Disco Inferno

Slow burn tatil şöyle bir şey mi?

Ilık ılık, tatlı tatlı gevşiyor, içinin gülümsediğini, bedeninin rahatladığını hissediyor, zihnine, kalbine, midene, bağırsaklarına, gözlerine, kulaklarına, burnuna, dudaklarına, saçına, tenine, eline, ayağına ama en bi’ fikir ve duygularına dalga dalga yayılan tatili depoluyorsun. O depo seni ısıtıyor. Dönüyorsun hayatının gerçeklerine, düzenine. Depo hala sıcak. Sanki içten yanmalı bir ateş oradayken seni tatile alıştırıyor da geri dönüp şimdiden oraya baktığında kazan gürlüyor, ateş coşuyor, bütün o ‘burn’ dediğim ılıklık ‘slowly slowly’ çıtırdayıp alev alıyor. Bir tek alevden bütün bir fırın nasıl yanar? Astroloji bilenlere Vesta el sallıyor.

Tatilden dönünce geçirdiğim tatili daha mı çok seviyorum? Fotoğraflara bakıyorum, üstüne düşünüyorum, zamanı tek tek demliyorum, sorana anlatıyorum, kendime yazıyorum, sonra buraya yazıyorum, aklıma yazıyorum, bir yerlere birilerine geçen tatili hep yazıp depoluyorum. O depo zamana yayılmış da seyreltilmiş etkiyi yoğunlaştırıp konsantre formüle çevrilmiş bir kıvama getiriyor.

Belki de slow burn sadece benim algıma aittir. Ajanstan bir arkadaşım bir ara bana böyle bir şey demişti. Arkadaş slow burn dediğimiz cinsten. Konu sanki müzik zevklerimizdi, ama oradan kendimize yaptığımız izdüşümleri anlayacak kadar kıvrak ve stratejiktik tabii. Stratejik planlama ve müşteri ilişkileri berabereydi. Egalite.

Dün gece döndük. Dönecek olma psikolojisiyle daha dün sabaha karşı rüyalarım değişmişti bile. Eski hocalarım, danışanlar, okul, ödev..bekleyenler bilinçdışımın kapısında sıralanıp müdanasızca bilincime üşüşmüşlerdi hemen. Akşamına da ojelerimin bir kısmını yolmuş, işaret parmağımın tırnağının kenarını ince ince kemirmiştim. Dönüşe geçince tırnaklarım hep gider, ellerime bir küslük hali gelir. Nerede o tüm haftanın neşesi, rengi, zarafeti, nerede bu yarısı kısa yarısı uzunlar.

Eve varmamız geceyarısını buldu. Tamamen tuzlu değildim, ama deniz suyunun üstünden akıtılmış duş suyuyla hala tatilin kokusunu bedenimde taşıyordum. O halimi yıkamayıp depolamak istedim. Ama çok yorgun ve ılık bir duşa muhtaçtım. İç sesimle pazarlık ettim. Yıkanma savaşını vücüdum, yıkanmama inadını saçlarım kazandı. Bedenim temiz ve yumuşak, saçlarımsa sulandırılmış deniz kokulu hayatımızın gerçeklerine doğru uzanıp yattım. Bütün gece deniz üstündeymiş gibi bir sağa bir sola sallandım. Yine de uyku güzeldi, yastık benimdi, Bey de ben de horultusuz, sessizdik.

Büyükşehirköyü müdürü Coffee beyse bu akşam evine geldi. İki dizim arasına soktuğu burnu ve kafasıyla kavuştuk, sarıldık. Onun kuyruğu bana benim sırtım ona birbirimize doğru kıvrıldık. Coffee’ye tatilini anlat demedim, ama o benim kurduğum cümleleri evin balkonundan mutfağına, salonundan odasına sağlı sollu gezip bakışlarıyla gösterdi. Büyük finali ise birden topuklayarak yatak odasına koşması ve kendini -çok özlediği büyük, yüksek kenarlı, yumuşak- yatağına gömmesiyle yaptı. Burun iki köşenin birleştiği kenara sokulup gözler çizgi haline geçtiyse işlem tamamdı. Az önce kalkıp salona yanıma geldi, altımdaki küçük şilteye kıvrılıp yattı. Hem mutlu hem yorgun. Elim başını usul usul okşarken gıkı çıkmıyor, ince ince kokuları kuyruk altından yukarı itinayla salıyor. O da bir slow burn. Kendi zamanında ve nefesi gibi sıcak. Uykusunda ısınıyor.

Döndüm Eurovision geçmişimizin -kendi gerekçeleriyle- seçilmiş en iyi on parçasıyla ilgili zamanın politik ve müzik gündemini değerlendirerek listeleyen videoyu bir daha izledim. Geçmişe güzelleme yapma ve o zamanları romantize etme saflığında değilim, ama geri dönüşsüz değişimlerin içimi burduğu hallerdeyim. Eurovision’un konumuzla ne alakası var? İçinde euro ve vision geçmesi. Yani, tamamen duygusal. Slow burn, hard burn. Yeni uydurmam.

Yazılarını itinayla okuduğum ortak bir blog var. Özel bir oluşum. Yazıp paylaştıklarıyla insana çok şey düşündürüyor, çok hakiki bir şekilde kendilerini ifade ediyorlar. Bazen öyle derinden, öyle görünmeyen, bakmadığımız yerlerden kendilerine, yaşama, ortaklıklarına dair yazıyorlar ki içimde bir şeyler acıyor. Aklıma Natalie Portman’ın İtalyan yazar Elena Ferrante’nin romanlarını tanımlarken kullandığı ‘brutally honest’ ifadesi geliyor. Yazılanlar veya yazarlar brutal olduğu için değil. Hakikatin, hissedilenin, yaşananın kendisi brutal olduğu için. Kendime olduğu kadar bir başkasına bu denli dürüst, açık olabilir miyim? Olsam da bunu böylece söyleyebilir, ifade edebilir miyim? Garip hisler içimi yalayıp geçiyor. Misal tatilde rastladığımız bir tanıdığın eşine dair her bir detayı bilmeyi terch etmeyeceğini söylediği aklıma geliyor (bunu astroloji konuşurken diyor). Orada olduğu gibi şimdi de tekrar hımlıyorum. Ne diyeceğini bilemeyen bir hım. Bu ortak platformda yazanların kendilerini açıkça, merkezden böyle ifade etmelerine hayranlık duyuyorum. Bazen de dahil olmadığım bu ortaklığı sinsice röntgenliyormuşum gibi tuhaf bir huzursuzluğa kapılıyorum. Misal bir yorum yazasım geliyor, sonra kendimi sakınasım. Yine de beğen butonuna basmayı ihmal etmiyorum. Sessiz bir okuyucu olarak takdirimi böyle geçirdiğimi umuyorum. Okuduğumuzu, izlediğimizi, gördüğümüzü, duyduğumuzu karşıya geçirmedikten sonra dışarıya açık mecraları kullanmanın anlamı var mı? Bu paragraf biraz da bunun için. Bana değdiği kadar bu özel oluşuma da değmesini diliyorum. İki avucumu birleştirip kalbimin üstüne koyuyorum.

İşte bu gizem, bu sır, bu saklılık hep bu akrepteki ay tutulmasından. Sosyal medyaya tatilden -buraya koyduğum dolunay nazlısı fotoğraf dışında- hiçbir şey koymadım, kendimi bir akrep gibi sakındım. Halbuki burada bazen neler neler yazıyorum. Hiç bana dair değil. Ve tam da öyle çünkü bu hepimize dair. Keza bu derinliğe ışık tutma, bu karanlıklardan yeryüzüne -acıtsa da ısıtsa da yaksa da- gerçekleri çıkarma da oradan. Ve tabii geri dönüşsüz değişiklikler -dönüşüm demeyeceğim-, eurolar, visionlar, duygusal konular.

Slowly slowly burning turning finishleyelim.

1975’te Eurovision’a ilk defa katıldığımız Seninle Bir Dakika parçası o zaman sonuncu olmuştu, ama parçanın 2003 yılında yarışmaya katılan en iyi yirmi listesine alınması bir nevi hakkını geri teslim etmiş.

Bu da bir slow burn değil mi?

‘Bir ömür sevmek mi bir dakika sevişmek mi?’

burn baby burn

dönsek de depo hala sıcak

8 Replies to “Disco Inferno”

  1. Ah ben de son senelerde benzer şeyi yapıyorum. Deniz tatilinden dönüşlerde son duşu sabunlanmadan alıp, denizi biraz daha tenimde hissedeyim istiyorum. 🙂

    Beğen

  2. @Ekmekcikiz Hah, benimki de ondan. Biraz daha ‘güney kokulu’ kalmak şehirde iyi geliyor. 🙂Bugün sulandırılmış tuzlu sulu saçlara veda ettim artık, ühü.

    Beğen

  3. Bunu yazmak için gelmiştim, hatta dün sana bir selam çakacaktım yazımda ama konu başka yere evrildi. Bizim yaptığımız güzel de seninki de ayrı güzel. Yıllardır okurum seni. Yıllarca da okurum daha. Yalnız başına yazmaya devam edebilmek için bana cesaret veriyorsun lesliyan. Sağol ♥️

    Liked by 2 people

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: