün o yangınlar sonrası şimdi hava bulutlu. İç yangınlar söndü mü? Üstünden seller aktı, balçıklar saplandı, ateşe su ve toprak karıştı. Ortalık bulanık karışık bataklık. Dipler sanki hep kor.

Fransız taze yazar (daha sadece yirmi sekiz) Edouard Louis otobiyografik kitabında Babamı Kim Öldürdü diye sorarken aslında devletin, baştakilerin, Fransa’yı yönetenlerin seçimleriyle, kararlarıyla, kesintileriyle, öncelikleriyle babasının bedenine yansıyan yavaş ölümünün tespitini yapıyor. Ağır.

“Genesis” okumaya devam et

Üvey

Üvey babam Falih Rıfkı sayesinde, babamın yokluğunu hiç hissetmedim. O sırada pek para kazanamadığı için, evimize içgüvey geldiğinde, yanında getirdiği tek şey, benim için aldığı oyuncaklarla dolu küçük bir sandıktı. Büyüdükten sonra, o sandığın atılmasına uzun zaman gönlüm razı olmadı. Falih Rıfkı’nın üvey baba olarak tek kusuru, beni fazlasıyla şımartmasıydı belki. Kardeşim Halil doğduktan sonra da ben her zaman ön plandaydım.

Halil yedi, ben de on dört yaşındayken, ona babalarımızın durumunu bildirmeye karar verdik. Annemle ben gerekli açıklamaları yaptık. Halil, öz babamın salonda duran fotoğrafını göstererek, “şu Tahsin Nahit Bey, Mîna’nın babası, değil mi?” diye sordu. “Evet” dedik. “peki, benim babam Falih Rıfkı Bey onun babası, değil mi?” diye sordu. Buna da “evet” dedik. Ama Halil’in üçüncü sorusunda işler karıştı. “Peki, Tahsin Nahit Bey benim nem oluyor?” diye sordu. “Senin hiçbir şeyin olmuyor; çünkü sen o zaman doğmamıştın bile” dedik. Bunun üzerine Halil kendini yerlere attı, ağlamaya, tepinmeye başladı, “Mîna’nın neden iki babası var da, benim bir tek babam var!” diye bağırarak, korkunç bir kıskançlık nöbeti geçirdi. Kardeşime “Tahsin Nahit Bey senin de baban” demekten başka çare yoktu. Eve bir konuk gelince, kardeşim, babamın fotoğrafını gösterir, “işte benim öteki babam, Tahsin Nahit Bey” diye övünürdü.

Bir Dinozoron Anıları, Mina Urgan
“Üvey” okumaya devam et
%d blogcu bunu beğendi: