Üç İsim

Judith

“Yazmak herkesin iznidir.”

Judith Malika Liberman’ın dün Instagram’daki canlı yayınını dinlemek çok iyi geliyor. Kendime birkaç not alıyorum.

“Herkesin kendine yatırım yapma hakkı vardır.”

Yani yaptığın yatırımların sonunda illa bir ürün, bir fayda, bir uzmanlık olması gerekmiyor. Gereklilik ne demek? Bunu kim belirliyor? Kim sorguluyor? Kim bu yaptırımı getiriyor?

Kendimi Beliz Güçbilmez’in Tersine Mühendislik atölyesinin dördüncü aşaması ‘Yeniden Yazıyoruz’da heyecanla bulmamla derslerin başlaması ve katılımcılardan akan -çok iyi- öykülerle ‘ne yapıyorum ben burada?’ sorusuyla başbaşa kalmamsa beni iki zıt kutupta tutuyor, geriliyorum. Halbuki istek ve hevesle yazılan ben değil miydim?

“Yazmak, hayalinin sekreteri değildir.”

Belki de insan o sekreteryaya takılıyor. İnsan eşittir ben.

“Yazar yazarken şaşırır.”

Bu en çok burada oluyor. Blogumda yazarken şaşırmak. Çıktığım yerle sırasında akıttığım ve sonunda vardığım yerin bambaşkalığı. Kimi zaman serbest akış defterime çiziktirdiğim de. Uykusuz sabahların, karanlık gecelerin, uykuyla uyanıklık arası o ince çizginin üstünde ne olduğunu bilmeden gelişine yazdığım yer ve zaman, o an en verimli, kıymetli, özgün ve özgür alan.

“Yapmak istediğin şeyi bulduğun zaman bedenin sana bunu söyleyecek.”

Ek yapıyorum. İstemediğini de söylüyor. Sıkıntı, baskı, mecburiyet, meli malı.

‘İstiyorum’la ‘yapmalıyım’ aynı mı?

İkisini birleştiriyorum.

İste – meli.

İstiyor, gidiyorum. Bedenimi o istediğim yere sokuyorum. Judith bunu da söylüyor. -İçindeki- sanatçıyla randevulaş, kendini, bedenini seni ne besliyorsa oraya taşı, dokun, bak, o insanlarla, yaratıcılıkla çevrele, çevrelen. E işte yaptığım bu. Peki sonra? Yaptırım baskısı hemen ve aniden üstümde. Kaç oradan kaç. Ya da kuyruğunu kıstır otur. Sonuç? Denizde dalga, hoş geldin abla, eteğini topla, üç kere zıpla.

Shuggie

İngilizce orijinalinden -daha doğrusu Glaswegian dedikleri Glasgow’da konuşulan İskoç İngilizcesinin kenar mahalle dilinden- okuduğum 2020 Booker ödüllü Shuggie Bain’i sonunda bitiriyorum. Alkolik anne Agnes’tan sarhoşum. Kafam bulanık, görüş alanım sisli. Sabah akşam pısst sesi çıkararak açılan bira tenekelerinin boğazdan aşağı löklöklök dökülmesinden şakaklarım zonkluyor. Sarhoşluk sadece içkiye mahsus değil. Roman sarhoşluğu da mümkün. Bal gibi insanı uyuşturabiliyor. Hem hikayenin ağırlığı hem uzunluğu hem sanki hiç bitmeyecekmiş gibi gelen o alkolizm sarmalı. Kısaca alky diyolla.

Shuggie ben anlatıcısı değil ve 430 sayfalık kitabın rahat 300 sayfası alkolik anne Agnes’in etrafında dönüyor. O zaman neden bu Shuggie’nin romanı? O çaresizliği, bırakamamayı, anneyi kurtarma ve onun tarafından iflah olmaz şekilde sevilme isteğini Shuggie’nin penceresinden iyi yansıtıyor. Öte yandan diğer karakterlerin, mesela ağabeyi Leek’in, ablası Catherine’in ve hatta Shuggie ve Agnes’in derinliğini verme, duygularını hissetme babında zihnimde, kalbimde boşluklar kalıyor. Bu insanlar ne hissediyorlar? Hissediyorlar mı? Yoksa Agnes’ın ölümüne içmesi gibi onlar da ölümüne hissizlik ve uyuşukluk içindeki o hiçliği mi taşıyorlar? Hissedemiyorum. Onları daha çok bilmek, görmek, anlamak istiyorum.

Öte yandan Pithead’i, o sokağı, o evi, o mahallenin fiziksel ve duygusal yapış yapış, vıcık vıcıklığını, kapanmış maden ocağını, insanların üstüne ve dahası içine içine sinmiş o karanlığını, sefaletini, kokusunu, leşliğini görüyor, duyuyor, kokluyor, tadıyorum. Bu da sarhoş ediyor. O karanlık, çaresizlik, kısır döngü. Agnes’la gözümü açıyor, Agnes’la koltukta sızıp kalıyorum. Agnes’in alkolizmiyle Shuggie’nin ‘he was no right’ diye ifade edildiği ‘doğru olmayan’ -erkeklik- halinin olay örgüsü içinde anlatılıp resmedilmesi merkezde duruyor. Ama bu bir Shuggie romanı mı Agnes romanı mı? C hiçbiri diyor, bahisleri kapıyorum.

İyi ki geçen sene bol bol Outlander izlemişim de bu İskoç İngilizcesine aşinalık kazanmışım. Klasik bir ingilizce kitap okumak gibi olmayan dil de yoruyor. Bir okuyor bir Storytel’den dinliyorum çünkü yazıldığıyla okunuşunu ayırt edene dek bazen kulağımla duyduklarımı gözümle okuduklarımdan daha rahat anlıyorum. Sağolasın James Fraser. Velhasıl Türkçesi çıkmış, çevirmenini de pek övüyorlar (Duygu Akın), ama bir daha okur muyum? Sanmıyorum. Roman iyi olmadığı için değil. Üstümden silkip atması zaman alacak, hemen bir başka kitaba bile atlayamayacağım, zaten şişmiş içimi bir daha ve iyice jiletleyemeyeceğim. Biraz detoks. (Misal A Little Life – Değersiz Bir Hayat da çok ağırdı ama bir daha okuyabilirim çünkü arkadaşlık ve aşka dair çok düşündürmüş, çok kalpten hissettirmişti. Shuggie Bain’de hissettiğim, kişilerden ziyade olayların trajikliğinde kalıyor. Yine de ödülünü, övgüsünü haketmediğini söyleyemem, büyük haksızlık olur. Bu da son ek.)

yapışıklarda bu ara: beraber okuyoruz

Bugge

Biraz müzik molası.

Norveçli Bugge Wesseltoft’un Ukrayna için oluşturduğu çalma listesinden yakaladığım Ukraynalı grup DakhaBrakha’dan Alambari.

Susup dinliyorum. Bir daha ve bir daha.

Başka hayatlar, başka dünyalar mümkün mü?

Aklıma Odessa’da Rusların girmesini bekleyen Ukrayna ordu orkestrasının şehir merkezinde Don’t worry be happy parçasını çaldıkları video geliyor. Savaşın ortasında umudu, tutunmayı, birlik duygusunu müziğin diliyle, hem de askerlerin iletmeleri dokunuyor.

Mümkünün hayali bile iyi geliyor.

Ya gerçeği?

4 Replies to “Üç İsim”

  1. Sadece enfes bir yazıydı diyebiliyorum; ne desem az gelecekti okurken aldığım tada ve hissiyata çünkü. Ve final parçası tabii ki!

    Şuraya da dün vizyona giren ve sinemada izlediğim, televizyon, ya da bilgisayar ekranının asla o tadı veremeyeceğini düşündüğüm -bazı bünyelere çok sıkıcı gelebilecek ve de bu ne şimdi, dedirtecek- bir filmi not düşeyim ki onun etkisi de yazıyı okurken kendini hissettirmiş olabilir:) Memoria

    Liked by 1 kişi

  2. Aslında iyi yazılmış bir kitabı sevdiremeyen bir şeyler var Shuggie’de. 5 yıldız verirsin ama sevmezsin, benimki tam da böyle. Agnes mi, o leş baba mı, abi ve abla mı, madenci kasabasının iğrenç, hain halkı mı? Ne bileyim. Shuggie’ye acımaktan başka bir şey gelmedi elimden, annesinin dadısı oldu, bir yandan da dışlanmışlığıyla uğraştı yavrum kitap boyunca. Agnes’ten yükselen alkol kokusuyla ben de sarhoş oldum bitene kadar. Evet aynen senin gibi, bir daha okur muyum? Asla, hatta benzerlerini de okumam, tekinsiz, iten bir şeyler var kitapta ama çok yıldız hak ediyor bir yerde de…
    Biter mi? Bitmesi istenenler giderek çoğalıyor ve biz arada boğuluyoruz. Bilmiyorum :((( Sondaki müzik içimi paralamakta şu an…

    Liked by 1 kişi

  3. @Buraneros Çok teşekkürler. Alambari’yi ara ara dinliyorum, repeteye bağladım, o derece!
    Film önerisi için de teşekkür ederim. IMDB’den baktım, bir kere içinde Tilda Swinton varmış. Kendisinin hastasıyım. Ayrıca sci-fi drama diyor. İkide iki anlayacağınız. 🙂 Muhakkak ilgileneceğim. Sevgiler…

    Liked by 1 kişi

  4. @Leylak Dalı Siz benden daha iyi ifade etmişsiniz Shuggie’ye karşı hissiyatımı. Bence aldığı ödülü ve övgüyü kesinlikle hakediyor. O boğulma ve battıkça batmayı çok iyi resmetmiş, anlatmış, etrafında dönmüş. Bende eksik kalan karakterlerin içine girememek, hep dışarıdan bir gözlemci halinde kalmak sanırım. Sevsem de sevmesem de bir türlü dokunamadım, dokundurmadı roman kişilere o kadar. Üzüldüğüm, kavrulduğumla kaldım, insandan ziyade duruma. Biraz yazarın röportajlarının peşine düşeyim en iyisi.

    Beğen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: