Dene

04.00 – 05.00

Uykunun bölündüğü bir sabaha dönüş. Saat dört civarı, ama başlangıç daha da erken. Üç buçuk desem yeri. Suçu bu sabahki dolunaya atabilirim -kafamı çıkardım ama göremedim, kar da yok, hafif grimsi bir don örtüsü- ya da dün gece yediğim bol körili -kari kariii- hint yemeklerine vurabilirim -biraz hararetlendimle kan ter içindeyim arası salındım ve başucumdaki suyu lıklıklık bitirdim- içki içtim de cine bağladım desem pek sayılmaz, bir kadeh meyveli kokteyl, üstüne de bol su -meyvenin adı çarkıfelek ama İngilizcesine baksan bir tutku bir tutku*, belki yanıp da uyanmanın bir başka sorumlusu-. O ya da bu, masa başında parmaklarımla tıpırdıyorum, saatin triktraklarını bedenime veriyorum. Uyusun da büyüsün ninnisi.

Aslında biraz da uyuyorum, ama yatay pozisyonda değil. Yüzümü avcumun içine yerleştirip gözlerimi kapadığım bir masa başı uykusu. Ben, dikey uykucu. İçerideki iki ayaklı ve dört patili erkeklerin horultusu birbiriyle yarışıyor. O zaman suçu onlara da atabilirim. Bi’ uyutmadınız horhorcu efendiler! İşte bu yüzden çok yatasım var, hiç yatasım yok.

Yok, olmayacak, yatmaya gidiyorum. Önüme gelen horhorcuya bir tekme, açılın oradan, yettim geliyorum.

16.00

Bugünkü dolunay Başak’ta, ama ay öğleden sonra hızla Terazi’ye geçti. İkili ilişkilere, dengeye odaklanma evresi. Misal Coffee uyuduğu şilteden kalktı -yazının içine bir yerden uyku girmese olmuyor ne yapalım, Beliz hoca ‘işte bu tohum’ der miydi?- ve hemen hav da hav. Halbuki tam da şimdi yeni gelen uçucu yağımı -adı yin yang ve nefis- bileklerime, şakaklarıma ve boynumun iki yanına sürdüm, oh şöyle bir içime çektim, tam oturdum yazacağım, hemen o dengeyi bozan düdüklü tencere devrede. Höğv! Sen misin! Saatlerdir hangi alemlerde, hangi rüyalarda koşuyordun da fırladın geldin Kofi bey? Kar da tam şu anda bastırdı dışarıda iyi mi? Ya ben n’apıyorum? İki bileğimi birbirine sürtüp burnuma yapıştırıyor, derin derin içime yağın kokusunu çekiyorum. Hmmff. Karşılığında ulumakla esnemek arası sesler çıkaran bir patili. Yok, mecbur kalkılacak, yin yang şimdiden pingponga bağladı, ikili ilişki borusu öttü, Coffee’yi kaale almadan olmuyor. Tahteravalli terazisi. Az sonra buradayım -umarım.

17.25

Geldim. Ama kaç kere? Bir değil, iki. İşte bu da bir terazi dengesi.

Paşamızı önce bir rüşvet niyetli mamayla -hazır ve kuru çünkü ödül sanıyor düdük- susturabildim. Yamacıma yapışma -şiltesi kanepeye sıfıra sıfır, toto sol elimin altında, sağ elle yaz yazabildiğin kadar- izni verdim. Beş dakika sürdü. Ve yine ayakta höğv!

Giyindik kuşandık çıktık. Bahçede apartmanımızın köpeği Fındık. Kendini sevdirmeye gelince tapi, totosunu bana dayayıp bisküvü dilenmeyi biliyor. Kapıcımız Coffee’yi sevmeye kalksa hart hurt hırt. Hah! Yedirmem ihtiyar oğlumu. Höst ve höt! Kıskançlık insana mahsus değil. Tabii sevgi de. Biliyor da geliyor namussuz. Seviyorum tabii Fındığı da -hatta Finduk o, Finduk-, her seferinde dövesim gelse de.

Yazma noktasına dönüş. Kanepeden koltuğa terfi. Coffee koltuk altı şiltesine yumurta misali kıvrılıp derin uykusuna geçti -hop, geldi mi yine uyku?-. Yanımda yumuşak tatlı, kırmızı renkli bitki çayım -rooibos, bildiğin çalı, tamam, Afrika’dan, antioksidan ve kırmızı, ama seviyoruz-da- kaynatıyoruz kontenjanından, yoksa çalı işte çalı- ancak dengeye geliyorum. Bilekler tekrar burunda, koku burundan içeride, hmmff. Yağ artık derinin altına inmiş, iç organlara doğru hareketlenmiş. Şimdi bu yeni iksirin etkisinden mi, dışarıdaki fırtınadan içerideki sessizliğe sığınmaktan mı, yoksa Coffee’nin -hayır ya, Kofü o şimdi, Kofü- sakin, derin, dingin ve ritmik nefeslerinden mi bilmiyorum -d hepsi- zihnim dengede, nefeslerim kalbime inebilmekte, sabahtan beri telefonu ve sosyal medyayı bir türlü bırakamayan ellerim artık klavyenin üstünde.

Bir dolu gevezelik ediyorum, sanki susamıyorum, telefonda nefes almadan ne zamandır görmediğim bir arkadaşıma bırbırbır anlatır gibi anlatıyor, yazıyorum, ama dur bakalım, nereye varacağız.

Tersine Mühendislik’te yeni teknikle yazdığım ilk öykü denememi tamamlayıp yolluyorum Çarşamba günü. Ne olacaksa olsun diyerek gönderiyorum, en azından üstünden konuşulsun, ben de denemiş olayım, ne var ne yok duyayım. Meğer iyi bir yere getirmişim, kasılıp üstünde on gün dört dönmekten değerlendiremez hale gelmişim. Işte buradaki bu gevezeliklerin, gelişine yazmanın, bazen birbirini bağlamaz ya da hiç de ilişki kurmaz gibi görünenlerin nasıl da tek bir bütüne hizmet eden parçalar olabildiğini görüyorum.

Ay bu son cümlem tam da Balık Başak karşıtlığındaki dolunaya dair bir şey oldu. Balık=bütün, birlik. Başak=parçalar, bölümler. Pek sevdim.

Öyküyü yazmak için en az üç kere deneme yaptım, üç ayrı giriş yazdım. Hepsi başka tellerden -gibi- geliyordu. Sonra bir baktım hepsi bir öyküde birleşti ve rayına oturdu. Tabii en ilginci de kollektif bilincin kendini her bir katılımcının öyküsünde farklı farklı göç ve göçmenlik hikayeleri üstünden ifade etmesiydi. İki sene önce bu atölyeye ilk başladığımızda çoğumuz pandemi kısıtlamaları, evde hapis olma hali ve hissiyle hep sıkışıklık, kıstırılmışlık, baskı, hastalık, sağlık, ölüm eksenli tohumlar etrafında manyetik alanlar yaratıyorduk. Ya da aksine özgürlük, zincirlerini kırma, ayrılma. Şimdi dış dünyada devam eden savaşla insanların trenler, otobüsler, karayolları üstünden akın akın göçe mecbur kaldığı şu zamanda bu göçmenlik bilinçaltımıza nasıl işleyip de ortaya çıkmasın ki? Benim öykümde de böyle oldu. Bambaşka bir yerden göçmenlik ve göç etmeye bağlanıp noktayı koydum.

O zaman ne diyoruz? Bazen bu gereksiz gibi görünen gevezelikler, el alıştırmaları, zihin ısıtmaları ya da sadece çok okuyup çok izleyip çok dinleyip de birikenleri boşaltmak ve sonra kendi içindeki yere, madene, öze elini basmak için bu gevezelikleri yap, durmadan yap, yap ki boşalsın dökülsün saçılsın ve sonra sonra, birden dipten bambaşka ya da tam istediğin şey yukarı çıkıp fışkırsın.

18.00

İşte bu boşaltma operasyonu sonrası vardığımız noktada dengeli, tatlı, ruh okşayan, yumuşak ritimli ve şu dışarının gri, soğuk, esintili, fırtınalı ruhuna karşı durup o dengeye insanı çağıran bir elektro-caz vokali gider mi gider. Biliyorum, bir önceki yazımda da Bugge dediydim, ama mikrofonu Ukrayna’ya çevirmiştim. İşte yine ayrı parçalar birleşiyor, önceki sonrasına sebep oluyor. Çünkü Bugge menşeili parçada Sidsel Endresen diyor ki;

try, try, just try

Tamam merkez, duyuyorum, deniyorum.

* passion fruit: bizdeki adı çarkıfelek, ama birebir çevirseydik tutku meyvesi derdik. O kadar da ‘chicken translate’ değil yani.

kardan köpek, ama bugün değil, vorteks günü

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: