Isı

Her akşam mum yakıyorum. Kış yazı yerini kara kışa bırakınca evin içine doğamayan güneşi taşıma su, pardon, taşıma ateşle harlama gayreti. Harlamak da değil, sadece yanık tutmak. Pıt pıt fitilini yaka yaka, küçük küçük kıvılcımlarını ata ata, yumuşak yumuşak patlaya patlaya yansın erisin sönsün tütsün. Sonra yine yakalım, yansın yansın yansın. Yoksa ne harlayacak ne harlanacak hal.

Damar yolum açılmış da dizileri doğrudan şırıngayla zerk ediyormuşçasına peşpeşe izliyorum. Yazmış mıydım? Yazmışımdır. Daha yenilere başlayamadığım için içerikler halen tekrarlardan. Son takıntım Amazon’daki Hanna. Keşfetme sebebim tamamen duygusal. Değil değil, Spotify’ın bana önerdiği Aurora’dan bir müzik. Buyrun dinleyelim. Midas Touch.

Dinlerken dinlerken farkettim ki bu bir soundtrack. Arayan buluyor. Buluş o buluş. Ilk sezon bitti, ikinci sezon yarılandı. Djlerin back-to-back çalması gibi back-to-back-episodelanıyorum. Hanna zehir gibi, diğer kızlar da yetişir, The Killing dizisinin mamaçitaları Mireille Enos ve Joel Kinnaman hala aynı mamaçita tadındalar -lütfen mamasita okuyunuz-. Gönlüm rahat, kafam rahat. Basıyorum oynuyor. Next.

Yeni film seyredecek kafa bile yok. Tekrarları oynuyoruz. Misal Bey’le eskilerden Matrix’in ilkini seyrettik. 1999 yapımı filmi yirmi üç sene sonra izleyince zihnimizi bir daha genledi. Sanki ışın kılıcı açıldı ve masmavi uzadı. Woink woink. Ru-a-yom ü-ni. Duz puen. İyi kafaymış dedik, çok iyi kafa. Yirmi birinci yüzyıl bir matris değil de ne? Don’t look up’ınız mirim, don’t look up’ınız. Kalıveririz arada derede. Devam.

Beyaz ışık veren lambaları oldum olası sevmemişimdir. Ruhsuz, zevksiz, soğuk ve ucuz hisler uyandırır içimde. Ucuzluğu maliyete değil, ilgisizlik ve görmemişliğe vururum. Kibirse kibir.

Buraya taşındığımızda bahçedeki tüm lambalar beyaz floresan ışıklıydı. Fena ki fena. Ne anladım ben böyle bahçeden. Koca çam ağacına da yeşil ışık yansıttılar mı bir güzel? Hey allahım. Kiracı olunca karar verici mekanizmada söz hakkın yok. Mecbursun. Arada görevlimize yol yapıyorum, ama o da emir kulu, ne yapsın?

Velhasıl yedinci senemize girmemizle apartmanda yaşayanların bir kısmı değişti. Yeni ev sahipleri de geldi, yeni kiracılar da. Yenilerden yönetici olan da oldu, pandeminin patlamasıyla bahçeye el atan da. Bol köpekli çok kedili apartman ve mahallenin koş koşabildiğince yeşil çayır bahçesini -seviyorduk o doğal halini işte- Osmanlı usulü gül bahçesine çevirdiler. Yok efendim beğenmedik. Cık. Gereksizdi. Evlere kapanıp kalınca iş yapası, bahçe düzenleyesi geldi hane halkının. Hepimizin eve tıkıldığı o yaz örtü atıp boylu boyunca yayılacağımıza gül bahçemiz oldu köpeklerimizi dolaştırmayıp sakınalım diye. Doğal çayırımız çimenimiz de çamur toprak. Bu da Geçer demiş Ece Temelkuran, bu da geçti.

Neyse, bu kadar dedikodu yeter.

Coffee’yle mahallede yürüyüşe çıktığımızda apartmanlardaki sarı ve beyaz ışıkların dengesine bakarım. Beyazdan maviye kaçan soğuklar da vardır, sarı loş sıcacıklar da. Yine bizim apartman civardaki iyiler arasındadır, beyaz sarı dengesi neredeyse yarı yarıyadır. Ama ben bana iyi gelen yarıya bakmak yerine sevimsiz gelen yarıya takılırım. Beyaz ışıklı balkonlar, floresanlı salonlar. Bahçedekileri tekrar etmiyorum artık, ama eklemem var. Arada ampulü cızırdayarak yanıp sönen bahçe duvarının lambası bizim salonun içine içine yansır yazları, heyhat. Çakar çakmaz çakamayan çakçak.

Biraz önce Coffee’yle gece yürüyüşümüze çıktık. Lordum bahçede çöplenmek derdinde. Neden? Çünkü sürekli tepeden ekmek kemik yemek artıkları sallamaktalar. Hayır efendim, istemiyorum. İshal kabız biz uğraşıyoruz sonra. Velhasıl bizimki burnu yer hizasında koklaya koklaya ilerlerken ben de onun seviyesine inip, apartmanla bahçe duvarı arasındaki zakkumlar koridoruna bakıyorum. Ön taraftaki ışıklar sarı, arkadakiler beyaz. Arada derede bir hal. Çok tuhaf bir his yalayıp geçiyor içimi. Tarifleyemiyor, durup fotoğrafını çekiyorum.

ışıklar sarı ya da beyaz, gök kesinlikle mor

Arkamızı binaya dönüp bahçeye yürüyoruz Coffee’yle. Gece artık çok iyi göremiyor duyamıyor diye kayışını çıkarmıyorum. Yokuş aşağı çekince yuvarlanacağız diye de endişe ediyorum. Ay uy dur çekme derken bir ara dengemi kaybediyorum. Az daha üstüne kapaklanıp düşüyordum. O önde ben arkada debelenirken kendimi yine apartman yönüne dönmüş buluyorum. Hava buz, gece karanlık, gök adeta mor. Apartmandaki çoğu dairenin ışıkları açık, yanıyor. Daha önce hep beyaz ışıklı gördüğüm alt kat -ve yeni kiracı- zarif mi zarif bir köşe lambası koymuş, sıcacık sarı loş bir ışık yakmış. Sarı ışığa artı bir çentik atılıyor. Apartman görevlimizin bahçeyle aynı hizadaki iki camında alışık olduğum mavi beyaz ışıklardan biri sarı ışığa dönmüş. Bir beyaz ışıklı bir sarı ışıklı iki pencere yanyana. Sarı ışığa ikinci çentik ekleniyor. İçimde birden bir umut.

Her şey bir geçiş dönemi gibi geliyor bana bu ara. Değişimin kapıda olduğunu iliklerime kadar hissediyorum. Birtakım insanlar gidiyor yeni insanlar geliyor, bir dönem bitiyor yeni bir dönem başlıyor gibi bir değişim değil bu. Bunlar kesinlikle var, ama her birimizin kendi içimizde değiştiği, bir ışıktan başka bir ışığa geçtiği kastettiğim.

Az önce bahçenin arkasında gördüğüm beyaz ışıklar bana sanki geçmişi, geriye çekenleri, zorlukları, henüz bitmemiş ama artık yüzümüzün değil de sırtımızın dönük olduğu her ne varsa onları anlatıyor. Yedi senedir oturduğum binanın üstüne giyindiği, yüzünde yansıttığı, etrafına saçtığı sarıya dönen ışıklarsa kimisi sarılı beyazlı, kimisi artık tamamen sapsarı içimi ısıtıp umut veriyor, tuhaf çarpıntılara sebep oluyor. Yine de ısrarla ve hala bembeyaz ışığa tutunanlar var. En büyük dairelerden biri. Boylu boyunca, cayır cayır, buz gibi beyazları duvarlarına balkonlarına basıyorlar. Bas bas paraları. Bu da her zaman olacak, değişmeyenler ya da buna tutunanlar da kalacak, onu da görüyorum. Ama baktığım artık orası değil. Cıvıl cıvıl yeni yaşamı filizlendiren sarılar, ateşler, yanan mumlar. Baktığım bu, gördüğüm bu. Şimdi bir mum daha yakıyorum sarı renkli sarı kokulu.

Bu yazıyı yazarken yaktığım limonlu ıtırlı mum bitmek üzere. Yemek yerken yaktığım portakal tarçın karanfilli ise eridi bile. Gece bitmeden yenilerini sipariş ediyorum. İki sene boyunca sadece eğitim ve kitaba para harcadıysam bu sene mum ve uçucu yağlara dökebilirim tasarruflarımı. Ne iyi geliyorsa ona tutunmak yazmıştım ya. İşte şimdi bu koku, bu doku, bu ısılar, ısıtanlar iyi geliyor. İster rengi ister dumanı.

Hannacığım bekler. Gidip zehir mi zehir genç kızıma kavuşayım. Size de sabahtan akşama yaktığım mumlarımı hediye niyetine yollayayım. Bayılana çay, ayılana rakı.

bloga eşlikçi
yazışmalara eşlikçi
akşam yemeğine eşlikçi

10 Replies to “Isı”

  1. Ben de bakarım ışıklara. Fikir verir evlerde yaşayanlarla ilgili. Bir de abajurlar ve görünüyorsa lambaderlere… Güzeli bana umut verir, karanlık sabahlarda iş yolunda içimi aydınlatıverir ♥️

    Beğen

  2. @Buraneros Bugün böyle mesaj atan ikinci kişisiniz. O zaman şimdi hep beraber: Sarı ışıkçılaaar! Birleşiiin! 😀

    Beğen

  3. Sarı da sarı… gerisi şifası bol olası hastanedir; ışık ve kelimenin içindeki iç aydınlatması asla beyaz değil ki..
    Kaldı ki ampul sevesimiz yok.
    Ve de daldan dala son hamle: Kiraci ol, yönetici ol, vekil ol, katilimci ol… ama illa ki içinde ol ve degiştir. Oluyor!

    Beğen

  4. “Kayinlarin arasinda bir pencere sari sicak” …Allahtan cevremde hep sari lambali evler var.Belki cok yeni bir semtte olmadigimizdan.Ama en sevdigim alttaki bahce icindeki evin dis duvarina takili fenerden gece boyu yansiyan sari isik..

    Beğen

  5. @Muzo Şanslıymışsınız semtten yana. Bahçelerdeki ve duvarlarındaki sarı ışıkları en sevdiğim zamanlar yaz. Kış gündönümünü devirdik ya, gelir artık.

    Beğen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: